batinin-tarihsel-politik-yayilmaciligi
Batı’nın Tarihsel Politik Yayılmacılığı

Batı’nın Tarihsel Politik Yayılmacılığı

998 Tıklama
41 Dakikalık Okuma
Okuyucu

1789 Fransız ve 1848 Avrupa Devrimi olarak bilinen ve tüm dünyaya kısa sürede etkileyen Avrupa’daki büyük transformasyonun ideolojik prensipleri halen geçerli görülmektedir. Küresel, kapitalist, liberal, politik yapıda bu güne kadar gelen ideolojik metodun değişmediğini de söylemeliyiz. O halde elimizde Batı’nın politik yayılmacılığına dayalı bir politik şablonun bulunduğunu ve değişik coğrafyalarda yakın gelecekteki gelişmelerin buna göre inceleyebileceğimizi düşünebiliriz.

Fransız İhtilali

Bugün modern dediğimiz devlet sistemi ki bunun da eskidiği şeklinde tartışmalar devam ediyor, kendi tanımına bağlı bir mantıkla oluşturulmuştu. Modern devlet mantığının ilk tohumları Fransız İhtilali ile atılmıştı.

1789 Fransız İhtilali Avrupa’da muhafazakârlar ile ihtilalciler arasında bir sıkışma yaratmıştı. Aslında bu yeni alışkanlık “ideoloji temelli bir sıkışma ile politikanın düzenlenmesi” ve “politik düzenin tesisi” anlamı taşıyordu. Yani artık ister o olsun, ister bu, sonuçta toplumda politik bir taraf olmalıydı ve halkın ister istemez politika içinde olması hali bir ideolojik yapıyla vücut bulmasını gerektiriyordu. Halkın politika içinde ideoloji ile olması meşru devlet idarelerinin tarifini işaret ediyordu.

Fransızların politik devrimi muhafazakârlar ve devrimciler arasında yapıldı ve ardında bu durum suya atılan taşın dalgaları gibi dünyaya yayılmaya başladı. Ardından dünyada politik yelpaze içerisinde kalmak kaydı ile muhafazakârların ve devrimcilerin yerleşmesi ve kendi politik iktidarlarını kurmaları süreci yaşandı. Bu süreçte dünyanın çeşitli devletleri ve toplumları çeşitli oluşumlarla tanımlamalar getirdi. Aslında olanın karşılığına “evrensel değerler” denmişti. Bu o vakit toplumlara evrensel bir özgüven getiren yenilik hareketiydi. Başka bir bakışla bu yayılma Batı kültürünün son kertede imal ettiği yeni tür bir “politik misyonerlik” girişimiydi. Bu birçok konuda aynılaşmanın kapısını açacaktı.

Liberal Transformasyon

Sonuçta ortaya yeni bir düzen çıkmıştı. Ama bu düzenin içindekiler üç aşağı beş yukarı şekil değiştirmiş eski kadroların ve anlayışların temsilcileriydi. Yine işler babadan oğula geçiyor gibiydi. Batı dinamiği içinde ortada bir dinginlik havasının esmesi kabul görmeyecek politik bir durumdu. Suya bir taş daha atılması gerekecekti. Bu da liberalizmle oldu. Ne de olsa ihtilalin içinde liberal fikirler de yer almıştı. “Özgürlüğün” yanı sıra, liberalizmin özünden hareketle ortaya konan “fırsat eşitliği” kavramının da hareketin içine yerleştirilmesi bu yeni dalganın ana konusu idi.

Bunun anlamı şuydu: Yıkılan düzende kamu veya özel çalışılan her yerde kayırmalar söz konusu idi. Peki, bu kadrolara kimler nasıl yerleştirilmeliydi? Bu sorunun cevabını vermeden önce herkese eşit bir fırsatın verilmesi anlayışının getirilmiş olması aranıyordu. Bu eşitlikçi yaklaşım yetkin olanların öne çıkmalarına imkân veriyordu. Yetkin olanlara dayalı sisteme “liyakat” denmekteydi. Hiyerarşik yapıların da işin gerekliliğine göre olması gerektiğini savunuyorlardı. Artık halktan biri çalışıp çabalarsa, layık olduğu yere gelebilecekti. Liberallerin bu girişimleri yankı buldu ve tüm dünyada belirli ölçeklerde konmuş sistemin reformunu sağladı. Bu reform ile düzenin sahipleri ile liberaller arasında politik mücadeleler görülmeye başlandı. Liberaller artık kendilerine “reformist” diye bakabilirlerdi.

