hukuk-mu-politika-mi-tugyan-mi-muttaki-mi
Hukuk mu

Hukuk mu, politika mı; tuğyan mı, muttaki mi?

671 Tıklama
16 Dakikalık Okuma
Okuyucu

İnsanlık tarihinde en çok bilinen hak, adalet, hukuk ve politika kavramları; Habil ve Kabil olarak bilinen şahsiyetler; tuğyan ve muttaki olarak öne çıkarmaya gayret ettiğim nitelemeleri birlikte değerlendireceğiz. Bu yalnızca belirgin somutluklardan hareketle atılmış bir düşünce turu mahiyetindedir.

İlahi adalet çok başka bir şey

Temelde “ilahi adalet” ile “insan elinden çıkan adaleti” ayırmak, aynı zamanda “adalet” kavramının insanlık tarafından olası istismarını engellemek için gerekli bir önlemdir. İlahi adaletin ve mülkün sınırları, ölçüsü ve kanunları malumdur. Bu anlayıştaki düşünce sistemleri insana adaletin ideal formunu da yansıtır.

 Vaktiyle bazı hükümdarlar ve krallar kendilerini ilahi misyonun odağında görmeleri ve adaleti tesis etmekten sorumlu kişi olarak düşünmeleri ile kılıçlarını “tanrının kılıcı” gibi göstermeleri yaygın bir iktidar hadisesiydi. Bunların önemli bir kısmı tarihte kaldı. Peki, modernize olan dünya sisteminde kavramlar değişse de akıl kendi sistemli statükosunu mu imal ediyor? Örneğin Oğul Bush’un dünya enerji kaynaklarına müdahalesi sürecinde buna mümasil sözlerle kendini toplumlara ve kurumlara onaylatmak istediğine şahit olmuştuk. Ara sıra da olsa insan iradesi kendi gücünü tanrısal görebiliyor. Bu dünya çapında da böyle, ülkelerin içinde de, hatta daha küçük toplum birimlerinde de…

Ben buna “tanrıcılık oyunu” diyorum. İnsan kendini tanrı gibi görünce onun adı bellidir: Tuğyan!

Serzenişe bakın: “Ama bana tuğyan diyemezsin! Ben insanlığın yararına iş yapıyorum…”

İşte size insan nefsinden çıkan haklı gibi görülebilecek bir savunma türü. Bu hep böyledir! İnsan, Âdemoğlu’ndan, yani Habil’den ve Kabil’den yürüdüğünü unutursa, bu genellemelerle haklılığını bir şekilde bağlamak isteyecektir. Süslü sözlere bakmak ve kanmak ise işin diğer boyutudur.

Politika ve hukuk buluşması

İnsan elinden çıkan adaletin mahkemeye kadar açıklığı olan her türlü yaptırımı hukuk konusu kabul edilir. Ancak insanlık kendi safahatındaki tecrübeleri sistemleştirerek bir tür geleneksel anlaşma türü oluşturma ihtiyacı duymuş ve bunu başarmak için toplumun düzenli hareket etmesini tanımlamaya çabalamıştır. Suç ve ceza kavramları buna bağlı tanımlanmıştır.

Temelde aranan ne? İnsanın diğer insana, varlıklara ve doğaya olması gereken güzellikte ve hakkını vererek davranması değil mi? Bu iş neden başarılamıyor da insan belirli düzenlemelere gitmek zorunda kalıyor? Nefisten olsa gerek! Nefsi Batı kelamdan saymazsa eğer; “benlikten olsa gerek” diye tercüme edeyim. Benlik ise insanın doğal canlılığı ve kişisel özellikleriyle meydana gelir. Fıtrattan psikolojiye pek çok şey söylemek mümkündür de konumuz bu değil.

Hukuku önemsememek mümkün değil, ama neticede bir anlaşma şekli olarak gördüğümüzde anlaşan tarafların bilgi, görgü, kültür, beklenti, vicdan gibi birçok yönünün olgunlaşmış olup olmadığına bakmak gerekir. Benim ön plana çıkarmak istediğim asıl bu! Yani, “Ben daha hukuki davrandım…” diyen birinin ifadesindeki çerçeve kendi birikimiyle özdeştir.

“Hukukun üstünlüğü” kavramı, “yasama-yürütme-yargı” erkleri, “adalet mülkün temeli” prensibi gibi birçok temel konu vardır ki bahsedildiğinde akan sular durur. Kavramlar, ifadeler, yazılı metinler bunlara göre savunulur. Ancak esas olan şudur ki uygulayan insandır. Toplumun yapısı bireyin hüneri beklenen hizmetin ortaya çıkış şeklini belirler. Yani yasalar, prensipler ve dahi bütün büyük değerler bir yanda uygulayanlar diğer taraftadır. Mesele bunları en iyi şekilde buluşturabilmektedir.

Ülkemizde mahkemeleri yargı ve diğer birçok konuda tartışmalar yapılmıştır. Hatta Hükümet Avrupa Birliği bağlamında sürekli iyileştirmeler ve yeni düzenlemelerle hukuk sisteminin olması gereken yere taşıma gayreti içindedir.

Konumuz politikacı da olsa bunu yapan insan, hukukçu da olsa insandır da; hem hukukçu hem de politikacı insan dokusunun yoğunluğunda sonuç nasıl ortaya çıkar, bunu düşünmeye çalışmaktır. Çünkü bu cepheden bakıldığında biri birini olumlu-olumsuz kesen taraflar görülebilir.

Doğası gereği politika kapısını herkese açık tutmaktadır. Politikanın kıstası hizmet etmektir. Buna kim aday ise mesleğine bakılmaz. Politikanın burada hiçbir yönlendirmesi yoktur. İşin mantığı da budur. Hukuk kendi içinde değerlendirilmelidir. Politikacı hukukçuların yetişme tarzları veya insan profilleri belki de en idealidir. Uzmanları derinlemesine çalışma yapabilir. Yararlı ise yine denecek bir şey yoktur. Aşağıdaki sorular bu tahlile yaramaz ise daha fazlası eklenebilir.

Kurumsal yapı toplumsal beklentilerin bir göstergesidir

İnsanın idaresindeki yaşamın uygulamaya aktarılmasında kurumsal yapı ön plana çıkar. Eğer devlet yönetimi ve hukuk başlıklı bir işe kalkışılıyorsa kurumsallaşmanın gücü nispetinde sonuçların alınması çok normaldir. Biliyoruz ki devletlerin çeşitli tipte kurumsallaşması söz konusu olmaktadır. Bazıları anayasa yapma ihtiyacı duyarken, bazıları duymamaktadır. Bazıları demokratik yönetimi tercih etmekte, bazıları ise otokratik yönetimi uygun görmektedir. Federasyonla yönetilen bir devlet cumhuriyet olabilmektedir. Bazıları yüksek yargıyı dahi halkla seçmektedir, bazıları atamayla iş görmeyi yeterli görmektedir. Bazıları okulda, kursta yetiştirir gibi başbakan yetiştirmekte, bazıları ise feodal yapıdan gelenlerin taşıdığı oya göre bir yerlere gelebilmektedir. Hatta bazen hukuk ve politika bile birbirine geçmiş olabilir.

Ülkemizde parlamenter demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, anayasal hukuk sistemi, güçler ayrılığının olduğu bir kurumsallaşma vardır. Değişik dönemlerde sistemin aksayan yönlerine bakarak tartışmalar gündeme taşınmaktadır. Çünkü zamanın getirdikleri çerçevesinde sistemde revizyona gitme ihtiyacı duyulmaktadır. Belki sosyo-ekonomik şartlar ve bölgesel politika bu tartışmanın itici gücü olmaktadır.

Bütün bunların ötesinde ülkemize ilişkin basit bir konuyu tartışalım. Amacımız kurumsallaşmanın ruhunu ve insanın sistem içindeki yerini göstermek içindir.

Basit bir teşhis

Ülkemizde politikaya atılanların önemli çoğunluğunun hukukçu olduğunu görmekteyiz. Bakanlar kuruluna, parlamentoya, belediye başkanlıklarına ve meclislerine, partilere kayıt olanlara bakıldığında hukukçulardan büyük bir ilgi olduğunu görmekteyiz. Bunların bir büyük çoğunluğu ise haliyle avukattır.

Sorular ve cevaplar

Şimdi bazı sorular soralım ve sistem, üniversite, toplum ve kişi adına sonuçlarını düşünelim.

Eğer;

  • İnsanlar politikaya girmek için hukuk fakültesinde okumayı bir sıçrama tahtası görüyorsa bu doğru mu?
  • Hukuk fakülteleri politikacı yetiştiriyorsa ve müfredatı politikse bu doğru mu?
  • Hukuk fakültelerinin öğretim kadroları veya öğrenci dernekleri ve sivil toplum kuruluşları dâhil fakülteleri etkileyen kesimler politikse bu doğru mu?
  • Hukuk fakültelerinden mezun avukatlar mesleklerini yapamıyorsa veya yaptığı halde başarısız oluyorsa, bunun sonucunda kendini tatmin yolu arıyor ve tatmini politikada bulmaya çalışıyorsa bu doğru mu?
  • Hukuk sistemi kendi içinde yeterli disiplini sağlayamadığından politika sistemin bir tamamlayıcı unsuru görülüyorsa bu doğru mu?
  • Sistemde hukukçu politikacıya ihtiyaç varsa mevcutların kapasitesi yeterli mi?

Bu sorulara ciddi cevaplar bulmadan, “işler yürüyüp gidiyor işte…” demenin ülkeye getireceği zarar değerlendirilemez! Dolayısıyla bu tartışma ülke ve toplum adına yapılmalıdır. Bazı beylik cevaplara dair değerlendirmeler yapılabilir.

Toplumlar için kendiliğinden olan yerleşmelerin biçimi karakterinin ve gelecek beklentisinin de resmini verir. Örneğin politikaya soyunmuş bir hukuk sisteminin görüntüsü tepkisel olarak muhataplarını ürkütebilir. Tam tersine; hukuk bilgisi herkeste olması gerekir, temel bir konudur, bundan adalet yara almaz, devletin kurum ve kuruluşları bundan etkilenmez, denebilir. Bu örnekte de toplum derin bir nefes alıp kendini güvenlikte sayabilir. Üniversiteler akılcı olarak bağımsız, yansız ve hatta evrenseldir… Üniversitenin Türkçesi “evrenkent” değil mi? Bu yaklaşım da bir kıvanç vesilesi olarak düşünülebilir.

Sonucun ne olduğu tarihle yüzleşildiğinde, yıllar sonra, ne yapıldı, ne oldu diye sorulduğunda görülecektir ki, bu da sadece tarihçilerin ve bunu konu edenlerin birer çalışmasında not olacaktır. Yaşandığı anın yükünü ise insanlar, yani büyük oranda yönetilenler çekecektir.

Sizce bu adil mi?

Habiller ve Kabiller kimler?

Evet! Benim savunduğum konu da işte burada kendini gösteriyor: Bireysel olarak doğrudan, adaletten, haktan, ölçüden, uyumdan, düzenden, hoşgörüden yana olmak şart!

Çünkü toplum deyince yönetim, yönetim deyince iktidar mücadelesi, iktidar deyince insandan adaylar işin içine dâhil oluyorlar. O zaman da acaba aralarında Habiller ve Kabiller kimler, diye bakmak gerekiyor.

Hatırlanacağı üzere Habil en kıymetlisini Yaratan yoluna teslim etmişti. Kabil ise en bencilce tavrıyla Yaratan’ı aldatma ve görmezden gelme yolunu seçmişti. Kabil bu seçimiyle ilk tuğyan olmuştu. Âdemoğlu ilk kavgasını bu seçiminin ruhuna dayandırmıştı.

Politikasız olmaz!

Bu tamı tamına altına imza atacağım bir konudur. Politikasız olmaz!

Nereden bakarsanız bakın insanlar yapacakları işe ait bir politika tayin ederler. İnsanların doğal olarak bir politikaları vardır. İnsan politik varlıktır. Belki bu ayrım insanı organizasyon kurabilme ve yönetme özelliğine yükseltmektedir.

Öyleyse konu politikasız olmak değildir. Politikadan tamamen “sorumlu” olmaktır. Bu sorumluluk ise muttakiliğin bağlamıyla tamamlanır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

“Biz” demekten kastedilen ulus ise şimdi sırada ne var?

DİĞER YAZI

Algılarla oyunun adı düşmanlık mı?

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka