uretim-ve-tuketim

Üretim ve Tüketim

Okuyucu
Üretmek ne muhteşem! Çeşitler halinde, sürekli geliştirerek… Bu acaba kendini ispat için mi, doğal mı; yararlı mı, zararlı mı? Evet! Üretim tüketim olmadan gelişmiyor. Üretebilmek için tükettirmek gerekiyor. Bunun ölçüsü ne?

Biyo-kütle çoğalması ile ilgili insanoğlunun çabasını değerlendirmeden geçmek mümkün değildir. En azından insanın biyo-kütlesinin çoğalmasına karşılık diğer canlılarınkinin azaldığını görmek ve benzer şekilde dünyadaki kaynakların tüketilmesinde katlanarak bir azalma sürecini işletmek, aynı şekilde kirlenme, bozulma ve diğer çevresel sorunlara yol açma durumu meydana gelmektedir. Bunu insan iradesinin yaptığı doğru-yanlış seçimlerle somutlaştırmaktayız. İradeye esas çalışan nefsin kendisidir. Yani öğrenilenler, değerlendirilenler ve bilinenler ile bir haz duyma, kendini ispatlama, güven içinde olma içgüdüsü ortay çıkmaktadır.

Avcı toplumlarda insanların güvenlik ihtiyacını karşılamak ve vahşi hayvanlarla baş edebilmek için belirli sayılarda olmaları kabul görmektedir. Ancak bilgi çağına gelindiğinde dünya nüfusunun yedi milyarı geçmiş olması, 2015 yılında dokuz milyara ulaşacağının hesaplanması bir hayli dikkat çeken konu olmaktadır. Eşitsizliklerden yola çıkarak bir tarafta açlık ve sefalet sınırındaki çoğunluk nüfus ile diğer tarafta refah içindeki azınlık nüfusun mevcudiyeti inkâr edilemez olmuştur. Bu azınlık suyu, madenleri, enerji kaynaklarını ve havayı daha fazla tüketmekte, buna karşılık daha fazla çevresel kirliliğe sebep olmaktadır. Zenginleşmek açısından bir yarış içine giren devletlerin, bilginin ve diğer imkânların artmasına karşın adeta savrulduklarını ve bir çocuk oyunu olan körebeyi oynuyormuşçasına davrandıklarını üzülerek izlemekteyiz, hatta istemeyerek de olsa oyunun içine dâhil olmaktayız.

Her şeyden daha fazla yapmak, üretmek ve sonra da fazla tüketmek bir çözümmüşçesine insanlığa dayatılmıştır. Geri dönülmez bu sarmalın sorumlularını afişe etmektense durumu doğru tespit etmekte yarar vardır. Örneğin insanlığın övündüğü modern yaşam anlayışına dair üretim ve tüketim mantığına bir bakalım.

1615 yılında İngiltere Sheffield’de, küçücük toprağı ekip karnını doyurabilen, zanaatkâr veya inek sahibi olan 100 kendine yetebilen aile, dilenmek zorunda olmayan orta diyebileceğimiz 160 aile, bir o kadar da dilenmek zorunda olan aile yaşamaktaydı.[i] 1700’lere gelindiğinde Avrupa’daki savaşlardan uzak kalan İngiltere kendini toparlama şansı bulabilmişti. Nüfusun da artmaya başlamasına paralel olarak tekstil başta olmak üzere üretimi artırmaya yönelik bir takım arayışların olduğunu görmekteyiz.

Çıkış noktası tekstil tezgâhları üzerinden başladı. XVI. Yüzyılın ortalarında uçan mekiğin ve hızlı iplik eğirme mekanizmasının bulunması sonrasında pamuğa, ipeğe ve yüne duyulan ihtiyaç artmış, dokunan kumaşların satılması için ise pazarlarda daha aktif olunması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bulunan eğirme makinesi su değirmeninin sağladığı güç ile çalışıyor ve su tezgâhında seksen ip eğrilebiliyordu. Daha sonra at ve su gücüne ilave olarak mekanik bir dokuma tezgâhı tasarlandı. Bu tezgâh sayesinde 1815 yılına gelindiğinde on beş işçinin yapabildiğine eşit üretim yapılabiliyordu.

Diğer taraftan demir üretiminde de artış görüldü. Demir cevherini işlemek için kullanılan odun kömürü miktarı çok fazla olmuştu. İngiltere’de ormanlar kesiliyor ve odun kömürüne dönüştürülüyordu. Odun kömürü daha pahalıya mal oluyordu. Yine XVI. Yüzyılda odun kömürü yerine kok kömürü kullanılmasına geçildi. Düşük maliyetle demir işlenmesi ve üretilen demir kapasitesinin artması önemli bir gelişme anlamı taşımaktaydı. Su çarkı burada da kullanıldı ve dev bir körüğe gerekli güç böylelikle elde edildi. Ateş büyüyünce ve sıcaklığı artınca üretim miktarı ve kalitesi de yükseldi. Akkor halindeki demir üzerinden geçirilen silindirler ile levha yapılması söz konusu oldu. Demir levhaların kullanım alanları ve piyasadaki malzemenin hem türü hem de dayanaklığı arttı. XVIII. Yüzyılda İngiltere demir üretimini sekiz katına çıkardı. Bunun anlamı; köprü, gemi, su kanalı, silah, makine ve ekipman yapılmasının kolaylaştığıdır.

İskoçyalı James Watt çeşitli aygıtlar yapan akıllı biridir. Watt, Sanayi Devrimi’nin baş aktörüdür. 1780’lere gelindiğinde, madenlerde biriken suyu tahliye eden mekanizmada kullanılan buhar makinesini tamirle görevlendirildi. Bu düzenekle uğraşırken buhar makineleri ustası ve mucidi oldu. Yaptığı çeşitli makinelerle kalite ve verimliliği artırıyordu. Hatasız top namlusu yapması askeri alanda büyük bir ilerleme olarak görüldü. Dahası, yaptığı sarsıntısız dairesel hareket prensibiyle çalışan yeni buharlı makine buluşu hemen gemilerde ve trenlerde uygulandı. Watt arkadaşlarına “… Ben burada güç satıyorum!” diyordu.[ii] Aslında bu noktadan sonra güç satan Watt değil, İngiltere olacak idi.

Bütün bu gelişmeler kent kültürüne, işçilerin hak ve çalışma şartlarına, gelir düzeyinim artmasına neden olmaktaydı. Tezgâhlarda iş bölümü yapılmış ve ürün parçaları sıra ile üretilip monte edilmeye başlanmıştır. Bu daha fazla üretim, daha fazla sipariş alma, daha hızlı teslimat yapma ve daha çok kazanma anlamına geliyordu. İşçiler tatil bile yapabilmekteydi. İşçi sınıfı diye bir kavram ortaya çıkıyor, düşünürlerin üzerinde kafa patlatacağı bir alan oluşturuyordu. Daha sonra bu zümre politik değişimlere de sebep olacaktı. Önemlisi, çalışmak için kentlere göç edenler düzenli bir hayata geçme imkânı buluyordu. Sanata ve edebiyata verilen değer arıyordu. Okuryazarlık arıyor ve kültürel düzey yönetime ve siyasete etki eder güce erişme yolunda olduğunu gösteriyordu.

XVIII. Yüzyılda başlayan Sanayi Devrimi İngiltere, diğer Avrupa devletleri ve Amerika’da yankı buldu. Bu devrim; nüfusun artmasına, tarımda gelişme imkânı bulunmasına, tarım yanı sıra sanayi toplumu olmanın getirdiği yararları kabule, “bugün çok çalışıp yarını planlamak” ile ifade edilebilecek Protestan Ahlakı’na dayalı yaşam sisteminin kabulüne, küçük burjuvazinin gelişmesine ve orta sınıfın zenginleşmeye başlamasının itici bir güçle ekonomiye katkı sağlamasına, işbölümü yapmayı öğrenmeye, hak ve adaletin somut karşılıklarının ortaya konmasına, dolayısıyla liberal düşünce, özgürlükler, demokrasi, kapitalizm gibi yeni düşüncelerin gelişmesine, yatırımların çeşitlendirilmesine, sanat ve imarette atılım gösterilmesine, icatların artmasına, araştırmanın bir motor olarak planlamaya alınmasına, ulaştırmanın sistemleşmesine ve etkinleştirilmesine, okyanus ötelerine ve uzak diyarlara kolaylıkla ulaşabilmeye, feodalist zihniyetten hızla kurtulmaya, yaşam standartlarının artmasına, birçok tüketim malının kullanıma girmesiyle refah anlayışının halka dağıtılmasına, toplumsal barışın oluşmasına ve egemenliğin tekrar tanımlanmasına, sömürgeciliğin bir kalkınma aracı olarak kullanılmasına, sömürgelerden çalışan dâhil kaynak transferinin temposunun artırılmasına, gelişmek için kapitale ihtiyaç duyulduğuna ve bunu artırmak için uygun metotlar ihdas edilmesine ve sömürgelerden kaçırılanları meşrulaştırma şeklinin geliştirilmesine, bilgi ve bilimin işe yaradığını ifade eden Aydınlanma Çağı’nın ortaya çıkmasına, bilimsel yöntem ve rasyonel düşünme ilkelerinin gelişmesine, Fransız Devrimi’nin ve dolayısıyla ulu devlet sisteminin kapılarının açılmasına neden olduğu ifade edilebilir. Bütün bunları değerlendirirken değişik kesimler kendine göre negatif veya pozitif sonuçlar ileri sürebilirler.

Sanayi Devrimi’nin ilk meyvelerini İngiltere almaya başladı. Güneş Batmaz Sömürge İmparatorluğu’nu kurdu. Anayasal bir monarşi sistemi kurmuştur. Mülkiyet haklarını, bireysel hak ve özgürlükleri korumayı uygulamaya koyabilmiştir, Londra’yı dünyanın finans merkezi konumuna getirebilmiştir. Borsa ve bankacılıkta ileri uygulamaları devreye koyarak diğer ülkeler ve piyasalar üzerinde etkinlik kurabilmiştir. Parlamento işletmeyi öğrenmiş, kapitalizm ilkeleri doğrultusunda piyasa düzeni kurmada öncülük etmiştir. Rekabet şartlarının belirleyicisi olmuştur. İç piyasada rekabeti engelleyen şartları kaldırmaya yönelmiştir. Sanayi için gerekli temel hammaddelerin yerini herkesten çabuk öğrendi ve ülkesine getirmenin yollarını buldu. Kömür ve demir yönünden zengin kaynaklara sahip olduğundan üretimin hep öncüsü oldu. Hatta gemi, tren, vasıta üretimi yanı sıra top, tüfek veya mühimmat gibi muharebeye dönük alanlarda ileri noktalara ulaştı. Donanması dünyaya meydan okur, ticari filoları diğer ülkeler için de mal taşır oldu. Güçlü ve detaylı makineler üretti, büyük inşaatlar yapar oldu. Fabrika ve şantiyeleri sürekli gelişmenin gösteri yerleriydi. İşçi hakları, sosyal düzen, eğitim, ücretlendirme, muhasebe gibi çok değişik konularda öncü idi.

Buharlı makine ile yola çıkan Batı değişik açılımları da gerçekleştirdi. 1825’te buharlı makine lokomotiflerde kullanıldı. 1830’dan itibaren başta kömür olmak üzere maden çıkarma ve işleme, demir ve çelik üretim yöntemleri geliştirildi. Amerika’da buharlı makineyi gemilere uyguladı. 1840’da düzenli okyanus ötesi buharlı gemi seferlerini başlattı. 1844’de yine Amerika’da ticaret amaçlı telgraf servise verildi, 1876’da telefon bulundu. Tarım teknolojisinde gelişmeler sağlandı, Almanlar pancardan şeker üretti ve suni gübreyi yaptı. 1834’de Amerika biçer-döver icat etti. 1870’lerden konserve yiyecek imalatı geliştirildi.

Amerika’da Henry Ford modern endüstrinin sistemini meydana getirdi. Atlı araba döneminden içten yanmalı motor teknolojisi ile çalışan vasıtaya geçiş 1896 yılında sağlandı. Ford 1902 yılında yürüyen bant tekniği de denilen montaj hattını buldu. Sanayi Devrimi ile başlayan üretim-tüketim artış temposu, böylelikle yaklaşık bir asır sonra katlanarak arttı. 1908-1927 yılları arasında Ford, 17 milyon araba sattı. Bunun anlamı maliyetlerin düşmesi, binlerce parçayı koordineli üretebilme, lojistik yönetim, finansman tekniklerini kullanma ve “modernizm” idi. Modernizm içinde Fordizm bir akım olarak gelişti. James Davis şöyle anlatıyor: “1927 yılına gelindiğinde bir Ford yük gemisi Superior Gölü kıyısındaki Ford demir ocaklarından yüklenen demir cevherini her sabah fabrikaya getiriyordu. Demir cevheri Kentucky’deki Ford madenlerinden gelen kömürün yakıldığı fırınlarda ergitiliyordu. Bir Ford fabrikası otomobil lastiklerini üretiyor, bir Ford cam fabrikası da camları yapıyordu. Bir Ford bıçkı evi Ford’un 285 bin hektarlık ormanlık alanından gelen kerestelerden döşeme tahtalarını kesiyordu.”[iii]

Bütün bunlar birer ilerleme ve gelişme konusu. Üretim ve tüketimin artmasına paralel olarak refah ve güvenlik de arttı. Ancak bu ilerlemenin büyük oranda hazmedemeden artması dünyayı iki büyük savaşa soktu. Bu savaşlar insanlığa emperyalist savaşları düşüncesini yerleştirdi. Savaş esnasında da ihtiras durmadı. Daha fazla top, tüfek, mühimmat, gemi; daha sonraları tank, uçak, roket üretimi için her şey yapıldı. Bu kötü alışkanlık insanlık için yeni bir karanlık çağ demek oldu. Sebebinde Batı vardı ama fatura insanlığa çıktı.

Dünya Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirdi. Daha sonra elektrikli motorla üretime geçti. Elektrikli makinelerin getirdiği güç müthiş arttı. Üretim katlanıyor ve çeşitleniyordu. Küçüğünden büyüğüne sanayiden evin mutfağına, her yere makineler giriyor ve işleri bir anlamda kolaylaştırıyordu. Güç nükleer enerji ve elektronik makinelere giydirilmeye başlandı. Nükleer enerji bitmek bilmeyen bir güçtür. Üretime yönlendirildiğinde maliyetler düşmekte ve elde edilen güçle büyük işlere kalkışılabilmektedir.

1920 yılında Ford’un fabrikalarında çok işçi çalışıyordu. Yakın döneme gelindiğinde otomobil üreticileri bir fabrikada 500 civarında robot kullanır oldu ve araçların kabiliyetleri de ortadadır. Çalışan işçiler ise sadece kalite kontrol işiyle meşguller. Robotlar fabrikalarda yürümeye başladı. Robotla o kadar hassas çalışmaktaydı ki, fabrika bantları, lojistik üsler, her yer robot kolların eline bırakılmıştı. Onlar dinlenmeyi de bilmiyorlardı. Sürekli üretiyorlardı. Amaç üretmeyi hesaplamak ötesine geçti, hatasız ve hangi özellikte üretileceğine dönüştü. Üretimin karakteri insanların isteklerine göre belirlenmeye başlandı. O zaman ne kadar insan varsa, ne kadar zevk çeşidi varsa ürün yelpazesi de buna başlı gelişiyordu. Yeter ki yeni fikirler gelsin ve üretilecek bir ihtiyaç alanı yaratılsın!

Dünya Savaşı sonrası ilk küresel kriz ile karşılaşan Avrupa’ya, öncesinde Amerika’nın “savaşsınlar” diye verdiği kredilerin geri ödemesinde sorun olunca, 1929 yılında Amerika da büyük bir sarsıntı geçirmişti. Keynes’in ekonomik politikaları ile önce Amerika daha sonra dünya krizi atlattı. Hatta daha sonra alınan tedbirlerle “Brettan Woods Sistemi” doğdu ve Amerika’nın küresel ekonomik çağı başladı. Bu bölümde üretim ve tüketim anlayışı bakımında Keynes ne önerdi ve dünyada ne değişti buna bakalım.

Keynes Amerika’daki büyüklükleri ve insanın davranış eğilimlerini görmekteydi. Bolluk içinde (Amerika’da yeraltı yerüstü kaynak açısından her şey var) darlık çekmenin (düzenlenmesi gereken bir üretim-tüketim disiplini ve maliye var) anlamı yoktu! Keynes arz-talep çıtasının yükseltilmesine yardımcı oldu. Makine, elektrik, inşaat, mobilya, otomobil, ziraat gibi kollarda hedef çıta yükseltildi. Kalite, ebat, donanım ve miktarlar öyle bir ifade edildi ki; krizde yiyecek patates bulamayan Amerikan ailesinin en az büyük bir evi, mobilyaları, ev gereçleri ve otomobili olabilecekti! Para? Süslü laflar bir tarafa, para basılacak ve halka uygun krediler halinde verilecekti. Yeter ki talep başlasın, çark dönsün!

Sonuçta şu bildiğimiz “Amerikan yaşam standardı” kavramı dünyanın ücra köşelerine kadar yayıldı. İnsanlar almayı, “Benim de olsun,” demeyi, tüketmeyi seviyor. Birbirine caka satmak bile bir tüketim sebebi. Bir taraftan parayı ver, diğer taraftan ürettir, vatandaş zaten almaya hazır; geriye piyasayı düzenleyecek dokümanları hazırla, olsun gitsin… Bu mantık, insanlığın en mükemmel buluşuymuş gibi görülüyor. Halen bile geçerli. Hatta Yeni-Keynesyenciler bile var. Ama bunlar yöntemlerde oynama yapmakla “yeni” oldular. Tüketici haline dönüştürülen insan motifinde değişiklik yok.

Bir mal veya hizmet düşünün. Sonsuz değişkenli opsiyon sunmak mümkün değil mi? İşte amaç da bu herkesin zevkine hitap edecek bir çizgi, renk, donanım yaratılacak ve dünya bunu üretip rafa koyacak. Alıcı mutlaka olacak. İster ucuzcu, ister pahacı olsun, bir tüketici çıkıp gelecek. Üretim ve tüketim patlaması bu dönemde başladı ve sistemleşti. Her yıl değiştirilen modeller nedeniyle hurdalıklar sorun yaratmaya başlayınca insanlık “geri dönüşümü” icat etti! Çok iyi değil mi? Çevrecilik anlayışı gelişti.

Finansın kendi simgelerini dijital ortamda ortaya koyması ve uluslararası olma evresinde bilgi teknolojilerinin devreye sokulması ile sanal bir dünyaya adım atıldı. Bu evrelere kapitalizmin safhaları olarak da bakmak mümkündür. Sadece bir makine iken kontrol edilme imkânı bulunamayan yaşam döngüleri devasa çarklar yaratmaya başlamıştır. İnsanın bu çarklar üstünde durması gerekirken, çarklar arasında ve hatta altında çeşitli sınıflar olarak yer alması durumu ortaya çıkmıştır. Teknolojinin de mutasyonu ve onunla işbirliği yapan çok güçlü pozisyona gelen bireylerin ortaklığı ile ortaya çıkan sonucu kestirilemez durumun imkânsızlığı göz ardı edilir cinsten değildir.

Dizel motor ve elektrik motorlar geliştirildikten sonra birleşimi ile önce mekanik robotlar yapıldı. Elektronik ve dijital teknolojide ilerleme olunca çok hassas ve sürekli çalışan robotlarla üretim mükemmelleşmeye başladı. Kapasite artmıştı. Robotlar üretim ve tüketimi büyük ölçüde kolaylaştıran insan dostu yaratıklar oldu çıktı!

Bilgisayar ile dizayn, hesaplama; internet ile her yere ulaşabilme ve araştırma zenginliği kazanıldı. Bilişim teknolojileri işi abartmaya varıncaya kadar geliştirdi. Üretim ve pazarlama teknikleri anormal arttı.

Küreselleşme ile üretim ve tüketim kalıpları büyük ölçüde değişim gösterdi. Üretimde küreselleşme işbirliğini geliştirdi ve gizlilik çıtasını yukarılara çekti. Son derece kompleks ürün ve hizmetlerin üreticileri ve alt yüklenicileri sermayeyi, teknolojiyi, hammaddeyi ve yarı mamul maddeyi işbirliği içinde meydana getirmektedir. Örneğin bir uçağı yirmiye yakın ülke üretir oldu. Bir yazılımın içeriğindeki bölümleri parça parça değişik yerlerden alıp birleştirmek söz konusu oldu.

İşgücü ve enerjinin ucuz olması, vergilerin düşük olması, hammaddeye yakınlık ve diğer lojistik faktörlerin maliyeti düşürmesi, teknoloji, sermaye ve dizayn kabiliyeti olmayan ülkeleri bile üretici yapar oldu. Bir de bakarsınız hiç ilgisi olmayan bir ülke sadece GDO ile geliştirilmiş pamuğu ekip biçmeye başlar ve dünyanın en büyük pamuk üreticisi oluverir. Dünyaya ucuz ve kaliteli iplik bu ülkeden dağıtılır. GDO’lu üretimin sorun olduğu pamuk üreticisi ülkeler ise bu piyasadan çekilmek zorunda kalır. Dünyanın en büyük çelik üreticisinin gidip firmasını adı sanı bilinmeyen bir ada ülkesinde açmasının tek bir anlamı vardır; vergiyi çok düşük düzeyde vermektedir.

Üretim ve tüketimde hemen hemen bütün sorunlar aşılmış gibidir. Evinizde oturduğunuz yerden bir süper yat veya uçak sipariş edip, içinde ne olması gerektiğini, gücünü, süratini vs konuları belirleyip üreticiye sipariş verebilirsiniz. Hatta belirli firmalar finansman çözümlerini de gerekli şekilde hazırlayıp size sunabilir ve istediğinize ulaşabilirsiniz.

Artık sorun zaman oldu. Aldığınızı ne zaman tüketeceksiniz? Kullanacak zamanınız var mı?

Üretim ve tüketimin çarpık şekli kapitalizmin insanoğluna dayattığı bir olgudur. Kapitalizm bunun önderliğini yapmıştır. Özgürlük ve serbestlik (liberallik) gibi erdemler bile buna alet edilmiştir. İnsanlar birer üretici ve tüketici makinesine dönüştürülmüştür. Üretim ve tüketimde bir aksama olduğunda bunun adı “kriz” olmuş, krizlerin çözülememesi halinde ise (veya başka yerlerdeki muhtemel krizlere önlem olması açısından ön alarak veya proaktif olarak) savaşlar bile yapılmıştır. Bu sistem “acımasız” olarak tanımlanır olmuştur. Sadece kendini düşünür bir sistem! Uğruna insan kanı akıtılacak ise bu da yapılabilir. Ne için? Ekonomik büyüklükleri kontrol etmek için olabilir mi?

Eleştirisel bakışı bir tarafa koyduğumuzda, bireylerin doğup büyüyüp yaşadığı bu ortamlarda kendine ait sorumlulukları ne ölçüde özgün iradeleriyle yerine getirebilme imkânına sahipler, özellikle bunu gündemde tutmak isterim. Zira bizim tartıştığımız büyük büyük laflar değil, sadece insanın iç benindeki cephede olan bir mücadeledir. Bu mücadeledeki asıl düşmanı ise bellidir! O halde bizim çoğalmamızı da yönlendiren, modern yaşamımızı da saptıran, kent yaşamımızdaki kalıpların da amaç dışı oluşmasına etki eden, yani iç ve dış atmosferi yönlendiren sinsi düşman ise buna karşı olabilecek önlemler düşünülmüş müdür acaba? Eğer işler olduğu şekliyle bu hale geldi ise insanın irade gösterdiği alan nerededir? Diyeceksiniz ki işin içinde sürekli insan eli oldu. Dere yatağına imar veren de insan, oraya ev yapmak isteyen de insan, ev yaptıktan sonra sele kapılan da insan… Zaten işin özü de budur. Kararı veren de işi gerçekleştiren de vebali alan da insandır. İnsanın iç cephesi ise bundan önemlidir. Asıl ve sinsi düşmanı yenmek de bundan gereklidir.

Feodal düzenin sistematiğinden kurtulan Avrupa, Sanayi Devrimi ile üretimi artırmış büyük bir kapasite yaratmıştır. Bu kapasite refahı ve kendine güveni getirmiştir. Toprağa bağımlı olan toplum fabrikalar kurmuş ve çokluk yaratıp istiflemeye başlamış, bununla ticareti daha da ilerilere taşımış, büyük kazançlar elde edip servet sahibi olmuş; servetten servet yaratabilmek için bir taraftan üretim ve tüketimi artırma yatırımları yaparken diğer taraftan finansman işletimi ile yeni güç olanakları yaratmıştır. Üretim, mal ve hizmetten olabildiğince çokluk meydana getirip fayda oranını artırma, demektir. Faydanın artırılması ürünün, şeklinin, zamanının, yerinin ve mülkiyetinin değiştirilmesi ile yapılır. Üretimin motoru tüketim olarak görülür. Tüketimi yaymak, artırmak, kanalları açmak, üretimi artırmak ve yenilik aramak anlamına geldiğinden; bu üretim-tüketim artışı aynı zamanda ilerleme, yenilik yaratma, özgürce sahip olma, eşit haklar sağlama gibi temel kapitalist fikirleri doğurmuştur. Üretimin tüketilmesinde sosyal adalet ve eşitlik düzleminde bir takım sınırlar, yöntemler ve dağıtım araçları geliştirmek fikrinden hareketle sosyalizm ve komünizm gibi fikirler yeşermiştir. Ama insanın üretim ve tüketime gem vurulmasını yöntemini temel olarak benimsememe düşüncesi bu kolektif akımların gerçekleştirdiği düzenlerin kısır kalmasına neden teşkil etmiştir. Tüketimin daha insani kalıplara getirilmesi için bir düzenlemeye gerek var mı? Yoksa tüketimin serbest kalması bütün taşların yerli yerine oturması için yegâne yöntem mi? İnsancı yaklaşım hangi tüketim yöntemini destekler?

İnsan neyi tüketiyor? İnsan yaşamak için oksijene, suya, birçok gaza, minerale, elementlere, besinlere; giysiye, barınma, ulaşım imkânlarından enerjiye, ısıya, soğuğa ihtiyaç duyar. Metalleri, madenleri, toprağı, ağacı, hayvanları kullanır. Bütün bunları tüketim formatlarıyla belirli bir döngüyle artan oranda tüketir. Soyut açıdan bakarsak zamanı, boşluğu, düşünceyi, sezgiyi, vb tüketir. Yeni gelişmeler ışığında insanın bilgiyi, yazılımı, programları ve bu bağlamdaki sanal ürünleri tükettiğini görüyoruz. Tüketim bir yanılsamadır. En fazlayı, en iyiyi, en hızlıyı tüketme arzusu insanın içindeki yanlış tarafın seslenişiyle olur. Daha az, daha makul, daha insancıl, daha paylaşarak, daha gözeterek tüketmek insanı daha zinde, güçlü, varlıklı yapabilir. Bunu insanlık bütünüyle deneme fırsatı bulamadı. Yöntemini, dengesini ve kuramsal dizgisini belirli bir mantıkla kurala bağlayamadı. Kıtlıkta mecbur kaldı veya dünyanın çok özel yörelerinde bazı insanların alışkanlıkları veya inanışları halinde gözlemlendi. Ama bilinçli bir yönelim olmadı. İnsanın ve doğanın daha sağlıklı olan formatları bile tüketimin savurganlığı içinden yeni bir lüks bulunuyormuşçasına ve çok farklı açılardan sürekli takdim edilerek insanı tatmin etme mantığı üzerine işletilmektedir. Bu yeterli değil ve aslında yanılgıdır.

Bocock, tüketimin toplumsal olarak oluşturulmuş tarihsel bir değişim süreci olduğunu savunmaktadır.[iv] Tüketimin ahlakiliği yönü tartışılırken en fazla üzerinde durulan konu gerçek olmayan ihtiyaçların cazibesiyle oluşturulan tüketim çılgınlığı konusudur. Satıcılar arzuları uyararak bir tür yasal ve dolaylı hile yöntemini kullanmaktadırlar. Bunun ekonomik veya kültürel yönlerini tartışmak bile üzücüdür. İster “Keynesyen” deyin ister başka bir isimle vitrinleyin, bu sistemin gerçek olmayanları bile parlatıp pazarladığı gerçeği bir bilim dalıymış veya ustalıkmış gibi tarif ediliyor. Tümüyle dışlamak amaçlı olmayan bu eleştiri, iyiyi bulmak için sadece bir çağrı niteliği olarak anlaşılmalıdır. Ama geçmeyen bir hastalık gibi gerçek olmuştur. İnsancı faktörü olarak ele aldığımız bu eleştiri toplum dokusunu sistematik bir şekilde bozmaktadır. Tüketimin dili bile giderek yapay olmaktadır. Ticaretin doğal yapısı yerine beğeni ve cazibe için gerekli yapaylıklar simgelerle bezenerek sunulur. İşin kötüsü tüketici bunu çoğunlukla bilir. Ama aralarındaki anlaşma birbirlerinin özeline hitap etme düzleminde birleşmiştir. Pazar tüketiciye öyle bir sunum yapar ki, tüketici o pazarda bir hak elde etme girişimcisi olarak görür. Örneğin, eskisi geçerliyken, en yeni modele sahip olmak tüketicinin en doğal hakkıdır. Satıcı bunu temin etmekle vazifelidir. Tüketimin toplumsal olması, sonradan meydana getirilmiş olması, tarihsellik içermesi ve değişimlerin motoru olarak görülmesi dikkat çekicidir. Demek ki tüketilmese bütün çarklar duracak veya tüketimin metodu değişse tarihin akışı da değişecektir. Çarkların bu şekilde dönmesini kimler isteyebilir? En doğru yöntem bu mudur? Tarihsel sistemi inşa edenler tarafından insana verilen özgür seçme hakkının daha çok kültürel konularda çeşitlendirilmesiyle; insana bir tür doyum ve doyumsuzluk paranoyası yaratıldığından, çoğunlukla geri dönülmez bir alışkanlıklar hiyerarşisinin varlığını kabul etmemiz gerekmektedir.

Görüldüğü gibi, insanın daha fazla güçlenmesine lokomotif olan çoğalma ve çoğaltma güdüsünün bir çıkmaz ifade etmesi ve böylelikle insanın iç cephesinin buna göre kurgulanması önemli bir faktördür. Yaşanacak bir dünya için tüketmek ve buna dayalı üretmek, üretmek için çoğaltmayı sürekli baş çözüm görmek iyi mi, kötü mü? İyi taraflarını tutup kötü taraflarını tekrar gözden geçirmek de insanın ödevi. Yeter ki iç benlerindeki cephede yatan akıl kaymalarına ve nefis tatminsizliklerine bir çözüm bulabilsin.


[i] James C. Davis, İnsanın Hikâyesi, çeviren Barış Bıçakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 5. Baskı Eylül 2010, s. 245.

[ii] A.g.e., s. 249.

[iii] A.g.e., s. 253.

[iv] David Chaney, Yaşam Tarzları, Dost Kitabevi, 1999, Ankara, s. 25.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

DİĞER YAZI

İrenizme Duyulan İhtiyaç

Kültür 'ın son yazıları

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi

Kökenler

Kökenler devrimleri ve zenginlikleri, ama beraberinde kültürel değişimleri ve politik seçenekleri karşımıza koymaktadır. Nasıl mı?

Akılda Kavramsallaşma

Konu temel eğitim ve öğretim sistemi. Öğretmenlerimize ve eğitim kurumlarımıza hatırlatmalarım var. Hatta velilere de bu