militanlasan-turkiye-ve-toplumsal-ayrisma-dinamikleri
Militanlaşan Türkiye ve Toplumsal Ayrışma Dinamikleri

Militanlaşan Türkiye ve Toplumsal Ayrışma Dinamikleri

462 Tıklama
17 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Son dönemde Türkiye’deki politik sahneye yakından bakıldığında giderek bir militanlaşma halinin geliştiğini ve hatta ileri boyutlara ulaştığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Bu iyi mi, kötü mü?

Konuyu terimin anlamını açıklamakla başlayalım. Latince kökenli ve Fransızcadan alınmış “militant”, Türkçe “militan”; bir düşünce uğruna savaş veren, mücadele eden, politik örgütlenme içinde olan ve son anlamıyla, amacına ulaşmak için mücadelesinde yasadışı dahil tüm yolları kullanan davasına inanmış kişi anlamına gelir. “Militanlaşmak” ise bir militana veya militanlığa dönüşmek demektir.

Terimin sözlük anlamı bakımından Türkiye için neler söylenebilir? Demek ki; bir veya daha fazla ana akım fikir belirginleşmiş veya bu zaman periyodunda daha da öne çıkmış; bu fikirler özgün yaşam tarzları olmaktan çıkıp dışa vurulmuş ve diğer kişileri bir kabule davetçi veya zorlayıcı bir amaç halinde tanımlanır olmuş; dolayısıyla politika bu fikirlerin ve amaçların üzerinden yapılır hale dönüşmüş; her düşünce sahibi fraksiyon kendi yollarında ilerlerken belli bir disiplin içinde hareket etmeyi kabul etmiş, denebilir.

Başka bir bakışla, Türkiye militer tarza dönüşüyor, içinde değişik görüşleri olan kamplara bölünüyor, denebilir. Siyasi partiler bunun en belirgin göstergeleridir, içlerindeki isimlendirmelerle bu durumu açıklarsak; Kürtçüler, PKK’lılar, Laikler, Atatürkçüler, Ulusalcılar, Milli Görüşçüler, AK Partililer, Tayyipçiler, Nurcular, Fethullahçılar, İslamcılar, Müslümanlar, Yahudiler, Aleviler, Sünniler, Türkmenler, Türkçüler, Ermeniciler, Milliyetçiler, Ülkücüler… Kullanılan dil, toplantılara katılımlar, tezahüratlar, nutuklar, vs. örneklere bakılırsa bu asker gibi olma hali rahatlıkla görülebilecektir.

Örneğin HDP’nin bir yandan “özgürlük” nutukları atarken diğer yandan bir terör örgütü olan PKK’nın politik çizgisinde hareket ediyor görünmesi “gerçek demokrasi” adına kabul edilebilir bir tavır mı? Sokağa kolaylıkla çocuk yaştaki kesimlerin çıkarılıp “sivil itaatsizlik” türü eylemleri organize etmesi kabul edilebilir mi? Milletvekillerinin teröristlerle fotoğraf çektirip, “bunlar gerilla,” demeleri kabul edilebilir mi? Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış Osman Baydemir’in “komşu oluruz” çıkışı bir bölünme tehdidi değil mi? Bütünüyle bakılırsa bunlar bir çelişki mi, yoksa sıralı hedeflerin elde edilmesi mi? Bazı yazarlarca askeri vesayetin kaldırıldığı iddia edilen bir ülkede sivillerin militarize olması daha mı hoş görülürdür?

Elbette keskinleşmiş tarafların temsilcileri, “Bunların her bir köklü konular, böyle basit açıklamalar yetmez,” diyecektir. Eğer öyleyse, ayrılıkçı düşüncenin savunusu bu tür cümlelerle işaret edilmez mi? Her bir “derinlikli savunma” türü toplumda ayrılığı kökleştirmenin de nedenidir, unutulmasın! Maksat sorunu çözmek ise yaklaşım farklı olur.

Bu örneği Kürtçülük bağlamında verdim. Yazdığım yazıda tek yönlü düşünen konumunda olmak istemem. Çünkü bu yazı tüm ortalama, normal ve doğal düşüncenin ifadesini kapsar. Bu nedenle uçları zorlayan politikaların ve düşüncelerin her biri için yapılacak açıklamalar bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Örnekleri bir hayli fazladır. Haberlere sıradan bir gözle bakan kişi bunu rahatlıkla görebilmektedir.

Şimdi konuya dış politika bağlamında yaklaşalım. Örneğin, Amerika Barack H. Obama’yı ilk olarak başa getirdiği tarihte küresel politikalar çerçevesinde neyi başarmak istiyor olabilir? Üstünkörü bir bakışla bile, bu tarihlerde küresel çapta çözüm ve ilerleme yolu için öngörülen yaklaşımlar şöyle bir figürü tarif ediyordu: Dedesi Müslüman ve Afrika kökenli bir Amerikalı. Amerika küresel politikalardaki hedefleri için, ılımlı İslam ve Afrika’nın imarı ve dünyada ırk ayrımlarının yumuşatılması bağlamında siyahi kimlik görüntüsü ile ideal bir lideri tarih sahnesi önüne koydu.

Peki, önümüzdeki on yıl için Amerikan politikaları neyi işaret ediyor olabilir? Eğer bir üst aklın değerlendirmeleri, ılımlılık yerine sertlik, paylaşmak yerine katılımcıları netleştirmek ise öncekine göre lider tipine tür olmalıdır? Daha özelde bakarsak, eğer radikal terör örgütlerine ve Ortadoğu’ya (I. Dünya Savaşı siyasi haritaları sonrası) tekrar bir çekidüzen verilmesi düşünülüyorsa, ana yaklaşım nasıl olabilir? Örneğin değişik ülkelerdeki “ılımlı” politikaları yapanlar mı desteklenir, belirgin ama “sert” çizgilerde olanlar mı? Madem Obama ile ılımlı süreç yaşandı, acaba şimdi zaman sertliği mi işaret ediyor? Amerika gelecek yıllar için hangi politik yolu daha uygun görüyor ise buna uygun bir söylemi olan başkanı dünya liderliği koltuğuna geçirebilir, denebilir. Eğer şimdiden sert çıkışları ile dikkat çeken Donald Trump veya bunun açtığı yolu meşrulaştıran başka bir isim bile olsa politik açılardan çare görülüyor ise durum netleşecektir. Hemen her coğrafyada, özellikle de Ortadoğu ve Kafkaslarda ayrılıklar, bölünmeler, küçülmeler pıtrak gibi etkisini gösterebilir. Radikal terör örgütlerine ve bunları destekleyen ülkelere yönelik sert yaptırımlar uygulanabilir. Bunun zemininde ise siyasi haritaların siyasi ayrılıkları için önce potansiyeli teyit edilmiş militanlaşmış toplumlar körüklenebilir.

Bütün bunlar birer “fikir” ve “kimlik” konusu halindedir ve toplum katmanları bu kavramları birer amaç edinip keskin hatlarla “taraf” olma, “dava” insanı olma ve savaşacakmış gibi “saflaşma” yoluna itilmişlerdir veya tercih konusu olmuştur. İşte bu durum esas anlamıyla “militanlaşmak” demektir. Eğer toplumun değişik kesimleri militanlaştı ise biri diğerine karşı esneklik göstermeden bakıyor, anlayış göstermiyor, empati yapamıyor ve “öteki” haline getiriyor ise bu iyi değildir, bu bir “ayrışma” yoludur. Eğer bu hem iç hem de dış dinamiklerle ve akımlarla teşvik görüyor ise zamanla gerçekleşme imkanı bulabilecek konular halinde gündemi işgal eder olur.

Elbette her grup kendi içinde, “Sıkı durun, uyanık olun, bizi bilgilendirin, kemikleşin ve birlik beraberlik halinde hareket edin…” diyecektir. Bu kamplaşmanın ve militanlaşmanın gereğidir, en basit dil kalıbı bu türdendir. Buradan ne birlik çıkar ne de bir güç; tam aksine ayrışma yolu açılmış olur. Demokrasi bunu kabul etmez. Ya neyi kabul eder? Ayrılıkları kaynaştırmayı, bütünleşmeyi, birlikte yaşama iradesinin bireylerce özümsenmesini, ahenkle yaşam standartlarını yükseltme arzusu geliştirmeyi…

Türkiye kuruluş ayarlarında tarifini bulmuş ulus devlet yapısı ile tek vatanı, tek devleti, dek milleti, tek bayrağı ve hatta resmi bakımdan tek dili kabul edip bunu ilerleme, barış ve esenlik içinde olma yolu olarak görmüştür. Cumhuriyete ve demokrasiye bakışı (kesintilere uğrasa da) temelde bu doğrultudadır. Milleti ve milli iradeyi egemen kılmış bir siyasi düzen ile hak ve menfaatlere dayalı laik ve hukuk devleti şeklinde bugünlere gelmiştir, hatta başka milletlere örneklik etmiştir.

Eğer ayrışma yönlü kıpırdanmalar sert bir üslupla kendini belirginleştirir oluyorsa, yani militarize bir toplum görüntüsü haline dönüşmek söz konusuysa, bu durumu fırsat bilecek olan dışarıdaki ana akım ve küresel çaplı politika yapanlar elbette teşvik edici yolları tercih edecektir. Unutmayalım, Balkan Savaşı öncesinden başlayarak geçirilen süreçte Fransız İhtilalinin ana akım politikaları Osmanlı İmparatorluğunu Sevr Anlaşmasına değin etkilemişti. Bu gibi tecrübeleri yaşamış bir coğrafyada isek geleceğin işaretlerini okumamız çok mu zor olur? Okuyanların düşüncelerini hiçe saymakla ne başarılabilir? İleri demokrasi yönünde bireyin milli irade üzerindeki etkisinin geliştirilmesi böyle bir ortamda ne derece karşılık bulur? Eğer demokrasiyi daha da köklü hale getirmek istiyorsak bu sorunun cevabını verebilmemiz gerekmektedir.

İç ve dış durum böyleyken, kendi görüşlerince daha fazla demokrasi, özgürlük veya eşitlik istemiyle ortaya çıkanlar (ki teorik açıdan bazı tartışmalı konular var kabul edilse bile,) bu arayış daha büyük sorunları işaret eder; fiiliyatta devlet kurumunu aciz ve refleksleri sınırlı görmek isteyenler çoğalır. Şöyle düşünelim, hangi köklü mazisi olan devlet kendinin zayıf gösterilmesini kabul edebilir ki? Elbette bu tür devletlerin yöneticileri de kendi bildikleri ve politik çerçevede oluşturdukları hassasiyetleri öne çıkarırlar ve hatta ülkeyi savunacak resmi güçlerin yanı sıra, “Öl de ölelim!” demeyi ulvi davası gören neferleri çoğaltacak bir dille topluma seslenirler. Bakın bu da militanlaşma için sarmal halde bir etki ile kendini gösteren tutumdur ve doğaldır.

Demek ki, biri diğerini tetikleyen doğal süreçler böyle gelişebiliyor. Bunları yönetenler ise sarmalı yavaşlatma ve hızlandırma süreçlerine etki ediyor. İç veya dış olsun, bu gibi etkiler politika ile topluma yansıtılıyor. O halde ne yapılmalıdır? Zaten bunun cevabını arıyoruz. Politika da buna dair yapılıyor. Uygulanan politikalar ile yapılması gerekenler örtüşüyor mu, belki buna bakılmalıdır. Durum tekrar gözden geçirilmelidir. Zaten bu ana niyet belirginleşir ve eleştirinin her türü pozitif yönde karşılığını bulur ise ayrıntıda yapılacaklar bellidir, mucizevi şeyler değildir. Eğer iç dinamikle belli bir bilinçle ortak hareket etme yolunu bulamaz ve örneğin sertlik yanlısı küresel güç politikasının liderleri yönetici olursa işte o vakit telafisi zor haller ortaya çıkabilir. Öyleyse, henüz vakit varken, politika ile ilgilenenlerin tümü samimi ise konuyu bir daha gözden geçirsinler. Çünkü; toplum halinde militan olmak kolaydır, barışı sürdürebilen sivil olmak ise zordur!

Militanlaşmaktan medet umanlara cevabı yine millet verir. Kazananlar birleşmeyi erdem bilenlerdir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Zaman ve Mekan Sıkışmasının Etkisinde

DİĞER YAZI

İlk BM Dünya İnsani Zirvesi İstanbul’da

Politika 'ın son yazıları

Yeni-Rönesans

Küresel çapta önemli bir bariyeri aşmak üzereyken güçler arasındaki sürtüşmeleri çok doğru bir yere koyarak tartışmamız

Yeni Hakimiyet Mücadelesi

İnsanın hakimiyet mücadelesi bitmez. Belki de ilerlemenin yolu budur! Düşmanı ve kaynakları savaşla ele geçirme dönemi Soğuk

Neomedyeval Çağ

Yeni-Normalleşme mimarlarının hedefi neomedyeval düzendir. Bu konuyu yeterince özümsemeden geçersek, olup biten hakkında ne desek az