ABD’nin Politikası ve Türkiye’de Bölücülük

769 Tıklama
42 Dakikalık Okuma
Okuyucu

ABD’nin “terör örgütü” gördüğü PKK, kendini “bağımsızlık ve ayrılıkçılık hareket” olarak tanımlamaktadır. Demek ki ABD’nin ne gördüğüne bakmamak gerekir. Kitabi olarak PKK bir terör örgütüdür, işlediği uluslararası ve yerel suçlar saymakla bitmeyecek kadar çoktur. HDP, PKK ile aynı dili kullanmaktadır, siyaseten arka çıkmaktadır, Öcalan ve Kandil ile alenen irtibattadır. PKK, yaklaşık kırk yıldır, iki kutuplu dünya ve sonrasında ABD’nin tek kutuplu dünya düzeninde, her şarta göre kendini dönüştürerek hareket etmeyi bilmiştir. Bugün de küresel siyasetin konjonktüründen olabildiğince yararlanmak istemektedir. PKK, uluslararası çapta bir terör örgütüdür, hatta PKK arka planda ABD başta bazı ülkelere taşeronluk yapmaktadır, bu ülkelerin bölgedeki çıkarlarına alan açmaktadır. Örneğin Suriye’de SDG bu açılan alanda konumlanmaktadır. Bugün Joe Biden’ın küresel çizgideki politikası dolaylı olarak ülkelerin iç işlerine müdahale etmek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Biden dolaylı yoldan, “ya benim ilkelerimi kabul eder, söylediklerimi yaparsınız ya da karşımda olursunuz,” demektedir. Ülkelerin politikacılarından bazı kesimler ise buna göre pozisyon almaktadırlar. Türkiye’deki muhalefet yapıları da benzer durumdadırlar. Bütün bunlardan yine kazanç sağlamak isteyen PKK terör örgütüdür. Bu çok ciddi olayı analiz edelim ve sonuçta öneride bulunalım.

Biden’ın Politikası

“Emperyalizm” ve “Batı Kapitalizmi” kavramlarını biliyoruz. Bu kavramlar Dünya Savaşları zamanında da vardı, bugün önemini mi yitirdi? Ünlü Foreign Affairs dergisinde Hal Brands imzalı yayımlanan 20 Ocak 2021 tarihli makale, Başkanlık koltuğuna oturacağı gün Joe Biden’a görev verir mahiyettedir. Başlık, “Amerikan Enternasyonalizmi İçin Son Şans” (The Last Chance for American Internationalism). Amerika’nın tüm dünyayı aynı ideoloji içine çekerek yönetebilmesi için formül belli: “Liberal demokrasi”. Öyleyse bugünün konusu Joe Biden ile esen rüzgarlar, liberal demokrat söylem ve küresel değişim öngörüsü. 

Benim özgürlük ve demokratik düşüncem net, Biden’dan veya başka bir Amerikalıdan, hatta Avrupalıdan aşağı değildir. Sanırım sizler için de öyledir. Ama sorun bu değildir! Sorun, Amerika’nın liberal demokrat söylemi, onun istediği türden bir değişimi, jeopolitik duruma müdahaleye ve gerekiyorsa dolaylı yollarla ülkelere ve toplumlara dayatmada bulunmayı kapsıyor. Benim, başka bir öznenin veya bir partinin anlayışı liberalist ve demokratik olabilir; ama bizlerin küresel gücü, “yumuşak güç” olarak bunu başkalarına baskı aracı veya “politik argüman” olarak işleyebilecek niyet (belki de imkanlar) mevcut değildir. Ancak Amerika bunu yumuşak güç konusu haline getirmiştir, bu konunun sahibi Joseph Nye de buna dair yazılar yazmıştır. 

Bu noktada şunu da belirtmeliyim, Biden seçim atmosferi ve Başkanlık koltuğuna oturana kadarki dönemde (2020-21) aslında şunu demeye getirdi: “Amerika’da bile demokrasi ve liberal karşıtları var, biz savaş verdik ve kazandık, şimdi sıra sizde…” Bu ne derece doğru bir argümandır?

Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi isimli eserinde herkesin bildiği üzere şöyle der: “İnsanlar kendilerine ‘temsilciler’ atadıkları andan itibaren özgürlüklerini kaybederler.” Bu ifade özgürlük, demokrasi, iktidar, gibi pek çok konuda kapsayıcıdır. Amerika da seçimle Biden’ı seçti ve sonuçta dört yıllığına, yasalar çerçevesinde, çoğunlukla onun dedikleri olacak. Ama “politik özgürlük” görecelidir, demokrasilerde bu da kabul edilir bir şeydir. Şunu net söylemek mümkündür, “ekonomik liberalizm” göreceli değildir; büyümekle, kazanmakla, muktedir olmakla ilgilenir; güçlü olanlar daha da güçlendikçe, örneğin Amerika, Batı Kapitalizmi, yeni kapitalistler güçlendikçe, diğerleri özgürlüklerinden feragat ederler ve yeni tanımlanan sınırlara uyum sağlama süreçlerinde yaşarlar. Karl Marx, Kapital’de şöyle der: “Kapitalizmin amacı kâr elde etme eyleminin kesintisizliğidir.” Diğer güçler gibi ama en çok da Amerikan kapitalizmi kâr elde etmek zorundadır, bu gerçek unutulmamalıdır.

Büyük güçler daha fazla kazanmak için daha kolay yönetebileceği devletlerin, rejimlerin ve iktidarların olmasını isterler. Amerika için geçerli olan, Rusya için geçerli değil midir? O da öyle düşünür, belki yöntemsel farkları vardır. ABD (ve onun ortakları), kendi hakimiyetini artıracak türden, daha fazla ve masrafsız, gönüllü teslimiyet yoluyla kazanabileceği kolay yönetebilir, hatta parçalanmış coğrafyalar ister. Bu istek doğal kabul edilebilir, zira Batı Emperyalizmi’nin dokusunda bu yaklaşım hep vardır. 

Bu durumda her “egemen ülke” iç yapısıyla sağlam durmak, politikasını daha da güçlenmek için icra etmek, hatta rakiplerinden iki kat daha fazla çalışmak zorundadır. Buna karşılık, elbette ki çalışmak ve birlik olmak isteyenlere ABD gibi güçler seyirci kalmayacaktır. Bu bilinen türden bir mücadele sahnesinin anlatımıdır, sadece hatırlatmak istedim.

ABD ve Terör

Bakıldığında bu politik malzeme haline dönüştürülen liberal söylem, her ne kadar amacı rakiplerini zayıf düşürmek olsa da, sonuçta Amerika’yı terör örgütlerinin seviyesine indiriyor, onlarla ortak noktalarda buluşturuyor. Örneğin bölgedeki terör örgütleriyle Amerika, liberal demokrasi için ortak proje yürütüyor: Suriye’de Demokratik Birlik Partisi’nden (PYD) evrimle SDG (Suriye Demokratik Güçleri) var. Buna benzerlerini de eklemek yanlış olmaz. Irak’ta PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi), İran’da PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi). Konu dağılmasın diye başka ülkelerdeki durumları buraya yazmıyorum.

Türkiye’de PKK terör örgütü üzerinden ve daha kompleks yapılarla birliktelikle, “demokratikleşme ve özgürleşme” bağlamında, masumane gösterilen, hak ve hukukla irtibatlı, dolayısıyla “örtülü bir operasyon” yürütülüyor. Buna “Gayrinizami Harp” diyenler var. Amerika’da “Counter-Insurgency Doctrine” (COIN) askeri talimnameleri olan bir yöntemdir. (Rusya’da da Gerasimov Doktrini bulunmaktadır.) Bu kompleks yapıyı iyi anlamak ve yapılacakları buna göre planlamak gerekiyor.

Konuyu derinlemesine analiz edelim, zira hassasiyetinden dolayı gereklidir. Önce şöyle bir hatırlayalım: 

PKK terör örgütü 1974’te kuruldu, silahlı eyleme 1984 Eruh’ta başladı. 1989’da Soğuk Savaş bitti, ABD 1991’de Kuveyt’i kurtarma ve Saddam’ı cezalandırma operasyonuna başladı, bu arada 1990’da Türkiye’de HEP (Halkın Emek Partisi) kuruldu. ABD, 1999’da terörist başı Abdullah Öcalan’ı Kenya’da Türk yetkililere teslim etti. ABD’nin radikal küresel terörle (onlar İslami terör diyorlar) savaşı 11 Eylül 2001’de ilan edildi. 1997-2003 arasında gerçekleştirilen etkili operasyonlarla Irak kuzeyinde PKK terör örgütü neredeyse bitme noktasına getirildi. 2003 yılında Körfez Savaşı başladı ve bu savaş terör örgütünü ayakta tuttu. 1 Mart 2003 tezkeresiyle Türkiye Irak savaşına girmeyeceğini bildirdi, peşinden Türk askerinin başına ABD’liler Süleymaniye’de çuval geçirdi. Üstelik KCK faaliyetleri bu savaş döneminde tamamlandı. Recep Tayip Erdoğan 2009’da Davos’ta “One Minute” dedi. 2009’da Vekalet Savaşı, 2011’de Arap Baharı ve Suriye iç savaşı başladı. 2011’de FETÖ/PDY sahne aldı ve MİT’in Oslo görüşmelerini deşifre etti. 2014 yılında Türkiye’de HDP (Halkların Demokratik Partisi) ve PKK terör örgütü “demokratik özerklik” konusundan söz etti. Türkiye 2009-15 yılları arasında HDP, PKK terör örgütü ve Öcalan’ın da içinde olduğu Çözüm Süreci dönemini yaşadı. Kısa bir aradan sonra PKK terör örgütü silah bırakmadı, eylemlerine devam etti. HEP’ten itibaren 2012’de kurulan HDP’ye kadar değişik isimlerle (DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP) partiler kuruldu. Ekim 2013’te Başbakan Erdoğan, demokratikleşme paketini açıkladı. 2014’te Ayn el-Arap (Kobani) olayı vuku buldu. 6-8 Ekim 2015’te birçok yerleşim yerinde PKK terör örgütü, belediyelerdeki uzantıları ile ayaklanma girişiminde bulundu. Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da FETÖ/PDY darbe girişimi oldu. 2017’de Türkiye Cumhurbaşkanlığı sistemine geçti. 

Aşağıdaki olaylar silsilesinde geçenleri ve tarihleri bu anlatımın içine yerleştirerek devam edelim.

Amerika 1991 ve 2003 yıllarında olmak üzere iki kez Irak’a saldırdı, sebepleri her neyse. Ama neticede buraya demokrasiyi yerleştirebildi mi? Demek ki başarısız oldu. (Francis Fukuyama 2004 yılında Devlet İnşası – State-Building: Governance and World Order in the 21st Century kitabını bile yazmıştı.) 

Üstelik Amerika bu savaşlar neticesinde DAEŞ gibi radikal bir terör örgütünün doğmasına da sebep oldu. (IŞİD Tuzağı kitabının yazarı Pierre Jean Luizard’a göre: 2003-04’te Irak, Felluce’de Amerikalı askerlere karşı isyan başladı; 2006’da el-Kaide beş cihatçı gruba ayrıldı, 13 Ekim’de Irak Mücahiddin Şura Konseyi İslam Devleti’nin kuruluşunu ilan etti; 2011’de Suriye’de el-Nusra kuruldu ve Mart 2013’te Rakka bu örgütün eline geçti; Nisan 2013’te el-Nusra ve DAEŞ anlaştı; Aralık 2013’te DAEŞ Rakka ve Deyrizur’u işgal etti.) 

Başka bir konu, Amerika Irak’ta PKK terör örgütüne bir kere olsun harekât yaptı mı? Hayır. Kandil’de yaşamalarına izin verdi, teröristlerle subayları görüşmeler yaptı. Neden diye sormayacak mıyız?

Amerika DAEŞ ile mücadele kapsamında Suriye’ye geldi, asker çıkardı, güç dengesini yakalamak adına asıl rakibi Rusya’nın karşısına konumlandı. Şimdi Amerika, “Suriye’de YPG, Ferhad Abdi Şahin, DAEŞ ile savaştı, Türkiye ile değil,” diyor. ABD (ve 80 ülkeden oluşan koalisyon) DAEŞ ile mücadele için bir terör örgütüne mi muhtaç idi? Demek ki Amerika, küresel radikal terör örgütü dediği DAEŞ’e karşı başka bir terör örgütü (PKK/YPG) olmasaydı başarılı olamayacaktı. Şimdi eğer Suriye’ye demokrasi gelecekse bu terör örgütlerinin taşeronluğuna mı bağlı? Bu onlar için utanç verici bir durum olsa gerekir.

Evet öyle! ABD bu gözle bakıyor, bazılarına “terörist değil” deyiveriyor. Neyle? “Yaratılmış Gerçeklik” yöntemiyle. Örneğin, “Suriye Demokratik Güçleri var, bu gerçek, demokrasi bununla inşa edilecek, sen de bunu kabul etmelisin, diplomasi, dış politika budur,” diyor. Ama bugün bile Irak örneği ortadayken, bütünüyle bu proje başarılı olacak mı? Yaratılmış Gerçeklik bölgeyi aşındırıyor, güçsüzleştiriyor…

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi görevini yapan James Jeffrey 26 Ocak 2021’de DW’ye verdiği mülakatta şöyle diyor: “Türkiye’yi ‘PKK devleti’ kurma niyetinde olmadığımız konusunda ikna edememekti en büyük güçlük…ABD’de kimsenin, kırk yılı aşkın bir süredir ayakta kalmayı sürdürebilmiş olan etnik devrimci sahte komünist gerilla gücü olan PKK’nın Türkiye için varoluşsal tehdit oluşturduğuna itirazı yok, kimse inkâr etmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin PKK’ya karşı attığı adımlara da büyük bir sempati duyuluyor. Suriye’de SDG’nin Türkiye’ye bir tehdit oluşturduğu görüşünde değilim… Kandil’in Türkiye’ye oluşturduğu tehdide benzer nitelikte Suriye’de de bir tür ‘PKK devleti’ kurmak ne Rusların ne bizim çıkarımıza…

PKK (Kürdistan İşçi Partisi) diyoruz. Aslında Kandil’de alınan 2005 yılı kararları gereği onlar daha kapsamlı bir yapıya geçtiler. Biz PKK terör örgütü dedikçe söylemimize verilecek çok cevap bulunuyor. Aslında KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği: Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) dememiz gerekiyor, bu silahlı-silahsız pek çok unsuru kapsıyor. Çünkü, siyasal, toplumsal, ekonomik ve silahlı güç, terörist kadrolar ve konular, dahası ülkelere göre organlar var; böylelikle hepsi bir bütün olacak. KCK mevzusunu hukuk sistemimizde kapsamamız gerekiyor, PKK terör örgütü yeterli değildir.

Pratik açıdan KCK konfederalizmini biraz daha açayım: “Irak, İran, Suriye ve Türkiye’de Kürt etnik gruplar özerklik ve ayrılıkçılık hareketini kendi motivasyonları ve imkanları öncelikli olmak kaydıyla yürütecekler, gerekirse ortak kararlar alarak mücadelenin sürdürülmesini sağlayacaklar. Amaç hasıl olduğunda bu yapılar bir çatı altına girecektir.” KCK aklıyla düşünenler, “Irak tamam, Suriye de yoluna girmek üzere, asıl büyük parça Türkiye’de şeklinde bakmaktalar…” Ayrıca bunu yazıp çizmekten kaçınmamaktalar. Her türlü yarayışlı unsuru kullanabilmek için hemen her platformda işbirlikleri kurmaktalar. (Fikir özgürlüğü diyerek yazılan bir argüman daha sonra diplomaside referans olarak kullanılabilmektedir.)

SDG’nin önemi ve önceliği nedir? Suriye iç savaşı 2011’de başladı. ABD, Suriye’de 2003 yılında kurulan PYD ve onun silahlı kanadı YPG ile yürüyemeyeceğini anladı. Suriye’de PYD ve YPG, 2005 yılında Kandil’de KCK konfederalizm kararlarına hazırlık yapmak için kuruldu. (Benzer biçimde, Irak-PÇDK 2002’de, İran-PJAK 2004’te kuruldu.) İçinde Kürt etnik yapının dışında yerel başka unsurları da ilave ederek, meşruiyetini gerçekleştirmek adına, Ekim 2015’te kurulan SDG’yi her platformda savunmaya başladı. Terörist başı Abdullah Öcalan’ın “oğlum” dediği PKK/YPG’den gelen Ferhad Abdi Şahin, bugün ABD kontrolünde “general” payesiyle anılıyor ve SDG’nin başında. ABD bütçe desteğini SDG’ye yapıyor ve kendine meşruiyet sağladığını düşünüyor.

Suriye Kamışlı’da Mayıs 2020’de PYNK (Kürt Ulusal Birliği Partileri) platformu kuruldu. Bu yapı Türkiye tarafından da meşru görülmektedir (Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu PYNK ile görüştü, Sputnik haberi 19 Şubat 2020). ABD bu kadarla kalmadı.

Benzer biçimde adı geçen ENKS (Suriye Kürt Ulusal Konseyi), Anadolu Ajansı (21 Aralık 2019) haberinde de yer aldığı üzere, PKK/YPG ile anlaşma yaptı. ABD Büyükelçisi William Roebuck’ın da katılımıyla Kamışlı’da Haziran 2020’de SDG (PKK/YPG), PYNK ve ENKS bir araya geldiler. Amaçları Fırat’ın doğusunda bir Kürt Özerk Bölgesi yapısını kurmaktır. Böylelikle ABD, Suriye’yi bölmediğini savunuyor, bu yapıya anayasal sistem içinde bir federasyon olarak bakıyordu. Rusya’nın bölgedeki varlığına karşı elini güçlü tutacak bir zemin buluyordu. (Ayrıca başka amaçlar da var, örneğin İsrail’in güvenliği gibi, bunları da aklımızda tutalım.)

Söylemek istediğim şudur, Suriye’de ABD, SDG ve diğer Kürt oluşumları ile temas halindedir ve bölge politikalarını bu nispeten yeni kurulan örgütler üzerinden yürütmektedir. (Aralık 2019, ABD’nin eski Avrupa Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges, Washington yönetiminin Suriye politikasını eleştirerek, “YPG, terör örgütü PKK’nın uzantısıdır. Bunları ayırma çabaları inandırıcı olamamıştır,” dedi.) Terör örgütü oldukları teyit edilen PKK/YPG gibi açıklamalar yapıldığında, ABD kendine gelecek eleştirileri boşa çıkarmak amacıyla, “Bizim bunlarla ilgimiz yok,” karşılığını vermektedir.

Türkiye’de Politika ve Terör

Başkan Biden ile gelen “liberal demokrasi” rüzgarına göre, Suriye ve daha geniş ölçekte bakarsak içinde Türkiye’nin de olduğu bu bölgede ABD, kendi politikasını bu tür yöntemlerle gerçekleştirmeye devam edecektir. Her bir yerel parti ve harekete, hatta bunlarla birlikte olan hükümet dışı organizasyonlara prim verecektir, “Siz de özgürlükçü demokrasiyi savunuyorsunuz, karşımızdakilerle birlikte mücadele edeceğiz,” diyecektir.

Türkiye, sınıra paralel oluşturulmaya çalışılan “kantonlar” projesini 2016 yılı sonrasında gerçekleştirdiği operasyonlarla ortadan kaldırdı. (2016 Fırat Kalkanı, 2018 Zeytin Dalı, 2019 Barış Pınarı, 2020 Bahar Kalkanı.) Haliyle ABD, Türkiye ile Münbiç meselesini müzakere ettiği tarihlerde kurulan SDG’yi ve diğer yapıları kullanmaya başladı. 2021 itibarıyla söylememiz gereken salt PKK terör örgütü değildir; kapsamlı projeyi deşifre etmek ve diplomaside bununla hareket etmek gerekir. ABD bugün herkese demokrasi dersi vermenin, “her ne olursa olsun demokrasi” diyenlere de el uzatmanın politikasını yapmaktadır. Sonuçta ABD, yumuşak güç ihracıyla enternasyonalizm idealinin politikasını yapmaktadır.

PKK terör örgütünün Kandil’deki sözde liderleri, HDP’nin yöneticileri gizlemeden ifade ediyorlar: “HDP merkezlerinde Apo resmi olması normal, zira Abdullah Öcalan önderimizdir. HDP Öcalan’ın projesidir. Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz. PKK’yı terör örgütü olarak görmüyoruz, bu bir halk hareketidir. Kandil Savaş değil, barış merkezidir…

Bu arada, heykel meselesinin Kenan Evren’in heykeli ile birlikte anılması konusu ilginçtir. İfade tam olarak şöyle (13 Kasım 2012, HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Mardin, Kızıltepe): “Alana gelmeden önce bir müdahale olmuş, demişler ki: ‘Abdullah Öcalan posterini asamazsınız.’ Onu diyenlere açıkça sesleniyoruz; Kürtlerin katili Kenan Evren’in heykelini dikebiliyorlar da, bir halk önderinin posterini mi açamaz? Siz ne diyorsunuz be! Biz bu meydana Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini.” 

Başka bir konu terör sözcüğünü kullanmakla ilgili, (Eylül 2016, HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Almanya merkezli Süddeutsche Zeitung gazetesi, demeç): “Biz PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamıyoruz. Ancak, sivilleri hedef alan eylemlerini terör olarak nitelendiriyoruz. Bunu protesto etmekten de geri kalmıyoruz.” PKK terör örgütüdür denmiyor, sivillere karşı yapılan suçlar korku ve şiddet yarattığı nedenle olan olaya terör deniyor.

PKK terör örgütü ve HDP kanadından yapılan açıklamalarda “PKK’lı militan” sözcüğü kullanılmaktadır. Bu cümleden olarak, meşruiyeti olmayanların, suç işleyenlerin, terör yapanların yanı sıra, militan sözcüğünün meşru olanlar için kullanılması hususu iyi anlaşılmalıdır, ayrıca suç işlenmemelidir. Bırakalım politika yapmayı, toplumun anarşik yaklaşımlara doğru çekilmeye çalışılması hiç de normal bir tutum değildir. Hatta bu ifadenin ucunun 15 Temmuz gecesi darbeye mukavemet gösterenlerin hakkının gasp edilmesine kadar gitmesi söz konusudur. (Yakın zamanda Can Dündar’ın Alman ZDF kanalında da gösterilen Köprü isimli videosu bu tezi içermektedir.) Bu propaganda türü yanlıştır.

Propagandanın her türü üzerinde durmak isterdim ama konu çok uzayacaktır. Terörizm silahı propagandadır, diyerek konuyu kapatayım.

HDP eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil çok sayıda bu partiden milletvekili, siyasetçi ve yönetici; Türk Ceza Kanunu’nun “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “terör örgütü propagandası yapmak”, “suçu ve suçluyu övmek”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “terör örgütüne üye olmamakla birlikte, örgüt adına suç işlemek” ve “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya teşebbüs” ve “terör örgütüne eleman temin etmek” suçlamaları sebebiyle, Türkiye mahkemeleri tarafından tutuklanmasına ya da hapis cezasına çarptırılmasına karar verildi.

Batı dünyasının bu tutuklamalara karşı söyledikleri neler, birkaç örnekle bakalım:

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, “Gözaltılar, Türkiye’de siyasi çoğulculuğun durumuyla ilgili tüyler ürpertici bir işaret veriyor. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve HDP milletvekilleri Türk toplumunun meşru ve demokratik temsilcileridir, HDP de TBMM’deki üçüncü büyük partidir. Demirtaş ile birçok kez görüştüm. Barış sürecine, şiddete başvurulmamasına, siyasi diyaloğa ve hukukun üstünlüğüne bağlı bir lider. Eylül sonundaki son görüşmemizde gözaltına alınma sırasının kendisine geldiğinden korkuyordu. HDP’ye baskının devamı olan bu son üst düzey gözaltı serisiyle Türk yetkililer Türkiye’yi demokrasiden daha da uzaklaştırmanın yanı sıra AB-Türkiye ilişkilerinin temelini oluşturan değerlere, ilkelere, normlara ve kurallara sırtlarını dönüyor,” dedi. 

Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri, Türkiye’nin hızla diktatörlüğe kaydığını söyledi ve Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin derhal askıya alınması çağrısında bulundu. 

Beyaz Saray sözcüsü Josh Earnest, tutuklamaların Türkiye’deki muhalif yayınlara yönelik artan baskının hemen ardından geldiğini ve derin kaygı duyduklarını söyledi. 

ABD Demokrasi ve İnsan Haklarından Sorumlu Bakan Yardımcısı Tom Malinowski yaptığı açıklamada, “Türk hükümetinin, HDP milletvekillerini tutuklayıp, internete erişimi engellemesi dost ve müttefik olarak bizi derinden rahatsız etti,” dedi.

Türkiye’de muhalif kanattaki politikacılar Batı’nın bu sözlemini aynı şekliyle kullanmaktalar. Üstelik şöyle de denmektedir: “Eğer yarın HDP kapatılırsa ne olur? Geçmişte gördük, yenisi kurulur. Hatta şimdi siyaset yapanlar yeraltına inerler, bu daha tehlikeli…

Şunu ifade etmek gerekir, bir etnik hareketin su yüzündekiler ve dibindekiler her ne kadar farklı görünseler de aslında tek bir buzdağından ibarettirler. Suyun altına inmek, aşağıdan yukarı çıkmak onların iç yapılarına ve amaçlarına dayalı bir konudur. 

Ancak meşru zeminlerde tek bir referans vardır, kanunlar ne diyorsa o yapılır, eksikse kanun yazılır, sonuçta yine kanunla iş yapılır. Elinizde hukuk yolu var da onu kullanmıyorsanız bunun adı zaten anarşidir. O halde ülkede hukuk yolunu öyle veya böyle kullanmaya engel olmanın tek bir izahı olabilir, belli kesimler tarafından anarşi isteniyorsa bu yol açık tutulur. Anarşiden kazanan kim olacak? Bu sorunun cevabını bilen yok mu?

Bir ülke anarşik ortam ile seçime götürülürse bunun adı “demokrasi adına yapılmış savaş” olur mu? ABD nispeten bunun gösterisini yaptı ama konu tam olarak bizlere gösterilen gibi değildi. ABD bu gösteriyi kaldırabilir güçte bir ülkedir, ancak ya diğerleri?

Bakın bunlar tehlikeli konulardır, düşüncelerdir, rastgele konuşulacak türden değildir. “Eğer kazanan ABD olacaksa olsun, ama benim dediğim de olsun,” türü politik, güya demokratik yaklaşımla devlet zayıf düşürülemez. Bu yöntemle devletin düzenine sahip çıkılamaz. ABD gibi bir küresel güç olmadığımıza göre bizde devlet esastır.

Slavoj Žižek’in “çifte şantaj” kavramını hatırlatarak sonuca geçeyim. O asırlardır bilinen demokrasi kavramını politik malzeme ve yumuşak güç unsuru yapıp sadece kendine çıkar elde etmeyi düşünenlerin masumiyeti felsefi olarak da sorgulanmalıdır.

Sonuç

Sanırım bu yaptığım analiz konunun mahiyetinin çok geniş kapsamlı, çok katmanlı ve boyutlu olduğunu yeterince göstermektedir. Bu analiz, terör ve yöntemleri ile ilgili konuşacakların daha dikkatli olmalarını, kendini siyasetçi veya aydın diye tanıtanın kamuoyu ününe çıkmadan önce detaylı düşünmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. 

HDP veya PKK bir taraftır, gizlemiyorlar! Her ne kadar farklı üslupla konuşsalar da aynı yolu izlediklerini kendileri işaret etmekteler: “Etnik temelli” bir amaç içindeler, “demokratik hak” derken kendilerine “özerklik” verilmesini talep etmekteler, dağdakiler ise silah bırakmak taraftarı değiller, hatta onlar Abdi Şahin örneğindeki gibi generalliğe (!) terfi etmeyi beklemekteler. Ancak PKK ve HDP dışındakilerin demokrasi ve liberal düşünceden anladıkları aynı mıdır, bu hususu iyi irdelemek gerekir.

İspanya ETA’dan nasıl kurtuldu? Tüm partiler öncelikle asıl sorunun bu etnik terör örgütünden kaynaklandığını kabul ettiler. Bu Türkiye için zor mu? İspanya’da işleri karıştıran bir Amerikan çıkarı yoktu ve düşünüp bu kötü gidişattan kendileri kurtuldular. Ama Türkiye açısından fark şurada, Orta Doğu’da Amerika’nın (belki İsrail, Fransa, Rusya gibi ülkelerinde etkisini eklemeliyiz,) aleni çıkarı var, bu bölgede askeri var, buraya ulusal bütçesinden para harcıyor, hatta bölgede yerel birçok çözülmemiş mesele var, kolay nüfuz edilebilir bir coğrafyayla sınırdaşız. Bu durumda Türkiye’deki iç dinamikler öncelikle bu gerçeği düşünmeliler. Bu “öncelik” farkının üzerine gidip “el birliğiyle bir plan” yapmaksızın köklü bir çözüm beklemek eksik olur. Çözüm: Birlik!

Bugün için Biden’ın söyleminden görev çıkaranlar çok! Biden aylar önce seçim kampanyaları yeni başladığında, “Türkiye’de muhalefeti iktidar yapacağız, Kürtleri Meclis’e sokacağız, Türkiye’nin Akdeniz’de doğalgaz aramasına engel olacağız,” demişti. Bu durumda Türkiye’de “muhalefet” şemsiyesi altına kimler giriyor, bunu iyi tanımlamak gerekmektedir. Bahsedilen muhalefetin çabası ile sonuç nasıl şekillenecek?

Temel yaklaşımım şudur: Şartlar bunlar, evet, şimdi ne yapmalıyız? Başka konulara takılıp yerinde kalanlar ileriye nasıl gidecekler?

Önerim şudur: Normal seçim zamanına kadar (Haziran 2023) sorumlu olanlar ve hatta ilgililer, lütfen kendi politikalarını sivri noktalara taşımasınlar, hatta Biden’ın veya Avrupa’nın yumuşak gücünün rüzgarına kapılmasınlar. Sonuçta demokrasi seçim demek değil mi? Sadece seçim atmosferindeyken söylenecekler söylesin. Sandıktan çıkan iradeye göre Türkiye gereğini yapacaktır.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İsrail Diplomasisi ve Liberal Amerika

DİĞER YAZI

Siyasette Yozlaşma

Politika 'ın son yazıları

Yeni-Rönesans

Küresel çapta önemli bir bariyeri aşmak üzereyken güçler arasındaki sürtüşmeleri çok doğru bir yere koyarak tartışmamız

Yeni Hakimiyet Mücadelesi

İnsanın hakimiyet mücadelesi bitmez. Belki de ilerlemenin yolu budur! Düşmanı ve kaynakları savaşla ele geçirme dönemi Soğuk

Neomedyeval Çağ

Yeni-Normalleşme mimarlarının hedefi neomedyeval düzendir. Bu konuyu yeterince özümsemeden geçersek, olup biten hakkında ne desek az