Liberallere tepkiler yerel özelliklerle farklı şekillerde oluyordu. Politika içinde kalmak kaydı ile değişik kesimler liberallere karşı işbirliği alanları geliştiriyorlardı. Ulusal veya uluslararası, örgütsel veya cemaatçi, yerel veya kabileci, dinsel kaynaklı veya seküler düşünceli, sağcı veya solcu her ne ise eğer geleneklerle ilgili bir birleşme sahası var ise bu yönde liberallere karşı oluşumların kurulması kolaylıkla yapılabilmekteydi. Önemli olan yönetim noktalarının kontrolünü elde tutmak, liyakatle de olsa yeni birilerini kadroları işgal etmelerinin önlenmesi gerekiyordu. Örneğin liberaller düzenin devamını isteyenlere “irrasyonel” derken, düzen sahipleri de onlara “ayak takımı” gözüyle bakıyordu.

İşte tam bu noktada Batı kültürü “uzman” kavramını ortaya atarak sistemi geliştirmenin önünü açmış oldu. Uzmanlar transformasyonun formülünü ortaya koyabilecek kadar ileri donanımlı ve eğitimli kişi ve kurumlardan oluşuyordu. Onlara güven giderek artıyordu. Onların babadan oğula getireceklerinden çok ileri bilgileri vardı.

Batı kültürü her şeyi politika içinde tartışır olmuştu. Dünyanın diğer yerlerinde farklı tepkiler vardı. Ama onlar da bu gemideydiler.

Avrupa Devrimi

Avrupa 1848 devrimlerini bu yaklaşımlarla karşıladı. Avrupa Devrimi konusunu tarih kitaplarımız nedense pek açıklamaz. Biraz değinelim.

Almanya, Fransa, İtalya, Polonya, Macaristan, Avusturya ve Romanya önemli sarsıntılar geçirdi. Nasıl bugün “Arap Baharı” olarak bilinen süreç yaşandı ise o dönemde Avrupa’da çok yerde bir “bahar” yaşanmaktaydı. Bilindiği gibi Marks Komünist Manifestosunu aynı yıl yayımladı. İşçi hareketleri baş gösterdi. Demokrasi ve liberal anlayış bir tarafta, radikaller, militaristler, nasyonalistler diğer taraftaydı. Avrupa tam bir politik savaş alanına dönmüş gibiydi. Bilindiği gibi bu hareketlerin etkisi ile Avrupa’da siyasal birçok değişim oldu. Hanedanlıklar birer birer yıkıldı. Ulus devletlerin sayısı arttı. Rusya’da devrim oldu. En önemlisi de Birinci Dünya Savaşı meydana geldi. Daha ateş soğumadan ardından ikincisi gerçekleşti.

Bu süreç beraberinde militarist ve radikal hareketleri, terör eylemlerini, propagandayı, ajitasyonu ve şiddetin çözüm için kullanılabileceği bütün değerleri getirdi. Stratejistler üç ana yöntem üzerinde çalışıyorlardı.

  • Birincisi şiddetle çözüm aramaya dayalıydı.
  • İkincisi toplumları ütopyalarla sarhoş etme yöntemini sistemleştirmeye dayalıydı. Bunu etkisinin uzun vadeli olacağını düşünüyorlardı.
  • Üçüncüsü ise karışımı olan stratejiydi. Dünya bu stratejilerin etki alanı içindeydi. Halen geçerli olanın bu olduğu söylenebilir.

Bütün bu gelişmeler “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” sloganı ile gerçekleştirilmişti. Dönüştürülmek istenen Avrupa’da ulus devletlerinin seçmen ve seçilenler yönüyle herkese açık hale getirilmesinin sağlam temellere dayandırılmasıdır. Halkın eğitim ve sağlığını kamu otoritesi ile gerçekleştirmenin yöntemi tartışılmıştır.

Sonunda Avrupa’nın göbeğinde Bismarck bir “refah” devleti kuracağını ilan etmiştir. Bundan böyle refah devletleri kurma ideali her yere yayılacaktır. İçinde politik tartışmalar veya çekişmeler hangi kanatlarda olursa olsun ideal bu yönde olacaktır.

Başlangıçta temel fark halinde olan çekişme konuları bu noktadan sonra politika içinde marjinal farklar halinde görülmektedir. Farklarda bu yakınlaşma görülünce bir sonraki adım olan kamunun otoritesini yerleştirecek ileri adımların atılmasına gelmiştir. Bunu için anaokullarından veya ilkokullardan başlanarak eğitim sisteminde ulus ideolojisini sağlamlaştıracak sloganların tekrarlaması sürecine girilmiştir. Bayramlarda sürekli “ulus-yurttaş” bağlamlı nutuklar atılmıştır. Askerler güçlülük sembolü ve refahın koruyucusu edasıyla resmigeçitler yapmışlardır. Ulusun dili, tarihi, kültürü hakkında etkinlikler, eserler veriliyordu.

“İdeolojik Bizler”

Batı kültürünün “ideolojik bizler” kavramı “ulus” içerisinde gizlenmiş Truva Atı idi. “İdeolojik olduktan sonra bizler değişik düşüncede olsak fark etmez, politik yönden sorunları dengeler ve çözeriz,” demekteydi. Yeni ideoloji ve strateji buydu.

Son gelinen noktada işlerin bir “oy” ile özetlenebilir görülmesinin kırılganlığı, her an bir istismar mimarisinin varlığını ve kolay uygulanabilirliğini de işaret etmekteydi. Burada dengelenmesi gereken konular, inanç ve bilince karşılık, çıkar üzerine inşa edilmekteydi. Yaratılan tablo insana ait bir eser olduğundan beğenilmese de kolay sahipleniyordu. Kendi içinde yaratılmış bu paradoksal yapı ile yönetim fonksiyonları kendine meşruluk kazandırmaktaydı.

Bu sürece gerekli ideolojik yüklemeyi yapanların başta gelenleri filozoflar, akademisyenler, hümanistler ve doğa bilimcileridir. Liberallerin bu yapı içinde siyasi yaklaşımlarıyla gözlenmiş olmaları normal görülmektedir. Bunu destekleyenler ekonomistler, özel şirketler ve mühendislerdir. Bunların bir kısmı kapitalist, diğer kısmı sosyalist fikirlerle kendilerini gösterirler. Üretici (işçi ve köylü) nitelikli birer tüketici sınıfı olunca tüm toplumsal hiyerarşi kendiyle barışık bir hale geldi. Geriye küresel düzen içinde üst yapılarla işbirliği kurabilerek iktidar olma kabiliyetindeki politikacılar kaldı. Bunlar ise seçilmeden önce kendi içinde bir ön elemeye tabi idiler. Tümüne bakılırsa aslında değişik bir alan hizmet söz konusu değil, aynı yapının elemanları olarak çaba sarf ettikleri anlaşılır.

İdeoloji politikanın gelişmesi ile kendine yaşam alanı bulmuş bir kavramdır. Avrupa’da politik çabaların bir düzen içinde yerleşmesi parti hareketlerini ortaya çıkarmıştır. Parti hareketleri meşruluğu ve disipliner yapısı ile ideolojinin resmi şekliyle uygulamasıdır. Bunun dışında gelişen ancak örgütlenme yapılarını parti şeklinde görmeyen belirli politik fikre odaklanmış toplumsal hareketler ise kendi ideolojileri ile meşru yaşama dâhil edilmesi gereken bir sorunsal olarak görüldü. Bunlardan bir kısmı sivil toplum örgütlenmeleri halini aldı. Bazı ideolojiler örtülü bir hareketin yeraltı veya yerüstü şekli olarak kaldı. Sonuçta ideoloji politik hayatın toplumsal stratejisinde yaşam alanı bulmuştu.

Bütün dünya Avrupa’dan etkilendi ve kendi tariflerini bir kez daha gözden geçirip formatlarını belirli eklenti ve tariflerle tamamladılar. Örneğin ulus devlet olgusu içinde yurttaş kavramı öne çıkarılmıştı. Yurttaş bir ulus devlette olması gereken sağlam ve temel yapı idi. Yurttaşın bir ideolojisi olmalı mıydı? Tartışılan bu temel bağlamda yurttaş kendini daha aktifleşen liberalizm, kapitalizm, komünizm, hümanizm, radikalizm, terörizm, çevrecilik gibi birçok tartışmanın içinde buldu. Dünya genelinde politize olmanın kaçınılmaz savruluşlarını yaşayan ideolojik uygulama coğrafyaları ortaya çıktı. Bütün bu düşünce yapıları demokrasi platformunda değerlendirilince taşlar yerli yerine oturmaya başlamıştı. Antik Yunan’ın bir dönem beğenmediği demokrasi, bu yüzyılda olgunlaşan ideolojilerin de etkisi ile güçlü bir denge platformu olarak tekrar gelişme alanı buldu.

İdeolojilerin kendini meşru olmayan yöntemlerle ortaya koymaları terörü ortaya çıkardı. Ancak terör başka güçlerin hedeflenen coğrafyada kullanabileceği bir argüman olarak da işlendi. Bu ve benzeri ideolojik formlar kendi ülke içlerindeki çıkar guruplarının işlerini görürken, diğer yandan dünya sahnesinde başka büyük ideoloji kalıplarının taşeronluğu haline de gelmiş oldu.

Politika yaşama girdikten sonra meşru zeminde aynı veya benzer ideolojiye sahip partilerin dünya veya bölgesel çapta ara sıra bir araya gelmelerine ulus devletlerin toplumsal dinamikleri ses çıkarmaz olmuştu. Meşru olmayan hareketlerin durumları ise ülkesel ve bölgesel çıkarlar, küresel hareketlenmeler üçünde algılanmaya çalışılan konular haline dönüşüyordu.

Politik taraflılığın yaşama bu denli girmesi ve devamında buna bir sistem bütünlüğü içinde işlerlik kazandırılması hiç de kolay olmadı. İdeolojilerin gelişmesi, savaşların çoğalması, buna karşılık paktların meydana gelmesi, sürtüşmelerin küresel boyuta taşınması, hatta nükleer güçlerin parmağı tetikte beklemesi şeklinde etkileri olmuştu. Bir kısmı bir hiç uğruna olan çoğu sürtüşme ile çıkar gurupları kendilerine zemin oluşturuyordu. Zulmedilen insanların ardından ağlayanların sesi dahi politika ile giderek kesilme sürecine sokulabiliyordu.

Neoliberalizm

Liberalizm, XX. Yüzyılda “neoliberal” bir hareket haline dönüştürüldü. Bunun küresel gelişmeler için anlamı önemliydi. Politik alanda İngiltere ve Amerika “Washington Mutabakatı” ile merkezleri Washington’da bulunan IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazinesi gibi kuruluşlarla görüş birliğine vardı. Ekonomik kriz içinde olan ülkelere dayatılan bir dizi standart ekonomik politika bu sayede uygulamaya kondu.

İki önemli temel konu vardı: İlki, korumacılık, aşırı düzenlemeler ve büyük bir kamu sektörü olarak ifade edilen aşırı devlet müdahalelerinin azaltılması; ikincisi, ekonomik popülizm veya mali isteksizlik olarak gösterilen bütçe açığını ortadan kaldırmaya dönük mali disiplindir. Bu çabalar sonuç verdi ve dünya süratle küreselleşmeye doğru gitti.

Kürede uzun süre “Davos Ruhu” olarak bilinen bir kapitalistler sisteminin vaaz ettiği yöntemlerin uygulanması süreci yaşandı. Yapılmak istenen küresel kapitalizmi daha uyumlu hale getirmek ve zaman içinde önünde beliren engelleri aşmaktı. Konu sadece Davos değildi. Benzeri zeminleri de kullanmak suretiyle küresel üst bir işbirliği ve yönetim anlayışı geliştirilmişti. Devlet başkanları, bakanlar, merkez bankaları, akademisyenler, zenginler, yatırımcılar, finansçılar, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar bu zemini kullanarak küresel dönüşümü gerçekleştirdiler. Tam bir uzmanlar toplantısı!

Küresel karşıtları ise Porto Allegre’den itibaren Dünya Sosyal Forumu adıyla bir hareket başlattı. “Başka bir dünya” kurulması için alternatif fikirler ortaya atılmaya başlandı. “Solcu” hareket olarak görülen bu inisiyatifin ardından (kendilerinin görüşü olarak “sağcı” hamle olarak da yorumlanan) 11 Eylül terör saldırısı meydana geldi. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” açıklamaları yapıldı. Değişik fikirlerin tartışılması sonucunda “küresel” ön ekli bütün tanımlar, örneğin düşman, askeri yapı, güvenlik anlayışı, ekonomi ve sistem, yerli yerine oturtulmuş oldu.

Küresel sol görüşlüler; demokrasinin bir sömürü düzeni oluşturmaması gerektiğine, politik yönlendirmelere, eşitliğe, adalete, çoğunluğun ve azınlığın özgürlüğü ayrımına, yoksulluklara çözüm bulunamadığına, gelir dağılımından alınan payda büyük bir uçurumun oluştuğuna ve çevresel sorunlara dönük küresel meseleleri incelemekteydi. Sağda ve merkezde konumlanan neoliberal küresel kapitalist sistemin temsilcileri ise; “Siz ne derseniz deyin, refah ve güvenlik için çözüm bizim sunduklarımızda,” diyorlardı.

Modern dünya sistemi son nokta itibarı ile bu ayrımı üst boyutta hisseder olmuştu. Ancak gidilen yoldan çıkılamayacak kadar etkili bir dev yarattıklarından dolayı ortaya belirgin bir sonuç çıkmıştı: Eleştiriler ve karşı hareketler de aslında sistemin kendi açıklarını kapatması için bilgi vermekteydi. Batı kültürünün geliştirdiği bu tip bir modern dünya sistemi her haliyle kendini geliştiriyordu.

Politik Sarkaç Mühendisliği

Neoliberal kapitalizmin modern ve postmodern kapsamıyla ilgilendiğimiz küresel çağda politik sarkacın nasıl işlediğine bakalım.

Stratejistler; kendi ülkesi taraf olsa da olmasa da bütün ideoloji guruplarını, nasıl yönetilirse yönetilsin bütün devletleri, meşru veya değil bütün örgütleri, potansiyeli olan grupları veya bireyleri, devletler içindeki çeşitli kurumları, kurumlar içindeki bireyleri, şirketleri, ticaretle uğraşanları, vakıf ve dernekleri, medyayı ve daha her ne varsa tümünü masa üzerine yatırarak çalışmak durumundaydılar. Saha çalışmaları, analizler ve sosyo-politik çözümlemeler belirli bir stratejiye göre düzenlenebilirse buna uygun “projeler” geliştirilmeye başlanmıştı.

Projelerin pratiğine bir “politik sarkaç” bağlanarak çalışması sağlanmalıydı. Yukarıdaki (başlık görseli) tablo bu politik sarkacı göstermektedir.

Yansız bir bakışla tabloyu inceleyelim. Ajitasyon ve polemik çift taraflı bir beslenme imkanı oluşturur. Asıl amaç ajitasyonun olmasını sağlamaktır. Parti veya lider kendini haklı görür ama ajite ise sarkaç çalışmaya başlamıştır. Uzmanlar zaman zaman işin içindedir. Süresi toplumlar arasında değişse de zaman içinde bir doyum noktası gözlenir.

Ajitasyonun doyumundan sonra düşünsel ayrışmaların hareketi sağlanır. Bununla ilgili yine çift taraflı alış veriş yapacak bir propagandaya ihtiyaç vardır. Propaganda hedefi, amacı, süresi, programı ve yöntemi olan bir eylemdir. Etkisinde kalan farkına varmamalıdır ki amaç hasıl olsun. Yani propagandaya tabi olan maalesef “ben her şeyin farkındayım,” der.

Düşünsel ayrışma bir kere çalıştıktan sonraki adımda mikrolaşmanın fitili ateşlenir. Bu dinsel, mezhepsel, ırki veya başka türlü bir bağlamda gerçekleşebilir. Çift taraflı besleme desteklerle sağlanır.

Artık politik arenada konuşulmaya başlananlar yeni bir denge üzerinedir. İşte bu noktada alternatifler devreye sokulur. Liderler, partiler, söylemler değişse de alternatifin sistem içinde kalması önemlidir. Zaten alternatifler iç politikayı ilgilendirir ve işlerin doğal görünümlü olması için bu yeterlidir.

Basitçe açıkladığım bu politik sarkaç ile küresel neoliberal kapitalist yaklaşım coğrafyaya uygun hazırladığı stratejiyi tatbike başlar. Batı toplumları başından itibaren sistemin içinde olduğundan bu transformasyona daha yatkındır. Onlara işler doğal gibi gelir. Ancak kültürel farkı olan yerlerde sunilikler su yüzüne çıkar ve bazı dirençler oluşur. Hatta sistem kâğıt üzerinde oturdu gibi görülse de zamanın içinde gözlenir ki toplum bir türlü yeni yapıyı içselleştiremez. Bu kez destekler ve alternatifler sürekli işletilir. Bu sürekli değişkenlik postmodern yapının daha da pekişmesi anlamı taşır.

Suniliklerin Kaçınılmazlığı

Politik stratejilerde dayatmaların mantığına yerleştirilen suniliğin en büyük kanıtı “kaçınılmaz” gösterilen ölçütlerde saklıydı. Eğer toplumların önüne ne kadar çok “kaçınılmaz” denip konmuş öge varsa, o denli sunilik yaratılmış demek oluyordu. Tersi nedir? Doğallıktır. İhtiyaçların tatmininin doğal bir şekilde sindirilmesine dönük girdiler dikkate alınır ise sistemin su gibi kendi yolunda aktığından bahsedebiliriz. Aynı şu örnekte görüleceği gibidir: Nehirler jeolojik yapılarla uygunluk içindedir. Kaynağından su çıkar ve doğallıkla denize kadar ulaşır. Eğer siz çıkarınıza göre işin içine sunilik katacaksanız ne yaparsınız? Amacınız taşkını önlemekse set, tarlalarınızı sulamak için kanal, enerji elde etmek için baraj… Bunlar “kaçınılmaz” olarak açıklanıyorsa doğallıktan uzaklaşılıyor anlamı aranmalıdır.

“Bu ideoloji, bu parti, bu örgüt, bu aday, bu seçmen, bu bakış açısı kaçınılmaz,” denmeye başlanmış ve bunun bir sistemi oluşturulmuştur. Nasıl bir coğrafi bölge ekime, sanayileşmeye, yerleşime dönük transformasyon bağlamındaki çabayla ve bir amaç doğrultusunda insan elinin kendi çözümüne uyduruluyorsa, toplumlar da benzer şekilde gerekli şekle dönüştürülüyor ve işlenir. Bazılarında ekonomik, bazılarında politik, askeri, kültürel ögeler başat olur. Örneğin okullar öncelikli sunilik merkezi olacak ise işlere oradan başlanır. Veya sokaklar öncelikliyse sokağa çıkılır. Dünya ölçeğinde kabul görecek ne ise oraya odaklanılır; yatırımcı, sanayici, değişik karakterli toplum, kabile, klan, reis…

Böyle bir projelendirme ve uygulama rejiminin genel otoritesi ancak imparatorluklar çapında kendini gösterebilirdi. Klasik veya modern yapılı imparatorluklar dünya sisteminin işleticileri olarak, başta Batı kültürünün temel bilgisini ve yöntemini kullanarak, yerel analizlerin sonuçlarından istifade ile formüller bulup, sonra çözen toplum mühendisleri yarattı. Örneğin İngiltere İmparatorluğu bunun en belirgin örneklerini uygulamış ve sistemleştirmiş tarihsel bir aktördür. İngiltere; güç kullanımı, denizcilik, küresel piyasa yönetimi, finans işletimi, ticaret, askeri ilerleme, strateji yaratma, hammaddelerden yararlanma, yerel halkı kullanma, uluslararası politikayı kullanma, sömürgeciliği modernize etme, gibi daha birçok konuda başı çeken çözümlemeleri uygulamıştır. Fransa ona benzemeye çalışmıştır. Ama daha çok sosyo-politik düzlemde ağırlıklı kalmıştır. Daha sonra Amerika devreye girmiştir. Devreye koyamayacağı argüman kalmamış, bir bütünlükle ve süratle strateji uygular olmuştur. Amerika ileri demokrasi, liberalizm, serbest piyasa, özgürlük, insan hakları ve hukuk düzeni ile aynı zamanda ilk ve tek model güç konumuna yerleşmiştir.

Bütün bunlar sevgi ve muhabbetle, doğal yöntemleri ile inşa edilmiş değerler değildir; aksine kan ve gözyaşıyla, büyük savaşlarla ve köşe kapmaca oyunlarıyla, küskünlüklerle ve dargınlıklarla, bahsettiğimiz suni stratejilerle transformasyona tabi tutulan coğrafyaların süratle sisteme dâhil edilmeleriyle inşa edilmiştir. “Her şeyi çok bilen Batı” kültürünün yönteminin “sıkıştırma, sürtünme, çarpışma ve mücadele” yaratarak veya yaratılmışlardan yararlanarak üstünlük kurması ve bunu da bütün insanlığa mal etmesi söz konusudur.

Avrupa “ulus” kavramını dikkate alarak uluslararası bir sistem inşa etti. Amerika ise “vatandaş” kavramı ile kökleşme imkânı buldu. Rasyonel Batı için bir toprak parçası üzerinde refah ve güvenlik içinde yaşamayı sağalama aldıktan sonra, Batı değerlerini kabul edenlerin, yani “biz” olmak isteyenlerin birlikteliğiyle dünya sistemi kurmayı başarma seçeneğini güçlendirmekle ilgilendi. Aslında bu yapı diktatörlüklere ve özellikle proleter diktatörlüğünü benimseyenlere karşı sağlam bir adımdı. Berlin duvarı yıkılır yıkılmaz küreselleşmenin söz konusu olmasını fırsat bilen Batı, kendi değerlerinin galibiyetini ilan etmekle kalmadı, aynı zamanda “mikro” hareketleri cesaretlendirerek onlarla bir küresel demokrasi inşa etmeyi ve böylelikle küreyi kolay yönetmeyi tatbike koydu. Bu yapı gönüllü hale getirilmiş katılımcıların performansı ile gelişecek bir proje oldu. 

Gönüllü hale getirmenin çeşitli türdeki uygulamalarını tarihte gördük. İlk başlarda ideolojilerle kendiliğinden gönüllü olma durumu söz konusuydu. Daha sonraları somut hareketler öne çıktı. Dengelerin Batı kültürüne değişmiş olması güç kullanımı ve sistem kurma becerisi yönüyle büyük avantaj vermekteydi. Yeni dönemin değişimlerinde kullanılan yöntemlerin başlıca olanları; iktidarı ve rejimi değiştirmek, mikro akımların haklarını ön plana çıkarmak, onları desteklemek, çatışma yaratmak, müdahaleyi zorunlu kılacak ortamlar oluşturmak, gerekli unsurlara ekonomik çıkarlar vermek, tüketim sistemini inşa etmek, güvenlik güvencesi oluşturmak ve yeniden imar projelerini geliştirmektir.

Titanların Manipülasyonu

Kendi ifadeleri ile ortaya çıkan “Batı medeniyeti” belirli bir standart oluşturmuştur. Bu standartların yeni tür ideolojik yaptırım sunduğunu görmezden gelenler olmaktadır. Batı kültürünün “evrensel” dediği değerlerini içselleştirme ideolojisi bu kez aksi olamaz bir süreçmiş gibi algılandı ve sahiplenildi. Ama bu ideoloji, Batı kültürünün aklının arka planında duran antik Yunan tarzı çatışmadan çıkar elde etme düşüncesini ret edemezdi. Çatışmasız ve tekdüze bir sistemin işlemeyeceği ortadaydı. Bu nedenle çeşitli mihraklar önemsetilecek işlerle ortaya çıkarıldı ve radikal teröristlerin sinsi eylemleriyle geleceğin uzun sürecek zamanlarında insanlığı tehdit eden unsurları olacağı ortaya kondu. Esasında mitolojik Yunan tanrıları ve bunlara karşı titanlar halk için karşı karşıya gelmiş gösteriliyordu. Titanları uyudukları yerden çıkaranlar yine kendileri idi.

Bu dengeler iyi benimsetilirse ekonomiyi işletmekte sorun olmayacaktır. Zaten demokratik yönetimi olan liberal piyasa şartlarını benimsemiş tüm ortamlarda ekonomik işletim kuralları vazgeçilmez dikkatle kendi düzeninde yürüyecektir. Kimse ekonominin kendi diktasına karşı gelecek değildir. Oradaki süreç bellidir: Büyüklükler yaratmak! Örneğin yoksulluğun, eğitimsizliğin tek çaresi ekonomik büyüklüklere endekslenmekte, tüketimin körüklenmesini gerekli görmektedir. Sisteme dâhil olmayan coğrafyanın kalmaması gerekir. Arada titanların manipülasyonunu meşru kılacak zeminin hazırlamasına fırsat verilecek ve bu da kontrol edilecektir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Suretin Çatışması

DİĞER YAZI

Her şey çocuklar için değil mi?

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi