imzanin-sorumlulugu
İmzanın Sorumluluğu

İmzanın Sorumluluğu

381 Tıklama
11 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Birey (veya kişi) olmak bahsi bize yaşam içinde önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluklarda birey kendi iradesine dayalı kararlar verir. Çoğu kere kararlarını verirken “ben verdim” der, imzasını atar. Ve şahsi yöntemini de savunur.

İnsan yalnızdır ve kendi dağarcığındakilerle yaşamına yön verir. Toplu olma yolunda atacağı adımda gerekçelerini ve önceliklerini hazırlarken de bireysel kararlar verir; eş, iş, arkadaş seçerken de esas olan kendi iradesidir. Yalnız verilen karaların isabetli olması önemlidir. Başkasının etkisi varsa bu bireyi başkası kılar. Buna izin verecek de bireyin kendisidir.

Şu akla gelmesin; “ortak akıl diye bir şey var, danışılır, tartışılır vs.” Evet, bu konu istenen, doğru olan bir yöntemdir. Ama yine de akılların birleştirilmesinin sonucunda yine bireyin bir oyu vardır, ancak kabul veya ret edebilir.

Bireyin bu yalnızlıktaki başvurması gereken esas yeri kendi kalbidir. Çünkü doğru-yanlış seçimini kendi iradesiyle yapacaktır. Yani bireyin kendi inancı (bu herhangi bir şeye veya kendi bilgisine inanmak olabilir) ve icraatı mevzubahis olur.

Öyleyse konuya önce icraat bahsiyle bakalım. Çünkü iz bırakanlar fiillerdir (buna Kur’an amel der). Yaşamda atılan imzalar bu dünyaya bireyin bıraktığı fiillerin izleridir.

Günlük yaşam bireye bitirilmesi gereken işleri, doyurulması gereken mideleri veya korunması gereken değerleri dayatır. Bu konuları temel ihtiyaçlar bahsinden bilmekteyiz.

Bu yaklaşım aynı zamanda basit bir icraat açıklamasıdır. Eğer günlük yaşamın dinamikleri belli bir pratikle kurgulanıp bireye sunuluyorsa (örneğin eğlenmek için tv seyredilmesi öncelik alıyorsa, her gün değişen tv programı değişik kaynaklardan takip ediliyorsa, her üç ayda bir piyasaya yeni model sürülen tv’nin farkları ve kullanma kılavuzu ögeleri öğretiliyorsa…), birey bunları takip etmek ve geri kalmamak ile ilgilenecektir.

İnanç kalptedir, ahlak ve vicdan sorgulamaları bireye koşuşturma içinde yeterli gibi görünecektir. İşlerin içindeki duygu bu dozda karşılanıyor olacaktır. Buna “dünya yaşamı için yeterlilik dozu” olarak bakabilirsiniz.

Müslümanlık açısından irdeleyelim. Bilinen, öne çıkmış 500 civarı müfessir vardır. Bu başlı başına bir külliyat oluşturmuştur. “Kim ne dedi,” diye araştırmaya kalksanız, yalnız başına bu bile büyük bir sorundur. Buna ilave hadis işleri vardır. Bu işlerin içine girip uğraşanlar haklı olarak kendilerini çok meşgul addederler. Bu meşguliyete ilahiyat içerisinde bir ilim tarzı gibi bakma temayülü de vardır. Müfessirlerin işleri neden bu hale geldi konusu ayrıdır. Ama bir gerçek var ki matematiğin, fiziğin, biyolojinin, kimyanın, jeolojinin, antropolojinin veya diğerlerinin getirdiği son ve gelişmiş bilgileri içeren 21. YY tefsiri yapabilecek bir kimse bulamazsınız. Çünkü işin üstüne bir de sistemleşmiş olguların baskıları yüklenmektedir. Bugün bile olsa, istisna noktalarına rağmen, yapılan tefsirler yine önceki yüzyıllarınkinin devamı niteliği taşır. Yani hem sorun hem de konu derinleşir gider ve sade vatandaş, “bana bu kadarı yeter,” der ve günlük işlere odaklanma yolunu seçer.

Günlük işler ise başlı başına bilim ve teknolojide önder, ekonomide aktif olan kültürlerin sistemini (yani bahsettiğimiz o tv’yi ve tv ile eğlenmeyi ortaya koyanlar veya piyasaya para basıp sürerek, bir finans yönetimi modeliyle sizi ücretlendirenler) dayatır. Doğaldır, çünkü bilim ve teknoloji tüm insanlar için kültür, standart, alışkanlık, yöntem, anlayış, kavram; ekonomi ise öncelik ve güdüleme sunar. Dolayısıyla birey davranışlarında gerçek yaşam için de bir ikilem meydana gelir.

Bir Müslüman olarak şöyle bir düşünelim. İman derecesini belirlemede insanın kendi kendini yoklamasıyla bir sonuç elde etmesi söz konusuysa da; bunun Allah’tan (CC) başkasının bilgisinde olmayacağı aşikardır. Çünkü insanların elinde imanın derecesini ölçen bir cihaz yoktur. İnsanlar icraatları ile kendilerini mukayese edilebilir kılarlar. Aslında dünyaya ait elle tutulur bu icraatlar Allah (CC) için de bir somutluk taşır. Birey tarafından bu icraatlar yapılıyorken her adımı içinde iman ile ilahi bir uyumluluk ve sorumluluk olgusu yerleştirildi ise bunun adı takva olmaktadır. Allah (CC) da mealen şunu der: “… Bana takvanız ulaşır!” Yani buradan, “esas olarak Benim ilgilendiğim sizin işlerinizi veya uğraşlarınızı kalben nasıl tasdiklediğiniz olmaktadır,” der gibi bir sonuç çıkarılabilmektedir. İşte bu konuya hassasiyet göstererek yaşayana muttaki denir.

Bizler sonraki yaşamın dinamiklerini bilemiyoruz. Dolayısıyla sonraki yaşamın betimlemelerini Kur’an’daki teşbihli açıklamalardan (örnekler, benzetmeler, tasvirler, alegoriler…) öğrenebiliyoruz. Oradaki yaşamın yeterlilik dozunu bilebilmenin yolu sadece bireysel bir tahminden öte geçemeyecek konudur. Ama önemli olan orası değil, yine burası, bu dünyadır; çünkü orasını atılan imzalarla buradayken kazanabileceğiz, sınav buradadır. “Orası nedir, ne olacaktır?..” soruları değişik inanışlara göre başka şekillerde açıklanabilir.

O halde burasına (dünyaya, gerçeğe, elimizde tuttuklarımıza) bakarsak arada bir açıklama daha yapmak ihtiyacı duyulacaktır. Bu dünyadayken gerekli olan uyumlu ve sorumlu olmayı, yaşadığımız evren olgusunun ötesindeki zaman ve mekanları da kapsayacak genişliğe, bir ilahi bütünlüğe, bilince, inanca bağlayarak kabul edip açıklamak ancak dini bir kabul anlamı taşır.

Bu hususa dair filozoflar başka, 20. YY’ başından itibaren bilim insanları (özellikle büyük fizikçiler) başka yorumlar getirmektedirler. Aslında onların betimlemeleri farklı sözcüklerle ifade dilse de, bir tür din açıklaması gibi olmaktadır. Örneğin insanlığı sonsuza kadar yaşatmanın yolları aranmakta, başka gezegenlerde türü devam ettirmenin formülleri aranmaktadır, gibi.

İşte bu dünyadayken insanlığın tümüne ilişkin hangi dini veya inanç bağlamındaki olursa olsun, sonuçta bir vizyon (gelecek tasavvuru) ortaya konuyorsa biz buna “gerekli bir ara açıklama” diyebiliriz. Bu ara açıklamanın gerektirdiği yaklaşımla, birey her icraatında yeterlilik dozunu alırken aklın içinden ve kalben, “ben bu yaptığımı, bütünlüğün yararı adına doğru olanı tasdik ederek yapıyorum,” şeklinde düşünce geçiriliyorsa gereken bütünüyle tamamlanmış olmaktadır.

Şimdi ifadeyi başka bir şablonla yazalım: “Bu yaptığımı, Allah’a hamd etme bilinciyle yapıyorum,” demek, pratikteki şekliyle “besmeleyle yapmak” İslami yeterlilik manasına gelmektedir.

Görüldüğü gibi başka bir düşünceyle arasında sözlerin dışında önemli bir fark yoktur. Farkı yaratanlar insanların kendi çıkarları ve aldanmışlıkları bahsiyle irdelenecek konulardır.

İcraatta (fiiliyatta) dikkat edilecek nokta ise aşırıya kaçmamaktır. Bu da çok kolay bir tariftir.

Bu dünyada birey, her ne karar veriyor ve her neyi yapmayı istiyorsa, kendi bilincinin tasdiki içindeki bir fiile imzasını atıyor demektir. Bu basit sonuç işin esasıdır. Herkes imzasına sahip çıksın, bu yeterlidir. İmzalarınızdan sorumlusunuz kardeşlerim!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Bilimsel Mantık

DİĞER YAZI

Bilim ve İslam

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka