tarihin-dogru-tarafi
Tarihin Doğru Tarafı

Tarihin Doğru Tarafı

Okuyucu

Güncel konuları irdeleyeceğiz. Konumuz küresel kurallarla bugünün Ortadoğusu olacak. Başka bir pencereden, tarih perspektifinden yaklaşarak konumuzu işleme imkanı bulacağız. Nedenleri daha belirginleştirerek tarihe dahil olacaklara küçük hatırlatmalarımız olacak.

Önceki dönemlerde tarih, temas edilenlerin ve ilgili olanların ölçüsünde yazılıyordu. Bizlerin bugün örneğin Türk tarihi diye okuduklarımız genellikle bu ölçüyle sınırlandırılmış ve biraz da kendimizi ortaya çıkaracak sonuçlarla ilgilidir. “Başka bir toplumun tarihi de yaklaşık öyledir,” diye düşünenler olabilir. Ancak özellikle Batı tarihi çok boyutlu ve askeri olduğu kadar, bilim, kültür, ekonomik gibi çeşitli konuları içerecek türden yazılıdır.

Zaman her şeyi değiştirdi. Küreselleşme olgusu tarih yazımında da değişiklik yarattı. Bilinen sınırlar bu alanda da kalktı. Aynı anda, hep beraber ve bütün bilgi kümeleri birlikte ele alınır oldu. Örneğin bugünün Türkiye tarihini yazacaklar not düşülen küresel değerlerin ve bilgilerin tümünün etkisinde kalacaklardır. Yarın bunu okuyanlar belki eskiden yapılabildiği gibi, kendini ön plana çıkaran tarihi sonuçları göremeyeceklerdir. Bu nedenle günümüzde devletlerin ve liderlerin not düşülen her bir olayda “doğru tarafta” kalmaları çok daha önemli olmaktadır.

Zulüm, baskı, insan onurunu hiçe sayan ve daha pek çok dramatik tecrübeden çıkarılan dersler neler? Yaşanan anın çıkarımında; arzulamak, el uzatmak, fark etmek yeterli olabiliyor mu? Bugün memleket ahvalinde tarihin yanlış yüzünde ilerleyenler ile doğru tarafında direnenler arasındaki çizgiyi tam olarak açıklayabilecek birine rastladınız mı?

Retorik, edebiyat, nutuklar, sözcülerin basın konferansı ve daha pek çok prompter camına düşen metin durmuyor, bilincimize sürekli “evet/hayır” diyebileceğimiz türden fısıltılar taşıyor. Evet; insanlık bunu gerektirir, romantik bile olsa savunulacak bu!.. Hayır; bu durumda gerekenin yapıldığından emin şekilde titiz adımlar atılmalı, acı da olsa göz yumulacak bu!..

Yakın zamanda dünya Libya tecrübesini yaşadı. Kaddafi ve post-Kaddafi Libya sahnesini gördü. Bugün Esad tecrübesini yaşıyor. Herkes bir şeyler söylüyor, bir şeyler yapıyor. Failler gizli veya açık çalışıyor. Sonuçlar doğal durum gibi yaşama dekor oluşturuyor. Liderlerin derinlikli olan politik tavırları veya olmayan vizyonları halkları sürekli aldatıyor. Halk, kafası karışık, tarihin tecrübesi içinde gününü geçiriyor. Asıl tecrübeler bu şekilde mi oluşuyor? Tecrübeliler çoğunlukla ortamda konuşulan ideallerle mi ellerini yıkıyor? Sözcükler niyet ve nefret arasında gidip gelen bir tenis topu gibiler. Tarih Suriye’yi ne yazacak acaba? Post-Esad döneminin Libya’dan farkı ne olacak? Bırakın onu, tarih Suriye’den mi bahsedecek, Türkiye’den mi veya bir başka yerden mi?

Bu ortamda Amerika çok komplike bir tarih yazıyor, fark ediliyor mu bilmem. Ama şurası açık, Türkiye bu süreci eski alışkanlıklarla bir hayli duygusal okuyor. Adeta tarihe yazılanlardaki belirsizliklerin kaynağı kendisi oluyor. Daha yazılacaklar çok. Tarih, Türkiye’nin “evet” dedikleri ile değil, Batı’nın “hayır” dediklerinden müteşekkil olacak görünüyor. Sizce liderler bu durumun farkındalar mı?

Örneğin olası bir yaklaşımla konuyu açıklamaya çalışalım. CIA şefi David Petraeus 2012 yazında “tarihi hızlandırmak” için adeta bölgemizde mekik dokuyor. Ortadoğu’daki “ılımlı” olan her dokuya görevler veriyor. Suudi Prens Bandar bin Sultan, değişik ülkelerdeki diğer Arap şefleri ve Suriyeli muhaliflerin temsilcileri…

Türkiye de işin içinde mi? Türkiye tarihi hızlandırma sürecinde kendini hakkaniyetli bir yerde gördü mü? Bu soru acımasız değil, cevap acımasız; hani o en baştaki insanlığın ahlaki temennilerini somutlaştıran cinsten.

Biliyor musunuz? Petraeus’un teklifinden sonra, Libya dahil onca tecrübeye rağmen Barack H. Obama, “Tarihi hızlandırma hakkını kendimde bulmuyorum,” cevabını verdi. Obama, “Bu bahsettiğin ve görüştüğün insanlar iyi mi, kötü mü? Planını bu insanlar üzerine geliştirmişsin. Kendinden emin olman önemli değil, Amerikan halkı için cevap ver, onları ne kadar tanıyorsun? Amerika burada kötü ile iyiyi ayırt edebilecek neyi biliyor?” diye sordu. Oldukça “ahlaki” ve “mantıklı” bir yaklaşım değil mi?

Asıl kafasında olan soru Ortadoğu’daki İran’ın pozisyonuydu. Onunla geliştirilen barış görüşmelerine zarar gelsin istemiyordu. Petraeus’a, “Eğer eminseniz yapın, ama yavaş hareket edin, İran ile işimiz bitsin, bana zaman kazandır,” dedi. Neticede Küba ile tarihi sorunlarını çözmüş, İsrail-Filistin anlaşmazlığı konusunda önemli merhaleleri kat etmiş bir Amerika, İran ile de nükleer ve barış temelli bir anlaşmayı imzalayacaktı.

Türkiye’deki liderler, asıl meselenin Batı dünyasının İran ile barışması gerektiğinin Suriye’den daha öncelikli olduğunu biliyor muydu dersiniz? Yoksa kendi öncelikleri ile olayları bir fırsat olarak mı görmüştü. Hani retorik, haklılık, gazetelerde köşe yazarlarının dillendirdikleri, televizyonlarda en önemli bilgiyi veriyormuş edasıyla aktarılanlar, camilerdeki hutbelerde söyletilenler nerede? İnsanlık bunları mı bekliyordu? Tarih, yalın şekliyle, “Zulmeden cezasını alır,” türünden yaklaşımları mı yazacaktı? Amerika kendi halkı kadar Batı dünyası için olabildiğince “rasyonel” düşünmeye gayret ederken, Türkiye kendi halkı ve sözünü ettiği insanlık onuru için rasyonel neyi elinde tutuyordu? Yoksa tarihin kendine gösterdiği görüntüler karşısında sadece duygusal bir yaklaşımla mı hareket ediyordu? Ama asıl soru şu: Türkiye kendi tarihini yazarken veya okurken; örneğin, CIA’nın planlarının veya Amerikan demokrasisindeki Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin politikalarının hazırlanması süreçlerinde ne kadar işin içinde olabildi ki? Bunu bilebiliyor mu? Yoksa bütün bildiği kendine aktarılan kadar mı?

Ve tarih sahnesine IŞİD (ISIS) kondu. Haydi bakalım!.. Elde rasyonel olunabilecek pek çok dış politika konusu varken, aniden dünya başka planların sinsice sürüklediği bir sayfayı açıverdi. Obama’nın Suriye planına daha sıcak bakması için bu yapılan hayati bir hamle miydi? Peki, bırakalım Obama’yı, Türkiye bunu bekliyor muydu? Planın içinde veya bir tarafında mıydı? Bunun cevabını bilen var mı? Tarih nasıl açıklayacak bu tür bilinmezlikleri? Tarih Diyanet İşleri Başkanlığı’nın IŞİD raporuna göre mi bilecek gerçekte “İslam tarihi” içinde ne olup bittiğini? Ancak bir gerçek vardı, Irak işgalinden sonra Ramadi ve Felluce’deki deneyimli eski askerler ve ele geçirdikleri Saddam’dan kalan silah depoları birden IŞİD’in ilerlemesinin ana motoru oluvermişlerdi. Motivasyonları sapkın-dini yorum ve cihadist, küreselleşmeye tepkili ve halifeliği temsil merakına dahil idi.

Bu tür sinsi hamleler rasyonel düşünceyi bozmak içindir. Bütün oyuncuların dikkatli olmasını gerektirir. Tarihi hamle yapma noktasında olanları yanlışa sürüklemek için bu bir zemindir. Tehlikeli bir zemin! Tecrübesi olmayanın eli ayağına dolaşır, çünkü kontrol kimdedir bilinmez.

Sonuçta IŞİD gibi bir küresel terör gerçeği insanlığı hedef almıştı ve kısa zaman içinde yeterince somut hale gelmişti. Diğerlerini göz önünden uzak tutmadan, IŞİD’e karşı da bölgede bir plan uygulanmalıydı. Amerika ve Türkiye, IŞİD’e karşı İncirlik Mutabakat metnini imzaladı. İran, Esad’a verdiği desteği iki katına çıkaracak şekilde Suriye’deki muhaliflerle savaşmak için Kudüs Gücü askerlerini bölgeye sevk etti. Aslına bakılırsa IŞİD’in doğrudan düşmanı olan Şii İran’ın bu kuvvetleri bölgeyi de iyi bildiklerinden ABD tarafından bile teşvik edilebilirler. Ama Amerika, Rusya ile işbirliği halinde olan İran’ın bölgedeki Esad’ı destekleme amaçlı bu müdahaleleri konusu ortadayken, IŞİD için İran ile el sıkışmayı düşünmemektedir. Bunun dışında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, eski Sovyetler Birliği’nin dışında Moskova’nın tek karakolunu kaybetmemek adına, Suriye ordusunu desteklemek için ilave tanklarını, uçaklarını, füzelerini ve gemilerini askeri üslerine gönderdi.

Esad üstündeki baskıyı hafifletmek için kötü yolları izleme kararı aldı. Ağustos 2012 ve Nisan 2013 arasında 5 kez, her ne kadar muhaliflere dese de aslında kendi halkına karşı kimyasal silah kullandı. Oyun bir kez daha değişti. Türkiye bunu kendi medyası içinde ve diplomatik platformlarda çok dile getirdi. Esad 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’da sarin gazı kullandı ve bir kerede yaklaşık 1500 kişinin ölümüne sebep oldu. Obama iyiden iyiye konuya önem verir oldu. Birleşmiş Milletler nezdinde diplomasi hamleleri başlatıldı, Çin ve Rusya ile görüşmeler yapıldı. Bu ülkeler Suriye’deki gelişmeler apaçık ortadayken Obama’dan yana tavır almadılar. Bu kez Obama, bazı Arap ve NATO ülkelerini ile temasını artırdı. Türkiye de aynı yolu izliyordu. Fransa ve İngiltere bir koalisyona katılmaya sıcak bakmaya başladılar. Durum çok boyutlu hale gelmişti. Tarih kendisi için bir kez daha önemli notlar almıştı. 13 Kasım 2015 tarihinde Paris’teki IŞİD saldırısı sonrası NATO ülkeleri ve bilhassa Fransa ile İngiltere için durum daha netleşecek bir hal alacaktı. Bu ülkeler küçümsenemez, çünkü daha önce bu bölgelerdeki tarih yazma süreçlerinde imkanlar bu ülkelerin elindeydi. Osmanlı’yı bu topraklarda bitiren Sykes-Picot ve Sevr diye bildiğimiz anlaşmaları hatırlayanlar vardır. Ve başka bir konu, bu arada 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye bir Rus uçağını Suriye sınırında düşürerek Obama’nın dikkatini daha fazla bölgeye çevirmesine sebep olacaktı. Bütün bunların üstüne 2 Aralık 2015 tarihinde San Bernardino’da IŞİD’in üslendiği terör saldırısında 14 Amerikalı hayatını kaybetti. Amerika’da “ılımlı” Demokratlar ile “sert” Cumhuriyetçiler bir kez daha karşı karşıya kaldılar. Tarih belki de bunların kendi arasındaki dengelere gebe olacak biçimde yazılmaktaydı.

Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca PYD Kürt Kanton bölgelerini ilan etti. Batı bunu tanıdı. “Türkiye, PYD ve IŞİD konusunda nerede duruyor?” Dünya bu soruyu sürekli sordu. En belirgin olay IŞİD’in 27 Haziran 2015 tarihinde kantonlar arasındaki halkayı birleştirmek için “stratejik mevki” denen Kobani’de Suriyeli Kürtlere saldırması ile ilgiliydi. Burada IŞİD saldırılarıyla 200’den fazla sivil Kürt ölmüştü. Söylenenlere göre, IŞİD saldırısına Türkiye tepki vermediği halde Amerika 2-3 bin IŞİD militanının ölümüne sebep olacak taarruzlarını gerçekleştirdi. Bu olay Türkiye’nin bir iç sorunu ve PKK ile uzantısı olan Kürtlerle ilgili çözüm odaklı yürüttüğü programın da sekteye uğramasına bir ölçüde sebep oldu. Amerikalı sözcüler IŞİD mücadelesinde PYD’ye destek verdiklerini açıkladılar. O dönemde bile Amerikalı sözcülere örneğin 20 soru soruluyorsa, bunlardan ancak bir tanesi PYD olabilirken, Türkiye’de bütün sorular PYD ile ilgili idi.

Rusya, Suriye’deki üslerini Eylül 2015’ten itibaren yoğun şekilde takviye ediyordu. Obama, Rusya’yı Ukrayna olayından itibaren dikkatle izlemekteydi, eski Sovyet refleksi ile hareket ettiklerini kabul etmekteydi. Buna karşılık, “Rusya ile savaş halinde değiliz,” diyordu. Sorunu tarihsel perspektifte “yumuşak güç” tedbirleri içinde çözmeyi hedeflemişti. Obama, Kongreden Ukrayna’ya bazı silah kalemlerinde yardım yapılması kanunlarını geçirdi. Amerika, Avrupa ile birlikte ekonomik ve ticari ambargo içerikli tedbirlere başvurdu. Dünyada petrol fiyatları olabildiğince düşürüldü ve Rusya’nın geliri azalmaya başladı. Bunun devamında Rusya ise Suriye’de açıkça Esad’a destek veriyorken, bir IŞİD’e, bir muhaliflere taarruzlar düzenleyerek, kendi emellerinin devamından yana tavır sergiliyordu. Asla gerçekçi bir çözümü yoktu, istediği Suriye’de mutlak surette kalmaktı.

Bu iki cephe aslında Rusya ile Batı’yı karşı karşıya getirmiş idi. Türkiye bu ayrımda Kırım meselesinde Batı’nın yanında olması gereken biçimde durmuyordu, buna karşılık Suriye konusunda çok sert davranış gösterir bir tavır içine girmeyi seçti. Bunun sebeplerini Putin anlamadığı gibi, dünya basınından bazı çevreler de sorgular oldu.

Türkiye’nin asıl angajmanı PKK ile sürmekteydi. Arada bir Irak’taki PKK kampları olarak bildiği yerlere hava taarruzları yapmaktaydı. Bu taarruzları yıllardır süren saldırılarının aynısı idi. Bu süreçteki beklentisi, “PKK işini de çözmemiz şart!” mesajını vermek olabilir. Ancak Amerika, Suriye’de PYD’ye destek verdiğini düşündüğü PKK’nın nerelerde konuşlandığını biliyorken, bu konuyu Türkiye gibi okumuyor ve lider kadroyu alıp teslim ederek sorunu Türkiye lehine çözmek için bir hamle gerçekleştirmiyordu.

Halen Suriye meselesi devam ediyor. Irak’taki “eğit-donat” amaçlı bulunan Türk Tugayı için Bağdat yönetimi beklenmedik bir hamle yapıyor. Türk askerinin Irak’tan çıkması isteniyor. Konuyla ilgili liderler açıklamalar yapıyor. Türkiye bölgeye ziyaret gerçekleştireceğini açıklıyor. Barzani Türkiye’ye geliyor, kendisine bu ve benzeri konularda bilgilendirmeler yapılıyor. Tarih başlangıçta sadece bir Kürt aşiret reisi olan Barzani’yi de küresel aktör olarak sayfalarına kaydediyor. Diğer başka bir Kürt aşiret lideri Talabani (vefat etti) ise savaş sonrası Irak’ın Cumhurbaşkanı olmuş idi. Dünya politik sahnesinde aşiretlerin önemi bu ise Türkiye’deki liderler de bu durumu dikkate almalı mı acaba, diye bir soru geliyor insanın aklına.

Tarih böyle gelişiyor. Sıradan bireylerin tarih önünde nerede durduklarının önemi pek olmuyor görülüyor. Eğer liderlerden bahsediliyor ise bunun önemi bir şekilde “hızlandırılan” tarih sahnesinde not edilebiliyor. Öyle veya böyle, tarihin doğru tarafında durmak herkesin ödevidir. Tarihi okurken hem ahlaki hem de mantıklı olmak gerekir. Bazen tarihin çıkarcı aktörleri, lider olup olmadıklarını önemsemeden, bireylerin doğru tarafta direnmelerini bile kendisi açısından bir gerekçe olarak kullanabilir. Retorik, politik gösteriler ve gerçekler… Her bir fert önce ne olduğunu bilmeli, olabildiğince her şeyden emin olmak için gayret etmelidir.

Cumhuriyetçi kanadın meşru politikaları sebebiyle Demokrat Obama “bile” bir sürecin içinde “madem ki öyle…” diye tavır alabiliyorken, çok başka yerdekiler bunun etkilerinin olmayacağını mı iddia ediyorlar? Bireyler, ki liderler başta, fikirlerini tarih sayfalarına “olabildiğince” kaydettirebilirler. Sonuçta bu insanlığın karakteristik gelişme kültürü değil midir? Güç ve denge!.. Bugün tarihin yazılması bağlamında, “Benim ilgilendiğin sahnede sadece Türkiye, Müslümanlık vs. var,” denemeyecek bir dünyada yaşadığımıza göre; her şeye dikkatlice bakmak, mevcut güçleri göz ardı etmemek ve tüm dengeleri gözetmek gerekir.

Belli kesimlerin inisiyatifiyle tarihin sıkıştırılması süreçleri içinde sabırsız davrananların hata yapma olasılıklarının fazla olacağına inananlardanım. Tarih hem titizlikle, bilinçle, belirgin değerlerle ve gerçeklerle doğru okunmalı, hem de yeterince sabırlı olunmalıdır. Eğer birey, “şimdi fark ettim” denebilecek bir noktada ise sonraki adımlarını “doğru” atması şartı yanı sıra, eskiyi de telafi edecek hamleleri gerçekleştirmek zorunda olduğunu bilmelidir. Bu “sorumlu” insan olmanın şuuru gereğidir. Bu  “kibirli” olmayan bir insanın özelliğidir.

Görsel: FreedomDefenseDaily’den alınmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Türkiye Bir Tünelde mi?

DİĞER YAZI

Türkiye’nin Büyüyen Enerji Sorunu

Politika 'ın son yazıları