suretin-catismasi
Suretin Çatışması

Suretin Çatışması

505 Tıklama
18 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Resim ve felsefenin iç içe duruşunda suretin insanlık için nasıl bir çatışma yarattığına bakacağız. Özgün bir çizgi ile Batı kültürünün eleştirisini yapacağım. Başta söylemeliyim: Haddimi bilirim. Foucault veya Magritte de kim oluyor diyecek biri değilim. Ancak tartışmayı aksettirebilmek için düşüncelerimi anlatacak bu yolu seçtim.

Rahmetli dedemin Padişah Vahdettin’in askeri olduğu zamanda çekilmiş saray fotoğrafları var. Rahmetli ninem ise bu fotoğrafları evinin duvarlarına asmazdı. Evlerinde ve gönüllerinde surete değer verilmezdi!

Resme ciddiyetle lise dönemlerinde başlamıştım. Aklımın arka planında aileden gelen bu “suret” eleştirisi bir bulut gibiydi. En azından suret olmasın diye “ipsiz sapsız” diyebileceğim ama aslında ip kullandığım tablolar yapıyordum. Size aşağıda bir örnek göstereyim. “Küresel Ekonomi” bahsini resmediş biçimim böyle bir şeydir.

İnsanın bir Âdemoğlu olarak kendi sahipliğindekilere değer katma işine dâhil olmuş biri gibi gördüm kendimi. Felsefeyle imgelerin anlamlarını, resimle imgelerin görüngülerini karşılaştırıyordum artık. Bu benim için büyük bir zenginlik olmuştu.

Felsefeyle uğraşırken anladım ki Avrupa resim, şiir, roman gibi eser yaratma işlerinde aklın derinliklerinde yer alan sorgulardan, yansımalardan ve imge modellerinden kaynak almış. Bu nedenle yaptığım resimlerin suret olmamasından ben de rahatlık duymuş gibiydim.

Meğer ben yeni idrak etmişim bu bağıntıyı! Geç kalmanın ezikliğinden silkinip, bağdaştıramayanlara verilecek bir şeyler aramanın daha yararlı olacağını vazife edindim. Veya varsa benim gibi düşünenler, onlarla dertleşmenin bir yolunu aradım…

Özellikle “kavramlar” konusuna takıntımın başladığı andan itibaren konuşmak veya sessiz kalmak, ifade etmek veya edememek, anlamak veya anlamamak, idrak veya idraksizlik, ezber veya hâkimiyet, mana veya manasızlık, hoş veya abes, inan veya inkâr, tekdüze veya kapsamlı, dar veya geniş, vb. daha birçok zıtlığın içinde buldum kendimi. Anladım ki evrenin gelişmesi, atomu, kuarkı, helyumu, karbonu bir yana bırakırsak, mananın karşıtları ile ilişkisinden meydana geliyormuş. Bu basit yasa her şeyin açıklamasıymış.

“O halde insan ilk sesi bir boş inleme olarak mı çıkardı, yoksa anlamlı bir kelime mi söyledi,” diye düşündüm durdum…

Benim inancıma göre Âdem iki şeyi biliyordu: 1) Öğretildiğinden; isimleri ve anlamlarını, dolayısıyla zihni kavram boyutunda zenginleştirilmiş haldeydi. 2) Yetenek kazandırıldığından; kavram boyutuyla genişlemeyi ve yeni dil ögelerini yaratmayı öğrenmiş haldeydi.

Bu fikir bazı imgelerin anlamlarıyla bilinmesi ve bazılarının insanlık tarafından üretilebildiğinin açıklamasıydı.

Ama benim bildiğimden çok başka bir dünya vardı. Farklılıklar vardı!

Ressam Magritte’nin çalışmaları beni bir hayli etkilemişti. Gerçeküstücülüğünde bulduğum şeylerin “benzemezlik” düşüncesini resmetme cesareti iyi bir iş idi. Hatta evrenin genişlemesi, sürekli varlıksal gelişmenin mevcudiyeti bana boş gelen şeyler değildi. Magritte’ye göre bu düzen kendiliğinden oluyordu, bana göre ise Yaratan’ın kanunlarına bağlıydı. Neticede olan zaten olmaya devam ediyordu. Metot ise karşılaştırmalı (dualite, karşıtlık, parad) şeylerin ilişkisiyle açıklanabilirdi. Bir şeyin bir başka şeye benzetilmesi mümkündü. Ama söylemesek de ikinci var olan ilkinden daha gelişkin olacaktı. Suretin aslına göre imgesel açıklaması buydu.

Felsefeciler bu imgesel anlatımı Yaratan’ın aslında olmadığına dayandırmışlar, doğanın kendi kuralları ile gelişmesine bağlı imgelendiğine dayalı bazı açıklamalar yapmışlardır. Hiç şaşırmayın, bilim bile bunu hedefleyen örneklere sahiptir. Koyun Dolly’nin genetik kopyasında varılmak istenen hedef aynısını yapmanın ötesinde kusursuz yapmaktır. Hâlbuki bu Yaratan’ın koyduğu bir kuralın insan tarafından anlaşılması değil midir? Ama insan yapınca adı keşif oluyor.

Ressamların canlandırma saikiyle yaptığı çalışmalar fotoğrafın icadından önce para ediyor ve tüketiliyordu. Bu iş insanların suretini olabildiğine benzetme çalışmasından başka bir şey değildi. Ama asıl resim sanatı bu değildi. Hele çağdaş sanatlar hiç böyle değildi.

Süreç içinde ressamlar düşünsel bazı ögeleri imgelerle ifade etmeye, imgelerin esas anlamlarının ise insanın aklına dayalı olduğunu ispata yöneldi. İşte bu dönemde Magritte, Klee ve Kandinsky gibi sanatçılarla buluşmuş olduk. Resimle ilgilenenler bu isimleri iyi bilirler. Aşağıya onlara ait bir kolaj örneği koydum.

mix

Klee, Magritte ve Kandinsky’nin Eserlerinden Bir Kolaj

Felsefe ve dille ilgilenenler ise Michel Foucault’yu çok iyi bilirler. Faucault resmin içinde kuramsal bir “dil” ögesi olduğunu bu noktadan hareketle betimledi. Foucault’nun Magritte’den esinle dil üzerine bir eseri yayımlandı: “Bu bir pipo değildir.”

magritte-la-trahison-des-images

Rene Magritte (1898-1967)

Resimdeki imgeleme ile felsefedeki imgenin oluşturulması serüveninin bu kesişimi gerçekten önemliydi. Çok dikkatimi çekti! Ancak büyük ihtimalle Foucault, Magritte, Klee ve Kandinsky benimle aynı işi yapıyordu ama benden farklı fikirdeydiler. Ya benim onlardan öğreneceğim çok şey vardı ya da onların kendi varlıklarının nereden geldiğini tekrar düşünmeleri gerekiyordu. Eğer Magritte’nin “bu bir pipo değil” dediğine Foucault’da “evet değil aslında o bir tito” diyorsa, ben de “doğru söylüyorlar” diye katılırım. Zira tüten bir imgeye ha o tür bir ses çıkararak “pipe” demişler, ha uydurma bir şekilde “tite” demişler…

Ama eğer Magritte aynada kendine bakıp “bu ben değilim” diyor, Foucault “ben de kendim değilim” diyorsa düşünürüm. Onun Foucault, benim de Gürsel olmam ne fark eder? Örneğin bana Mürsel de diyebilirlerdi. Bunun dışında, yarım miktar annemden, yarım miktar da babamdan aldığım karışımdan (kromozomlardan bahsediyorum) sonra, biyolojik, fizyolojik, nefsi ve ruhi bütünlüğümle meydana gelen varlığımın bana ait olduğunu inkâr edebilir miyim?

Birine veya bir şeye ancak bir başkası “bu şudur” der. İnsan mı kendine, “benim özelliğimdeki bir şeye insan denir” diye tanım koydu, yoksa bir başka şey mi “o bir insandır” dedi. Magritte olmasaydı o pipo kendine ne derdi?

Ninem dedemin Yıldız Sarayı’nda çekilen at üstündeki yaver elbiseli suretini bundan dolayı mı duvara asmıyordu? Adam sende, ninem de nereden bilecek!..

Yoksa ninem Foucault’yu, Magritte’yi veya Eagleton’u tanımıyor ama İblis’i mi tanıyordu?

Peki, bana düşen bu problemde bir çözüm bulmak mı?

Anlıyorum… Orta Çağ’ın karanlığından çıkan Batı insanı kendi “özgürlüğünü” ispat yolunda çok tartıştı. Eserleri ve düşünce mekanizmaları hep böyle tartışmalarla doludur. Esas mesele budur: “Tanrı yok, insan var!” demek… Veya “Tanrı varsa da yaratılış sistemine uysun, ben de ona boşuna sen Tanrısın dememiş olayım…”

“Edebiyat Olayı”nın yazarı Terry Eagleton şöyle diyor: “Sınırlı bir şekilde de olsa kaplumbağalar ve üçgenler var olduğuna göre Tanrı da bu gerçeği kabullenmek zorundadır. Descardes bunu yapabileceğini düşünse de, keyfi bir şekilde 2+2=5’tir, diye karar veremez. Tanrı kozmosunu yarattığına göre onun içinde kalmak zorundadır. Şeylerin oluş şekilleri konusunda kaprisli bir hükümdar ya da şımarın bir rock yıldızı gibi davranamaz. Tanrı gerçekçidir, adcıl değildir. Yarattığı tözün kendisi tarafından kısıtlanır… Eğer tanrı ya da zamanın içinde onu öldürüp tacını ele geçirecek olan insanlık her şeye kadirse, özlerin de ortadan kalkması gerekir…[i]

Bunlar Yaratan’ı ne sanıyor? Bir kral mı, kendilerine denk bir şey mi? Yok saymak için mi tartışma yaratılıyor yoksa? İşte konu bu: Yaratan yarattığı şeye bir isim verir, “bu insandır” der. Ama yaratılmış insan; tasavvur edemediği ve etmesinin mümkün olmadığı, ama şu gerçek ki hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek bir Yaratan’a, kendisi “ben senin Yaratıcınım” demediği sürece; “doğa beni nasıl yarattı ise herhalde sen de öyle yaratılmış bir şeysin, senin adın da Tanrı veya Manrı olsun” mu diyorlar? Haşa!.. Acaba insan bir boşlukta hayal ettiğine mi bunu söylüyor?

Foucault buna ütopya diyor: “Ütopyalar, bir avuntu sağlarlar; gerçek yerleri olmadığı halde yine de, kendilerini açıp gösterdikleri fantastik ve dingin bir bölge vardır… Ütopyalar masallara ve söyleme imkân tanırlar, dile dayanırlar ve masalın temel bir boyutudurlar…[ii]

“Bu Bir Pipo Değildir” kitabına Önsöz yazan Çevirmen James Harkness şunları söylüyor: “Eski Ahit’te Söz (Kelam) yaratılışın başlangıcıdır. Eski Yunanlılar için de ‘logos’ hem gerçekliği hem de bilgiyi ve dolayısıyla gerçekliğin dile getirilebilirliğini belirtti. XVI. YY sonuna kadar Avrupa ‘Hz. Âdem’in dili’ diye düşünü kurduğu şeyin nostaljisini çekip durmuştur. Tanrı tarafından doğrudan verilmiş olan ve belki de İbrani yazısının resme benzeyen garip şekillerinde kendini gösteren ilk dil, evrenin saydam bir kopyasıydı ve bu dil Faucault’a göre; şeylerin adları şeylerin içine yerleşmişlerdir.[iii]

Kritik edelim: 1) Eski Ahit’e insan eli değerek değiştirilmese idi üzerine eğilmek bizim de boynumuzun borcuydu. Yaratılış öyküsü maalesef belli şekilde deforme edilmiştir. 2) İnsanın kavram süzgecinden geçtikten sonra açıklamalar Vahiy bile olsa farklılaşır. Onun için Vahyin en son güncellemesi Kur’an ile yapılmış ve değişmez kılınmıştır. 3) Söylendiği gibi, Logos insanın kavram süzgecinden geçen bilgilerin somut ifadesidir. 4) Aydınlanma ile birlikte Yunan, Yahudi ve Hıristiyan söylemlerine bir kül bakan Avrupa kendi yeni kültürünü inşa etmiştir. 5) İbrani dili denilen yazının evrenin saydam kopyası olduğunu nereden öğrendiler ki? Harfler sembollerdir ve değişebilir. Esas olan manadır. 5) Şeylerin adları şeylerin içinde değil Hz. Âdem’in bilgisi dâhilinde zihnine konmuştur.

Eğer ben ve ninem resme böyle bakıyorsak o halde bizim de bir düşüncemizin tezahürü var ve bu asla bir “inkâr” değildir. Gerçekliği ayrı konu ama bir fark olması güzel değil mi? Güzel çünkü aynı zamanda doğru. Doğru çünkü dualite Yaratan’ın yasası…

Demek ki mesele surette değil İblis’in yapmak istediğini bilmekteymiş. Yani yine sorunsal olan manada, başka ifade ile inançta imiş. İkimiz de inanan olduğu halde bilgiyi ayrıştırma ölçeğinde benim ninemle aramdaki fark sadece resme bakışımda idi. Çünkü ben suretle ilgili bile olsa sorunun üstesinden gelebileceğimi düşünüyordum. Ninem böyle şeylerle ilgilenmiyordu, hepsi buydu.

Vesselam…


[i] Terry Eagleton, Edebiyat Olayı, Çev. Başak Yüce, Sel Yayınları, İstanbul, 2012, S.16.

[ii] Michel Foucault, The Order of Things, Pantheon, New York, 1970, S.48.

[iii] Michel Foucault, Bu Bir Pipo Değildir, Çev. Selahattin Hilav, YKY, 10. Baskı, Şubat 2013, İstanbul, S.11.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İslam, İnsan ve Bilim

DİĞER YAZI

Batı’nın Tarihsel Politik Yayılmacılığı

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka