savas-kavrami
Savaş Kavramı

Savaş Kavramı

1290 Tıklama
60 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Muttaki neden savaşsın ki? Neden biri diğerinin üstüne nükleer bomba atma ihtiyacı duyar? Kim yaptırıyor bunu? Bu incelemede bazı savaş, çatışma ve cephe kavramları üzerinde duracağız. Bu konu “Cephe”[i] isimli kitapta daha ayrıntılı işlenmiştir.

Savaş, temelde bir şeyle uğraşma, çatışma, kavga ve mücadele etme, onu ortadan kaldırma, yakıp yıkma anlamına gelmektedir. Diplomasinin toplumların arasındaki çatışmalarda kullanılır olmasından sonra ise bu terim diplomasinin işe yaramadığı hallerdeki girişilen silahlı mücadeleye denmiştir.

İnsan önce tabiat şartlarıyla, hayvanlarla savaşmış; paylaşamamış ve birbiriyle savaşmıştır. Bilgili ve iradeli varlık olan insan bilgisini ve iradesini daha çok kendi ırkıyla savaşmak için kullanmaya başlamıştır. Yaşamını kolaylamak için geliştirdiği birçok gereç olduğu gibi, ürettiklerinin bir kısmını da savaşta kullanmaya yönelmiştir.

İnsanın kendini ve neslini korumak adına geliştirdiği refleksin önemli bir kısmı hayvanlarda da olan refleksle aynıdır. Ancak insanda bulunan ilave donanımlar ve kabiliyetlerle bakıldığında, akıl, bilgi ve irade kavramları ile donanmış yapı, bahse konu refleksleri bir mecburiyet, tek yol veya farkında olmadan yapılan işlerden belirgin hatlarla ayırır. Böylelikle insan kendine özgü bir yapı ile daha uyumlu ve yarayışlı bir sonucu hesap edip uygulayabilir. İnsan çözen, bulan ve hesaplayan bir varlık olarak seçeneğini, eğer varsa bir imkân; henüz yakıp yıkmadan ve kan akıtmadan uygulayabileceği bir yönteme dayandırabilir. Peki, neden savaşır? Savaş gerekli midir? 

Korkakların Savaşı

İşte bu noktada insan için “cin gibi olmak, kurnazlık yapmak veya aldatmak” gibi diğer mücadele algısı devreye girmektedir. Bunlar da savaşma veya üstünlük sağlama türü içinde veya tamamlayıcısı olmuştur. Bazı kesimlerin “öldürmem ama düşmanın ipini pazara çıkarırım” şeklindeki yaklaşımı bundan ileri gelir. Fakat bu yöntemin çoğu halde insanı hayvandan bile daha aşağı dereceye indirdiği akla getirilmez. Yani bir tür şeytanın uşaklığı ile hizmetkârı olmaktan bahsediyorum.

Neticede insan iradesi olduğundan dolayı neden, neye veya kime karşı, ne amaçla ve ne yöntemle savaştığını, hatasız ve tam olarak bilmelidir. İnsan, nefsinin gereği olan ikilemlerle yaşar. Nefis akıllıdır ama bencildir de. İyiyi de ve kötüyü de nefis üretir. Nefsi bireye “sen diğerinden iyisin, hakkın var, o almadan sen al, layıksın…” benzeri uyarılarda bulunur ve konu günlük yaşamda, çok küçük konularda bile bir üstünlük mücadelesine dönüşebilir. Hatta iç içe girmiş ilişkilerde savaş yöntemi laf atma, ikaz etme, ima etme, yalan söyleme, kandırma, vs basitlikte cereyan edebilir.

Eğer çok kötü bir durum var ise uygulanacak çözümün son noktasında büyük bir tıkanma mevcut ise konunun ağırlığına göre gereken yapılmalıdır. Ama insan affeder, zaman tanır, başka yollar aramayı sürdürür. Bunlar olumludur. Olumluluk karşı tarafça istismar bile edilebilir. İlişkiler iç içe geçmiş ve çapraşık ise ödün ve istismar alır başını gider. Hatta toplumsal çıkmazlara varıncaya kadar sonuçlar görülebilir.

İşte hak, adalet, hukuk, ceza, tarafların iradesi gibi diğer kavramlar bunun için önemlidir. Yeter ki iyi niyet olsun; en az zararla insan ve toplum bir çözüm için yöntemi bulur. Bazen bahse konu kavramlar alet olarak da kullanılabilir. Adaleti geciktirmek, hukuku hiçe saymak, cezayı ağırlaştırmak, iradeyi yanlış kullanmak, haksızlığı meşrulaştırmak gibi olumsuzluklar yöntem halinde uygulanabilir. İşte kantarın topuzuna olan güvenin sınırı, kantarı imal eden ve tutana bağlı bir hal almıştır artık.

Eğer hasmın düşmanlığı açık seçik ve cezası da ölüm ise ilişkilerin içinden çıkılmaz halini meşrulaştıran, başkalarına şirin görünen, politik davranmayı adaletin önünde gören veya korkaklığın adını örtmeye çalışan bir düşünce doğrudan olanı değil, dolaylı veya sinsi yolları kullanabilir. Buna da “insani” diyebilir. Yani nerden baksanız insanın doğasına ait bir çetrefil hâsıl olmuştur. İşte bu bir hayvanın değil, insanın mücadele türüdür.

Savaşın Türleri

Bahse konu mücadele yönteminin bugünkü koşullarda adı da konmuştur. Buradaki konu bilinen savaş anlayışına kazandırılan boyutlardır. Örneğin cephe savaşı, taarruz veya savunma savaşı, özel harekât, psikolojik harekât, aldatma harekâtı, terörist saldırı, gayri nizami savaş

İç bendeki savaşın türlerine bakıldığında fazlaca türden bahsedemeyeceğiz. Bunlar için akıl, duygu ve çelişkili savaş tasnifini yapabiliriz. Cereyan yeri iç cephede olan bu savaş türlerine kısaca bir bakalım. Akıl savaşı kapsamına mantık da girer. Akıl hesap eder ve çözümleyeceği işlere odaklanır.  Akıl savaşı çözse de bir yere gelir ve “benim işim buraya kadar “der. Akıl maddi hususları elde eder. Ama gerçekten işin üstesinden gelindiğinden emin olma duygusunu kazandırmaz. Duygu savaşı ki buna kalp savaşı da diyebiliriz, inanmaya ve vicdanla iletişime kadar genişler. Birinin diğerine olan yaklaşımındaki mesafe ve zaman tanımaz hislerle ilgilidir. Duygu savaşını kaybeden akıl savaşını kazansa da bir anlam ifade etmez. Önemli olan duygunun veya duyguların fethidir. Çelişkili savaş ise her ikisini birbirine karıştıran ve kararsızlık içine düşülen savaşı işaret eder. Duygu savaşında ilerleme göstermiş, akıllı birkaç adım dahi atamamış ve kendiyle çelişik olduğu halde birinin diğerine ne diyeceğini veya hissini nasıl göstereceğini de bilemediği bir başka çıkmazdır. ”Ne elde ettin?” sorusunun cevabına net cevap verilemez.

Bir de insanın kontrolü dışında; bilinçdışı, bilinçaltı; görmek istemedikleri, içine gömdükleri, örttükleri, sakladıkları gibi diğer birinin ulaşmakta güçlük çektiği alanlar vardır. Dışarısında meydana gelen birçok savaşın belki de başlıca sebebi bu içerideki ulaşmakta güçlük çekilen alanlara dayanmaktadır. O halde insanın içindekilerle yüzleşmek zorunda olan iç bendeki cephe çok daha önemlidir.

Savaşın mücadeleci insan için kaçınılmaz olduğunu söylemek belki de yaşamın özüne ait bir gerçek. Ama asıl düşmanın veya hasmın belirlenmesi ve buna göre tedbir alınması da vazgeçilmez bir ilkedir.

Savaşçı

Bazı yazarlar “savaşçı ruhlu” veya “savaşçı kişilikli” gibi konular üzerinde durmuşlardır. Daha ziyade bu yazarların üzerinde durdukları, yaşamın güçlükleri karşısında bireyin ayakta kalabilmesinin de ilerisine geçerek, sürekli kazanan taraf olma becerisi gösterebilmenin desteğini ve ipuçlarını vermektir. Ancak ruhsal (!) destekli bu kişilik veya davranış düzeltmeleri ile kazanılacak savaşta, asıl gösterilesi gereken benliğin (nefsin) eğitilmesine dönük basit yaklaşımın göz ardı edilmiş olması, bilerek veya bilmeyerek yapılan temel aksaklıktan başka bir şey değildir. Öyle bile olsa insanın ezilmiş hali, kendini içe kapaması, çıkış yolu bulamaması, gibi sorunlar bertaraf edilebilmekte, hatta mücadele azmi içine girmesi sağlanabilmektedir.

Mücadele azminin duyulması ne pahasına olacaktır? Çevrenin, diğer insanların ve hatta yakınlarının görebilecekleri zarar pahasına mı? Savaş ne pahasına verilecektir? Bu gibi soruların hedefi insanı tekrar kendi içine kapamak değil, atılacak adımları insanın temel çizgisinde kalarak belirlemesi içindir.

Aslında insanın kendi iç beninde verdiği savaş gerçek savaştır. İnsanı yaşamında açtığı en büyük cephe kendi içindeki cephedir. Eğer işin içinde bir şeytanlık varsa, o halde onun görevi aşırılığa kaçmaya meyilli insanın benliğini ayartmaktır. Ters tarafta bir cazibe yaratmaktır. Cazibenin doğallığında insanı ters tarafa çekmektir. Ters istikamet doğal bir çatışmayı zorunlu kılsa dahi insan için artık bunu bir çıkmaz haline getirmektedir. O her ne ise amacı dünyada bir şey imar etmek değildir. İnsanın ebedi yaşamda yolunu az da olsa saptırmaktır. Yani kazanımı maddi ve kısa süreli değildir. Savaşları insan yapar, kaleleri insan inşa eder, sanal savaşın neferleri bile insandır. Ölenler, yararlananlar ve puan toplayanlar insandır. Hasta olan ve tedavi görenler de insandır. Zamanını kötü kullanan, yanlış işlere değer veren hep insandır. Üstelik çoğu kez doğru yaptığını zannederek!

İnsanın kendi içindeki savaşın bu noktadaki cephesi ruhu ile benliği üzerinde kuruludur. Bu gerçek cepheyi göremeyenlerin zahiri bir savaşa nefer olması kadar doğal bir olgu da yoktur. Dahası “benim öyle bir cephem ve düşmanın olamaz” diyenler bile çoktur. İnkârcı bir toplumun kendine ve çıkarına inşa ettiği düşünsel düzlemdeki cephe kurucu rolü, işletme becerisi ve diğerlerini neferleştirmedeki kurnazlığı asla gözden uzak tutulmamalıdır. Bu tarafın dünyaya ait içinden çıkılmaz hale getirdiği sarmallar, yaşamın gerçeği olup çıkmıştır. Hatta doğaya bile bir cephe açılmıştır. Bu kaçınılmaz mücadelede işin sorumluları çaresizliğini görünmez kılmak için sahte cepheler açma peşinde koşmayı yeğlemektedirler. Üstelik bu gidilen yolu sahiplendirmek için ayrıca bir çaba sarfetmeye de gerek duyulmamaktadır. İnsanlar o kadar hızlı gelişen bir teknoloji ve bilgi yumağının çekim kuvveti içine sokulmuştur ki, bir nevi körlük etkisi gelişmiştir.

Batı Kültürü’nün Yanlışları

Bu yapıyla inşa edilen modelin içindeki kaybedilen cephe benliğin esir edilmesi mücadelesidir. İnsanın kendine özgü tanımının gereği olarak var olan benliği (nefsi) tüm iç dünyasına “ruh”[ii] diye tanıtan Batı tarafından insan “cephesizleştirilme” yoluna sokulmuş, bir anlamda esas düşmanın savaşında dik durması gereken benlikler boyun eğdirilmiştir. Böylelikle nefse karşı idrak ile işlev görecek yol gösterici işlevler insanın iç dünyasında muhatap bulamaz hale gelmiştir. Mücadele edilecek ve cephe kuracak ortam sulandırılmıştır. Buradaki kayıp tartışmasız insana aittir. İnsan için ikaz basitçe; kazanan taraf olmak için kendini koru, esas düşmanını unutma, nefsini eğit şeklindedir.

Eğer bir birey veya toplum yanlışta ısrar ediyorsa onun geleceğinin bedelini de kendi karşılayacaktır. İyilik varsa kendinden, kötülük olacaksa yine kendinden olacaktır. Kitabımızda bu içerik üzerinde duracağımızdan biraz açmak isterim. Bireylerin kendi nefislerindeki yapı bizim için önemlidir. Özellikle doğru inançtaki toplumlar dışındakilerin bu hassasiyeti görmezden gelmeleri yönündeki eksiğe dikkat çekmekte yarar vardır. Cephe savaşı nefis içindeki muhakeme sürecinde ve ruh ile nefis (benlik) arasında yaşanmaktadır. Toplumu bireyler oluşturur. Toplumun toplam iradesi ile meydana gelen kararlar ve seçimler, o toplumun sorumluluğunu ortaya koyar ve bundan kaçılmaz.  Bireylerin olduğu kadar toplumların da sorumluluk için muhatap görülmesi dikkate alınırsa, teknik açılardan genetik kadar epigenetiğin de incelenmesini ortaya koymaktadır. Diğer yandan ise “o tür toplum, bu tür toplum…” ayrımları için “öyle de olur, böyle de olur…” bağlamındaki her şeyi kabul eden türden yaklaşımların sonuçta neye sebep olacağını anlamakta gecikilmemelidir. Eğer yanlışı isteyen varsa yanlışta ilerleyecek, doğruyu isteyen ise doğruda ilerleyecektir. Bu birey için de toplum için de böyledir.

Batı kültürü ikinci bir yanlışa daha düştü. Hatta takipçileri de aynı hatayı tekrarladı. İnanç sistemlerinde benzer örneklerine rastlandığı üzere kaderciliği bir iktidar kazanımı gibi gördü. Homeros, tanrıları Zeus’un dünyayı yönlendirdiğini ifade ederken insanların buna boyun eğmelerinden başka bir şey olamayacağını söylüyordu. Stoa Okulu’ndan Licius Seneca, kaderin kaçınılmaz şekilde insanoğlunu yönettiğinden söz eder.  Roma İmparatorları ve Yunan felsefecileri halkın kaderinin yöneticilerde olduğunu vurguladılar. Tarsuslu Pavlus, yöneticilere karşı çıkanın tanrının kaderine karşı çıkacağını bile söyledi. Bütün bunlar savaşı baştan kabul etmek değil de nedir?

Bu yaklaşımın tutar tarafının olmadığını gören aydınların Batı için inşa ettikleri kendilerince özgür iradeye dayalı bir yaşam felsefesi ve bunun devamı olarak gelişen siyaset, hukuk, ekonomi, bilim ve teknoloji gibi alanlar kadere inanmamayı, insanın kaderinin kendi elinde olduğunu ifade etmektedir. Evet! Gerçek de budur. İradeli insanın kaderi kendi elindedir. Geleceğini yapıp ettikleriyle inşa edecektir. Yaptıkları ve yapacakları için gerekli olan her şey vardır. İnsan işin başında Batı’nın söylediği gibi günahkâr değildir, günahkârlığı kendi seçer. İnsan katil değildir, katil olmaya doğru sürüklenişin dünya ölçeğinde açıklamaları vardır. Sürükleniş içinde genetiğin, epigenetiğin dahi etkisi vardır. Ama hepsi yaşamın içindedir. Anne ve baba dâhil olmak üzere, soyun geçmişinden geleceğine taşınan sorumluluklar vardır. Rastgele bir şey yoktur ama aslında her şey doğallık içinde cereyan eder. Şurası bir gerçektir. Doğruyu bulmak ancak bir sınavın olduğunu kabullenirsek anlam teşkil eder. Sınav yoksa doğruya da ihtiyaç yoktur; zaten Batı felsefesi “doğru-yanlış” tanımına bu bağlamda yaklaşır.

Yapmacık sebeplere veya gereksiz bir çıkarcılığa dayandırılarak, gerçek düşmanı görmezden gelerek, insanın kendi içinde ve dışında verdiği beyhude savaşa başka ne denebilir ki? Hatta sanal âlemin üzerinden bile yürütülen sinsi yöntemlerle insanların köleleştirilmesini görerek söylenebilecek çaresizliği tarif etmek için “yapmacık” ifadesi bile az geliyor, değil mi?

Sanal Bir Savaş

XXI. Yüzyıl insanlığa savaşlarla yaşamanın ve maddi çıkarla düzen kurmanın pratiğini gösterdi. Beğenilse de beğenilmese de serbest piyasa ile yönetilen liberal demokratik bir kapitalist düzen dünyaya önemli ölçüde hâkim oldu. XXI. Yüzyıla gelindiğinde aynı değerlerin üzerine sanal yaşam ve buna bağlı sanal savaş ortaya çıktı. Buradaki sanal savaş nedir? Bu yüzyılın insanlığa armağanı olan sanal savaş gereçlerinin insanın iç ve dış cephesinde yoğun şekilde kullanılması ile bilginin akıl almaz bir yaygınlıkla kullanılır olması ve iradelerin ortaya konmasında sanallığın temel bir öğe olması tarzına “sanal ortam” diyelim. Bireylerin ve toplumun bu ortam içinde iç dünyalarındaki çelişkinin derinleşmesi, karar verirken yanlış yaptıklarının dahi farkında olamamaları, buna karşılık baskın konumdakilerin bu ortamdan fazlasıyla yararlanabilecek güçte olması, çıkarları yönetmeleri ve insanlığı sürüklemesi hadisesidir. Bunun içinde insanın bir meta olarak görülmesini hedefleyen bu cephede bolca yazılım ve dijital gereçler kullanılmaktadır. İnsanların beyinleri yapay bir bakış açısıyla işlemektedir. Haz alma işi bile sanal yönetim fonksiyonlarının bir ucu olmaktadır.

Sanal savaşta cephe tam da bilinmezliklerin, örtülü işlerin ve çirkinliklerin kullanıldığı bir özelliğe sahiptir. Bu bakış açısıyla cepheye insanı yanlışa çağıran faktörlerin sızması haliyle kolaydır. Korkaklar, hainler dahi bu savaşın bir neferi olur, kendini kral ilan edebilir. Zaten oynanan oyunlarla etrafta bol miktarda kral oluştu. Ama onları yanlış oyunlarla sürükleyenlerin asıl kral olma işi oynayanların umurunda dahi değil!

Örneğin siz sosyal ve iş dünyanızda vazgeçilmez olan yoğun haberleşme ortamında elektronik postanıza bakmadan adım atamaz oldunuz. Arkadaşınızla örneğin “elma” konusunda yazışıyorsunuz. Yazarken ekranın yan tarafında istemediğiniz halde bütün elma firmalarının listelenir olması belki bir kolaylık, belki de zararsız gibi görülebilir. Ama sizin yazdıklarınızın içerikleri ve eşleşmeleri ile ilgilenenler olduğu aşikârdır. Bilgiye ulaşmanızı kolaylaştırmak amacı dışında, birilerinin ilgi alanlarınıza paralellik sağlayarak bir şeylere ihtiyaç duymanızı bile organize etmeye çaba sarfetmeleri, fazla saldırganlık değil mi?

Bu çabalara küresel ölçekte bakıldığında arz ve talebi artıran, buna kaynak bulan düzenekler bağlamındaki her “gel-gel” veya “kazan-kazan” anonsu, sizce çok masum bir çaba mı? Doğal olarak bu arada satışlar ve üretim artmakta, diğer sektörler de nasiplenmekte; ortaya ekonomik büyüklükler çıkmaktadır. Adına “zenginleştim!” denen bir avuntu kolaylığı içine girilmektedir. Görece olarak herkes zengin ve mutlu olmaktadır. Ama gelecekte ne insana ne de çevreye olacaklar yeterince önemsenmemektedir. Hiç değilse bu yargı bana göre böyledir.

Binlerce yıldır savaş alanlarına inşa edilen cepheler yine insan eliyle gerçekleştirdiği bilim ve teknoloji sayesinde var oldu. Mutlaka yararlı tarafları oldu. Ama zararı, başta insan olmak üzere nesiller boyu diğer canlı türlerine ve hesabını yapmakta sarfı nazar ettiğimiz ev sahibi kürede oldu. Benzer mantıkla bakıldığında sanal dünyanın kurulan cepheleri ile insanların mana düzleminde patlayan ateşli silahlar ve kimyasal atıklar benzeri etkiler görülecektir. İnsanoğlu sanallığının getirdiği sinsice gelişen bu etkileri anlamlandıramadan koflaşacağa benziyor.

O halde koflaşmayacak bir iç benin anlamını aramak gerekmektedir. Sağlam temellerle inşa edilmesi gereken bir iç ben cephesi vardır. İçindeki savaşı kazanamayıp dışarıdakilere müdahale etme eğilimindekilerin yaşama bakışları teslimiyetçi, korkak ve kölelik değil de nedir?

Çatışma Kültürü

Dış cephede konuşulanlar o kadar çok ve sistematik bir yapıdadır ki; stratejik, operatif, taktik; taarruz, savunma, vs kavramlarla doldurulmuştur. Egemenlik alanlarının çizildiği yerler de harita üzerleri olmuştur. Haritalarda yaşamsal bilgiler de yer alır, çizili oklarla gösterilen yakıp yıkılacak yerler de. İnsan eliyle yok edilecek canlar… Bu kendi kültürünü meydana getirmiştir. Adı da çatışma kültürüdür. Adolf Hitler gibi resme büyük pencereden baktıklarını sananlar ve cepheler inşa edip yıkanlar strateji erbaplarıdır. Aslında onlar çıkarcılığın resmini “büyük resim” diye duvara asanlardır. Duvardakinin gerçekliğine kendilerini bağlayıp himayesine girerler. İşin garibi de budur. Bu kültür durmak bilmez bir zulüm ayini içindeymiş gibi yaşar.

Çatışma kültürü oluşturmak isteyenlerin amacının daha fazla yönetilebilir bir toplum kılmak olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Çatışılsın ki onlara “bakın siz kendinizi idare edemiyorsunuz, biz de size bu yardımı yapacağız” türünden bir yaklaşımla yanaşıldığı çok belirgindir. Hatta bu kültürün devamı olarak sindirilmiş kişiliklerin oluşması gerçekleştirilir. Bu işin ucu alış-veriş için çağrılara boyun eğen kitlelerin oluşturulmasına kadar giden bir sürecin yönetilmesi sağlanır.

Anlaşma sağlayacak dağarcığı dahi olmayan öğrenim görmüş ama eğitim görmemiş kitlelerin sürekli çatışmacı bir üslubu tercih etmeleri hiç de sürpriz değildir. Zira ileride de görüleceği üzere, cepheyi sıkıştıran faktörlerin hazırladığı ortamda ayakta kalabilmek için birey sürekli çatışmaya meyillidir. Bu istenmeyen, kaçınılmaz bir dışavurum yapısı oluşturur.

Muharebe Alanı

Muharebe alanı çatışmanın gerçekleştiği yerdir. Cephenin merkezi, önü ve az gerisi, yani temas hattının sıcak işlerinin döndüğü, geri bölgesini de kapsayan kısmıdır. Karşı karşıya kalınan durum ve şartlarla ilgili doğru ve hızlı okuma işi bir üstünlük ve bir liderlik işidir. İşte bu noktada taktik belirleme işi yapılır. Kendinin üstün ve zayıf taraflarını çok iyi bilmek, kendini kandırmamak işin birinci basamağıdır. İkincisi ise karşı tarafı bilmektir. Karşı tarafı iyi bilmek, abartmamak ve küçümsememek çok önemlidir. Karşı tarafın hassas ve zayıf taraflarını iyi okumak gerekir ve yapılacak iş bellidir: Karşı tarafın istismar edilebilecek yönlerini tespit etmek ve buralardan saldırmak.

İstismar yerleri neresi? İstismar edilecek yerleri bulmak kadar yaratmak da önemlidir. İstismarı yaratmak için çok boyutlu bakış gerekir. Karşı tarafın kendine ait düşüncesinde bile görmek istemediği, görmeye lüzum duymadığı her yön ele alınır.

İstismar zemini her an vardır. İstismarcılar çıkarcılarla birbirinden beslenir. Kazanmak için her şeyin mubah sayılması gibi bir şeydir. Ama işin özünde istismar yeteri kadar derin düşünememekten ileri gelir. Tüm gerçekleri bildiğini ve hesaba kattığını zannedenler aslında yeteri kadar bilinçli değillerdir.

Ya kasten istismar ederler ya da daha büyük bir istismarın aleti olurlar. Büyüklük ne kadar güçlü ise o kadar kapsayıcı ve baskındır. İçinden çıkılmaz haller için zemin buna göre hazırlanır. Sinsice oluşturulan, sanki yararlıymış gibi görülen her adım büyür ve daha sonra geri dönülemez bir hal alır. Kabul etme, boyun eğme veya çaresiz bir görünümle istismarın sarmalı içinde kalınabilir. Bu sarmal zulümle özdeşleşir. Artık “zulme hizmet” başlar!

Neferler

Cephede savaşacak neferlere ihtiyaç vardır. Ne kadar büyük düşünürseniz düşünün, uğrunda seve seve hayatını feda edecek kimseler yoksa cephe yaratmak ne işe yarar ki? Yaratılmış cephelerde değil kazanmak, tutunmak bile mümkün olmaz. Neferler yaratılır. Her bir sebeple neferler kümeler haline getirilir. Eğitilir ve hazırlanır. Bunların içinde şanlı sebeplerle yan yana gelmişlikler vardır ki çoğunlukla bilinen değerleri taşır: Vatan, ırz, namus, inanç, egemene başkaldırma, bağımsız olma, özgür olma, para kazanma…

Dış cephedeki savaşın neferlerini yaratmak için müracaat edilen yer insanların iç cepheleridir. İç cephelerinde uyandırılan inanışlar insanı nefer yapar. Bu inanışların aklı ve vicdanı olan bireydeki tezahürü ikna etme ile ilgilidir. İnsan ya kendi kendini ikna eder ya etki altında kalır ya da baskı ile boyun eğdirilir. Etki altında kalanların akılları eksik ve vicdanları basıktır. Baskıya maruz olanlar belki de cesur olanlardır. Fırsat bulsalar doğru tarafa geçiş yapacaklardır. Ancak insanın kendini ikna etmesi tam bir iç cephe olayı ile ilişkilidir. Vicdan üstün bir halde ise akıl, vicdansız bir adımı hesaplamaz. Dış cephede vicdan sahibi olarak bulunan bir kahraman düşmanına bile asla insanlık dışı davranış göstermez. Mertlik kavramı vicdanla taçlandırılırsa anlam kazanır. Nefer olanlar bunu bilmelidirler.

Zamanımızın savaşlarından olan sanal savaş alanında yürütülen işlerde nefer olanlara bir bakın! Akla vesvese pompalayan sistemin yöntemini tatbik eden bu sözde savaşçıların vicdanlarındaki sahteliği görmek zor değildir. Yapılan iş örtülü işlerdir. Örtülü ve fırsatçı! Böyle bir savaşta olan bir neferin kahraman olması, mertçe davranması söz konusu olabilir mi?

Bazen önemli bir değer uğrunda olunduğu zannedilip bir balonun peşinde gidenlerden de bahsetmek söz konusudur: Balon patlar, değerler söner. Zamanın içinde kullanılıyor olmak da vardır işin doğasında. Kullanılmamak, uzun menzilli düşünmektir.

Bazıları da paralı askerdir. Taşıdığı değer; zamanı, zemini ve şekli tarif edilmiş cephelerde, belli bir maddi kazanç için neferlik yapmayı kabul eder. Zalimin kılıcı olmak, böyle bir şeydir. Savaş kendini ortaya koyarak yapılan bir şeydir. Sonunda ölmek veya öldürmek; kazanmak veya kaybetmek vardır. Başkasınınkini kullanarak kazanılmış bir savaşta inanılan şey nedir? Maddi çıkar mı? Zaten böyle bir savaşta iç bendeki cephe hiç olmamıştır.

Yine dikkat çekmek gerekir ki, çıkar için savaşmak sadece maddi kazanımlara dayalı bir şey olmaktan çıkmış gibi görülmektedir. Örneğin günümüzün bilgisayar korsanları çıkara değil, başarmaya meyillidir ve anonim çalışırlar, şeklinde tarif edilir. Yani başkaları ile birleşerek iş yaparlar. Bugünkü haliyle kendini bir anonim grubun içinde görenlere bir bakın. Yasadışılığın gerekli görüldüğü bir savaşı baştan kabul etmiş, meşru yaşama saldırıyı bir amaç görmeye yönelmişlerdir. Buna benzer mantıklar gelişmektedir. Savaş mantığı kendini tatmine, birileri ile ortak suç işlemeye ve değersizleşmesini istedikleri bir maddi yapıyla alay etmeye yönelmektedirler. Aslına bakarsanız, bu maddi kazanca muhalif gibi bir yöntemdir. Bu yapıda değerlendirilirse, ileride maddi çıkarcıların bahse konu yapıları maniple etmeyeceğini kim söyleyebilir? Yani sonuçta iş döner dolaşır yine maddi çıkara kapılarını açar da kimsenin haberi olmaz.

Benzer anonim örgütlenmeler sadece bilgisayar korsanlığında değil başka ortamlarda da görülebilir. Yasa dışı yollara başvurmak, bilgi çalmak, bir güç odağının kullanımına vermek ve medyayı kullanmak da anonim tarzı bir örgütlenmedir. Buranın neferleri de kendilerine bir baksınlar. Nefisleri ne durumdadır? Kaçak güreşenlerin yöntemi onları başarmaya ittikçe kendilerini güvende mi hissetmektedirler?

Neferlik için en belirgin ayrım ikna edilme eşiği ile tarif edilir. Her kişinin ve her toplumun eşiği farklıdır. Hassas değerler üzerine inşa edilen istismar tuzakları bir kişi veya toplumu bir silaha rahatlıkla dönüştürebilir.

Günümüzde cepheler değişti. Sanal cepheler var artık. Sanal zemin üzerine inşa edilmiş cephelerdir bunlar. Yani, bazıları sıcak ortamında, masasında oturup kahvesini yudumlarken neferlik yapabiliyor. Onlar çoğunlukla kendilerini tatmin ediyor görünse de zararları masum insanlara ve toplumlara dokunuyor. Sinsi olan her ne ise iç bene hükmeden yanlış tarafın yöntemidir. Değil mi? Bu tür neferler kimin gönüllü veya paralı neferi ise asıl onu söylemeliler. Neferler için en zararlı hal maşa olmaktır. Önceleri maşa olunup ölüme gitmek kâr-zarar noktasında belirgin bir muhasebeyi gerektiriyordu ve mümkünse maşa olmaktan sakınılabiliyordu. Ama sanal piyasa insanları tatmin uğruna bile kullanabildiğinden, nefer olma eşiğinin mantığı da değişti. Aslında korkaklar bile nefer oldu çıktı.

Yumuşak Güç[iii]

Üzerinden mermi geçmeyenlerin veya kılıcın soğukluğunu hissetmeyenlerin cephe hakkında bazı değerlendirmeleri sağlıklı yapması mümkün değildir. Ama bu “yumuşak güç” savaşının cephelerindeki insanların hali gösteriyor ki, onursuzluk ve korkaklık prim yapmaktadır. Çünkü bunlara “sen de varsın” diye bir istismar yöneticileri hükmetmektedir. Zavallıların imal edilip piyasaya nefer olarak salınmaları ve bunların görünmez elbiselerle cephede gezinmeleri sivil toplumun getirdiği çıkmaz bir cepheden başka bir şey değildir.

Bugün karşı karşıya kalınan sisteme dayalı kriz, yani küresel kapitalist kilitlenme bazı yazarlara göre daha 45-50 yıl sürecek değerdedir. O halde dışarıda olup biten gelişmelerin baskısına bağlı olarak insanı içine kapatan ve zevk alırken sinsi yolları tatbik eden bir yaşamın devam edeceğini söyleyebiliriz. Ya sonra? Sonrası bu yapının üzerine inşa edilecek daha karmaşık, içinden çıkılamaz ve geri dönülemez ama bir o kadar da insana ne yapacağını söyleyen bir sistem olur çıkar. “Sorgulama, sen sadece yap!” sistemi olabilir.

Sorgulamayan insan iradesinden yana yara almış demektir. Kötü tarafın istediği insanın iradesini kırmak ve olabildiğince yapmacık düzlemlerde insanı kendi yolunda tutmaktır. Yapmacıklık dünyanın zevkleri ile bezenir. Görünürdür ama aslında kısa süreli ve geçicidir. Bu kendine dayalı hunharca bir savaş oluşumunu da ortaya koyar. İnsan savaşır, eninde sonunda muzaffer olacağını zanneder. Ama hesaba katmadığı şudur: Zaten amaçladığı iş bütünüyle yapay gerekçelere dayalıdır; geçicidir ve asla kendi zaferine ait değildir. O halde bu yapmacıklık süre içinde sanallıkla da buluşur ve işini kolaylar. Zira sanallık yapaylığa çanak açar niteliktedir. Yapmacık savaşın içinde olanları tarif etmek eninde sonunda mümkün olur. Dışında olanlar var mı?

Savaşı Alkışlamak

Bir savaşı alkışlamak da ne demek? Alkış tutanlar savaşın içindeler mi, dışındalar mı? Aslında insanoğlunun, küçük büyük, uzak veya yakın bir yerde açılan cephede yapmakta olduğu savaşın dışında kalmak diye bir şey yoktur. Dünya insanoğlunun mekânıdır ve savaş da, yeri nerede olursa olsun, insanoğluna fatura keser. İnsanoğlunun yapmacık bile olsa girdiği savaşlarda tüm insanlık işin içindedir. Dışında kalıyor görünmek de yapmacıklığın tarifi içindedir. Nasıl dışında olunabilir ki? Soluduğu hava bile bozuluyor, kıymetli cevherleri yok yere dökülüyor; iyi yapılacak birçok şey varken kötü yapılıyor ve tüketiliyor ise! Bir de bunun nesillere yüklediği korku, vahşet, baskı gibi görünmeyen etkileri var; hatta bu olumsuzlukları bertaraf etmek için türetilmiş aşırı tatmin olma hissi ve teslimiyetçilik güdüsünün gelişimi var…

Savaşları alkışlayanlar kimler? İnsanı gerçek savaşında birbirine tutuşturan, kendi neslinden, cinsinden kanı akmayan, amacına ulaşan, sinsi şekilde geri planda kalarak avucunu ovuşturan kötü taraftır. Görülen alkışçılar kimler? Onlar da ancak ve ancak kötü tarafın uşaklarıdır. Zannederler ki kendileri bu işin dışındalar. Ama öyle değillerdir. Onların da sorumlulukları vardır. Zira gerçek düşmanı görememiş ve akan insan kanını veya kırılan insan onurunu savunamamışlardır.

Yan Etki

İnsanoğlu için verilenler gökteki yıldızda, küreyi çevreleyen gazlara, küredeki su, toprak, bilinen bilinmeyen zenginlikteki varlıklar, zamandan bilgi atmosferine uzanan geniş bir yelpazeyi kapsar. Kıymet bilmek, önce kendini bilmektir. Zira insana verilen en önemli değer iradedir. İrade seçim yapabilme kabiliyetiyle kendini gösterir. Bunun için insanın içinde benlik ve ruh vardır. Benlik ve ruh cephesinde kurulmuş barış iradenin doğru kullanılmasını gerektirir. Böylelikle insan dış savaşını neye ve ne şekilde yapacağını bilir. Dış savaşı kendi kontrolünde gerçekleştirir. Yapay bir savaşın oyuncağı konumuna düşmez.

Düşenler ne yapar? Önce kendine zarar verir. Diğer taraftan çevreye zarara verir. Zira çevre her şeyin içinde cereyan ettiği maddi yapıdır, sistemdir ve değer bilinmesi gereken bir nimettir. İnsanoğlunun “görmedim, fark edemedim, kıymetini bilemedim; affedersiniz!” diyeceği bayağılıkta bir olgu değildir çevre. Doğrudan veya dolaylı katledilmesine insan irade gösteremez. Ancak kendine verilen sınırlar içinde dengeleri ve uyumu gözeterek çevre kullanılır. Rastgele işler insana değil kötü tarafa hizmet eder.

Çevrenin zararı diye bir algı aslında göreceli olarak insanın zararını tarif eder. Çok yakın planda değilse bile az uzakta bir yerde çevrenin insanoğlunun başına çökmesi hali söz konusudur. Felaket tellallığı pek beğenilmez. Ama ciddi endişeler bilinmektedir. Kendini değilse bile, insanın gelecek neslini bu felaketler mutlaka yakalayacaktır.

Bizim “yan etki” (collateral damage) olarak tarif ettiğimiz konunun özünde yatan mantık şudur: İnsan bir yapmacık savaşın cephesinde savaştırılmakta ve meşgul edilmektedir. Bu meşguliyetin farkındalığı içinde veya dışında meydana gelen her türlü zararın oluşumu vasıtasıyla çevrede meydana gelen olumsuz gelişmeler yan etkiyi tarif eder.

Çevrenin dili farklıdır. Aniden yok oluş, zehirlenme, farklılaşma, çökme, vs şekillerde kendini ifade eder. İnsan gibi çok konuşup her defasında işi oraya buraya çekerek ortalığı anlaşılmaz hale getirme gibi bir işlevi yoktur. Ama insanın çok konuşmasına benzer şekilde çok arayış göstermesinin bedelini birileri veya bir şeyler çeker durur. Ya insan bunu anlık tepki olarak algılar ya da zaman içinde görür. Kendi değilse bile geleceği görür. Örneğin dere yatağına ev yapmak Türkiye’de çokça başvurulan bir iştir. Kazanç, hazırcılık, çıkarcılık, kolaycılık; ne derseniz deyin, sonuçta ortaya çıkan tepki sel felaketi ile kendini gösterir. Canlar gider ve tedbir konuşmaları başlar; o der ben yapmadım, bu der şu yaptı… Mağdurlara üç beş kuruş verip unutması sağlanır ve gerçekten zamanla unutma hadisesi gerçekleşir. İnsanoğlu ne de çabuk unutuyor, değil mi?

Mağdur

İnsanoğlunun içine sokulduğu bu yapmacık savaşın içinde masum var mıdır? Masumları ayrıca incelemek gerekir. Çok yönlü bir konudur. Ama kısaca söyleyelim, herkes bir şekilde mağdurdur! İnsanoğlunun nefsinin şımarıklığıyla ve kendi eliyle yaptıklarını “ben yapmadım, o yaptı” demek, yanlış olur. Zira aynı gemide, aynı sahnede olan insanoğlu bir sınav veriyor. Nesiller boyu aktarılan bazı yanlışlar ile şimdi karşı karşıya kalınan olumsuzluk dahi bir mağduriyet olgusu ifade eder. Örneğin para ile bu denli oynamayı bir meziyet haline getiren insanoğlu gelsin şimdi de yönetimsel köklü değişiklikleri becersin. Gelsin şimdi de insanoğlu sanal yaşamı tersine çevirsin. Mümkün mü? Zaten işin içinden çıkılmaz hale getirilmiş olmasını planlayan insanoğlunun görebileceği menzilin dışına kadar da çıkmış olabilir; o da en büyük düşman İblis ile açıklanabilir. Burada kötü tarafa bakıp “Âdem mağdur” demek çok yanlıştır! Âdem de verilen her değere, ölçüye ve hatta nefsine karşı sorumludur. Sorumluluk alanında mağduriyet olmaz. Olan şudur; örneğin benim hiç suçum yokken havası pis bir şehri solumak zorunda kalmam! Eğer bunu benim atalarım yanlış yaparak düşünmeden imar etti ise, ben de bu vebale dâhil edilmişliğin çaresizliğiyle yaşamak veya mücadele etmek zorunda kalacağım demektir. Böylelikle önce iç benimdeki mağduriyeti anlayıp bir çıkış yolu bulmam, atalarımın istikametinin yanlışlığını kavramam, doğru yolda kararlılık göstermem ve iç benimi güçlendirmem gerekir ki; dış benimin yapacağı savaş için hazırlıklı olabileyim.

Sonuç olarak şunu söylemeliyiz: Muttaki sorunlarını barışçıl olarak halledebilen, sorumluluk sahibi, yararlı işler üreten, ahlaklı insandır. Savaş bunun içine hangi durumda girer ve zorunluluk olur?

 

 


[i] Gürsel Tokmakoğlu, Cephe, İz Yayınları, İstanbul, 2013.

[ii] Batı literatüründe değişik dönemlerde ve değişik bağlamlarla ruha çeşitli türevleriyle; geist, tin, soul, töz, psike, cogito, essence, daisen, vs denmiştir.

[iii] Bu terim Joseph S. Nye tarafından ortaya atılmıştır. Joseph S. Nye, Yumuşak Güç, Dünya Siyasetinde Başarının Yolu, Elips Kitap, çev. Rayhan İnan Aydın, Ankara, 2005.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

DİĞER YAZI

İrenizme Duyulan İhtiyaç

Kültür 'ın son yazıları

Arsızlaşmak

Toplumsal zehirlenme konusunu basit gibi görünen arsızlaşmak konusu ile açıklayalım. Konu malumumuz, ama bu bakış açısıyla

Dâhi Lider Atatürk

İçimden geldiği gibi yazayım, bir 10 Kasım sabahı neler geliyor aklımıza, Atatürk hakkında. Lider olunmaz, şartlar

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız