biz-demekten-kastedilen-ulus-ise-simdi-sirada-ne-var
“Biz” demekten kastedilen ulus ise şimdi sırada ne var?

“Biz” demekten kastedilen ulus ise şimdi sırada ne var?

Okuyucu

Günümüzde bazı kavramlar diğerlerinden daha fazla tartışılmaya başlamıştır. Hatta tartışılmaz denilenler bile bunlara dâhil edilmektedir. Devlet, demokrasi, ulus, kapitalizm, liberalizm… Biz burada sadece ulus konusunu tartışacağız. Geçmişine ve geleceğine dair fikirler üreteceğiz. Çünkü Avrupalının “biz” demesiyle ortaya çıkan bu kavram şimdinin “biz” anlayışıyla aynı mı, incelememiz gerekmektedir.

 Giriş

Biz kimiz? Biz kimsek oyuz. Bize bizden başkasının yararı olmaz. Biz kendi idaremizi oluşturalım… Biz üstün insan mıyız? Biz sıradan bir varlık mıyız? Vatandaş mıyız, ümmet miyiz, ulus mu, toplum muyuz, kitle mi?..

Anladım! Biz kendi kimliğimizi belirlerken koyacağımız tanım dahi bir diğerine bakarak olmalı! O kendine ne dediyse, bakıp ben de ona yakın bir şey söylemeliyim. Ben, bize karşı olabilir miyim? Olamam! Biz ne isek, ben de oyum. Biz kim isek elbette o’yuz!..

Ne kadar geniş sorular bunlar! “Bana ne senden, ondan, bundan?” denebilir. Ama günlük yaşantısına dâhil edilen politik endişeler insanları germektedir. Veya gerginlik bile sunidir. Zira bazıları kendilerine meşguliyet yaratmanın arayışı ile gerginliği seçmektedir. Bu yaptığına ciddi iş, politika veya toplumsal sorumluluk gibi açıklamalar yüklemektedir.

Ancak durum öyle değil! Benim doğrum seninki ile uyuşursa “doğru” bir dünya düzeni kurulur. Bu fikir güzel gibi! Ya bu işin sonu yoksa? Şimdiki öncekine göre, sonraki şimdikine göre ufalanıp gidiyorsa? Güçlünün doğrusu hep doğru alıyor, zayıf olanınki ise düzenlemeye ihtiyaç duyan bir problem görünümünde… Biz güçlü müyüz, yoksa zayıf mı?

Bu girişten sonra konumuzun başlıklarını açıklayayım: Bu yazıda önce ulus kavramının “biz” demek olduğunu belirginleştireceğiz. Ulus kavramının kökenine baktıktan sonra bu kavramın kapsamını inceleyeceğiz. Ardından uluslararası sitemin gelişimini ele alacağız. Kavramın özelliklerini irdeledikten sonra evrilmesini analiz edeceğiz. Bu evrimle ortaya konan küresel federal ve kent devletleri yaklaşımlarını örnek olarak tanımlayacağız. Burada yine “biz” tanımı esas alınacaktır. Sonuçta da akan selin yönünü irdeleyeceğiz.

Bu kavramı diğer kavramlarla ilişkilendirirken ümmet, millet gibi kavramlarla birlikte incelemesini burada yapmayacağız. Bunları başka bir tanımlama sürecinde ele alacağız.

Bir de şu var: İşimiz politika değil, tamamen düşünsel düzlemde kalmaktır. Bir taraf olarak değil, kendi tanımımla “merkezci” olarak baktığımı belirtmeliyim.

Ulus kavramının kökeni: Biz

Türkçesi “ulus” olan bu terim; orijinal haliyle Latince “biz” anlamında “nàt” sözcüğünden (İngilizce “us”) türetilmiştir. Latince “nasci” doğmak demektir. Fransızcaya “nacio” olarak, daha sonra Avrupa dillerine “national” olarak girmiştir. Avrupa uluslarının bilincinde bu terimin yarattığı izin anlamı; “bizler” olmaktadır. Batı kültürü olarak genişlettiğimizde onların kendilerine “biz” demelerinin anlamı, sosyo-politik açıdan, “meydana getirdiğimiz kültürel değerlere sahip bizler” olmaktadır.

Yaygın olarak Nazilerin ileri attığı ve “kafatasçılık” olarak anlatım bulan “saf ırk yaratma” düşüncesinin akıbeti malumdur. Bunu bir tarafa koyduğumuzda geriye kalan gerçek anlam Batı’nın kendine söylediği “biz” olmaktadır.

Kısaca politik açıdan da inceleyelim. 1789 Fransız İhtilali sürecinde kendilerini tanımlama ihtiyacı duyan yeni iktidar adaylarının hazırlık aşamasında; öncelikle “biz” kendimize ne demeliyiz, “biz” kim olarak bir araya geleceğiz, toplanacağız ve mevcut iktidara artık “siz” gidin diyeceğiz, türünden sorular sormak ihtiyacı duymuşlardır. Bir yandan “biz halkız” (public) diyerek cumhuriyet (republic) rejimini ihdas etmişler; diğer yandan “biz, bizimle olmak isteyenlerle (ben bir Fransızım diyenler) birliktelik kuralım” diyerek ulus (national) toplum haline gelmişlerdir. Yani asırlar önce hiçbir şey olmayanın “ben Romalıyım” demesinin bir şey olduğu fikri tekrar diriltilmiştir.

Daha sonra imparatorluklardan, sömürgelerden kopanların kendi içlerindeki tanımlara dâhil olanların birliktelikleri dünyada bir uluslar sistemini geliştirmiştir. Hatta bir vakit devlet dahi olamayan bazı toplumların bu fikri geliştirenlerin rehberliğiyle uluslaşması teşvik edilmiştir.

Ulus kavramın kapsamının belirginleştirilmesi

Kavramın yeşerttiği anlamın kökleşmesi için zaman içinde bazı tasavvurlar gelişmiştir. Bu yaklaşımla şöyle ilaveler yapılabilir: Doğasından kaynaklandığı nedenle bu sözcüğün yoğun ve içsel oluşumu güçlü bir “aidiyet” duygusunu ifade ettiği görüşü ortaya atılmıştır. Etnik birlikteliğin yanı sıra, “din” veya “dil” birliği ya da kurumsal bir miras paylaşımına dayalı bir “ilişkiyi”, tarihteki bir “bağı” ve kader “birliği” duygusu gibi ifadeleri de içinde barındırır olmuştur. Bu nedenle ulus olma kavramı gittikçe büyüyen topraklarda yaşayan, sayıları gittikçe artan bir “nüfusla” ilgilidir. Bu fikirlerin üzerine ulus kavramı belli bir yönetimin askeri başarılarıyla sınırları belirlenen belli bir toprak parçasını, yani “vatanı” paylaşan büyük bir toplum şeklinde genişleyecektir (veya tersi gelişmeler görülecektir). Toprak, kullanılan fiziksel mekânı temel alarak bireyleri birleştirir ve gruplandırır. Bu nedenle insanların içinde bulunduğu diğer koşulları pek dikkate almaz veya benzer koşullar tarafından ortaya çıkan çatışma veya uyuşmazlıkların daha üstünde yer alan dayanışmalara odaklanır.

Derinden hissetmeye bağlı bir davranışı ifade eden ulus olma kavramı; yalnızca yerel ve bağımsız çıkarları barındıran bir “çatı” olmakla kalmaz, ekonomideki modernizasyonla birlikte giderek artan bir öneme sahip olan piyasa ilişkilerinin tipik özellikleri olan yerel ötesi ve çıkara dayalı “karşıtlıkları da yumuşatır”. Çıkarların devamı ve derinleşmesi toplumun birbirine yapışması için en önemli nedendir. Başarılı bir biçimde yapılanmış ulusal kimlik, onu paylaşan insanlar arasındaki “iletişimi” kolaylaştırır. Eğer tartışmalar devam ediyorsa iletişimde de sorun ortaya çıkar. Ulus, insanların karşılıklı etkileşimlerine açıklık getirir ve beklentilerin paylaşılması için bir zemin oluşturur. Kent pazarında bir araya gelen birbirine yabancı kimseler ulus olma duygusunu derinden hissederse, yerel topluluklarda görülen o uzun, sürekli ve karşılıklı tanıdık olmaya dayanan “güven” duygusu kendiliğinden ortaya çıkar ve böylece karşılıklı sözleşmeler içeren ilişkilere girmeleri kolaylaşır.

Demokratik, liberal, serbest piyasaya dayalı bu dünyadan kesit alınır ve ulus devlet olma talebi değerlendirilirse bu anlatımın gereği daha da iyi anlaşılacaktır. Böyle bir anlayış sahipleri için çıkarların yaydığı kapsamlı ve kalıcı karşılıklı aidiyet duygusunun siyasal anlamı üzerindeki değerlendirmeler sayesinde bir yapı oluşur.

Bu yapılar, farklı tarihsel süreçlerin ürünü olarak ortaya çıksa da; endüstrileşmiş ve modern ülkeler tarafından ulus kurma ve devlet kurma şeklinde örtüşen kavramlarla vücut bulur. Önceleri devlet kurmak, ulus olmaktan daha anlamlı gelir idi. Örneğin Orta Asya’da bin yıldan önceki zamanlarda durum böyleydi. Daha sonra önceden kurulmuş bir ulusun varoluşu ve buna bir devlet verme adına çeşitli teşebbüslerin meşruiyeti söz konusu olmuştur.

Örneğin Fransız Devrimi sonrasında dünyadaki akımlar böyle gelişmiştir. Aslında bu iki süreç kaynaşmış halde de tezahür edebilir. Devlet kurma sürecinin çeşitli yönleri vardır. Örneğin eğitim sisteminin geliştirilmesi o devletin nüfusu içinde bir ulus olma duygusunu yayma amaçlıdır. Yani bu duygunun zaten var olduğu farz edilmez. Önce bu duygu oluşturulur ve karşılığında devlet kurmakla ilgili diğer özelliklere yönelim ve bunların desteklenmesi beklenir.[i]

Uluslararası sistemin inşası

Batılılar başlangıçta klasik topluma bir ruh vermek ihtiyacı duymuştur. Bu ruh birlikteliğin alt yapısını anlamlandırma arayışıdır. “Toplum ruhu” gibi kavramlarla yola çıktıktan sonra politik kimlik olarak ulus kavramı üzerinde ortak fikir yürütmüşlerdir. Aydınlanma dönemi ile başlayıp ulaşılan bu sonuç, birçok devletin organizasyonu için politik düşünce birliği halini ifade etmiştir. “Ulus deyince; içinde halk var, halkın ortak bir dini, dili, tarihi, kültürü var, ileriye yönelik ülküsü var,” denmiştir. Halk insan topluluğudur. Etnik grupları, inanç gruplarını, ortak paydalarla bir araya gelmiş toplumları tarif eder.

Batı, modern liberal ulusçuluğu ticaretin gelişmesi ile de birleştirebilmişti. Modern ulusçuluk ilk olarak XVII. Yüzyılda İngiltere’de “Püriten Devrimle” ortaya çıkmıştı. Birinci Elizabeth ve Protestan Kilise Avrupalılar içinde öne çıkarak bilimde, politikada, ticarette, düşünce alanında ilerleme kaydetmiş, hümanist ve Calvenist ahlaka dayalı yeni bir devir başlatmıştı. Liberal anlayışla ortaya çıkan İngiliz ulusalcılığı “orta ticaret sınıfını” doğurmuştu. Daha sonraları bu düşünce sistemi kilise etkisinden kurtarılmış özgürlük ve kişi hakları kavramlarını da içine alarak etkinleşmeye başlamıştı.[ii] Eleştiri Çağı’nın kurucusu materyalist John Locke bunu politik bir felsefe yaptı ve sonra Fransa ve Amerika için dile getirilen düşünce sistemlerini ortaya koydu.[iii]

International kavramı bir ticaret sistemini tarif etmekte olup devamında “ulus-devletler sistemi” kavramını doğurmuştu. Bu haliyle bakılırsa klasik devlet çatısını benimseyenler, örneğin zaten kültüründe tanımlı olan ırki ve dini esaslı birlikteliği barındıranlar, tercümelerin de etkisiyle öğrendiği yeni ulus kavramının anlamında yüklü içeriği de kabullenerek, isteyerek veya istemeyerek uluslararası sistemin mensubu olmuşlardı.

Bu arada, Batı’nın ilerleme yolunda kendi adına yaptığı çalışmaların mensubu oldukları dinlerindeki yanlış uygulamalara tepki olarak geliştiğine tanık olmaktayız. Örneğin Calvin konusuna bir bakalım. Jean Calvin Fransız din reformcusu olarak ifade edilir. Luther’in fikirlerini açıkça benimsediği için Paris’ten ayrılmak zorunda kalmış ve Cenevre’ye yerleşmiştir. Başlıca eseri olan “Hıristiyan Dinin Kurumları”, Tanrı’nın mutlak hâkimiyetini tebliğ eder. “İnanç Bildirgesini” yayımladı ve halkı bu bildirgeyi imzalamaya davet etti. Amacı, halk arasında Papa’dan yana olanlarla İncil’den yana olanları ayırabilmekti. Calvin’e göre tek inanç kaynağı Kitab-ı Mukaddes idi. Cenevre’de döndüğünde katı bir teokratik yönetim kurdu. “Cenevre Diktatörü” olarak öldü. Calvin’e göre insanlar eşit şartlarda yaratılmamıştır ve bazı insanlar için sonsuz yaşam öngörülürken bazıları için sonsuz lanetlenme söz konusudur. Calvincilik ile Avrupa’nın ekonomik gelişimi arasındaki ilişki de bugün bile tartışılan bir konudur. Bu konuda toplum bilimcileri iki gruba ayrılır. Birinci grup Avrupa’nın Calvinizm’i azınlık dini olarak kabul etmiş bölgelerinde ekonominin hızla geliştiğini savunur. Bunun nedeni olarak, Keşiş Protestanlığı’nın iç disiplini ve ağır çalışmaya önem verişiyle modern kapitalizm ruhunun doğuşu gösterilir. Calvinizm’e göre servet sahibi olmak, para kazanmak, iş ahlakını ve kutsal güveni yerine getirmenin bir yolu olarak kabul edilir ve elde edilen gelirle fakirlere yardım etmek, diğer toplumsal gereklilikleri yerine getirmek tanrı adına bir kardeşlik ve dindarlık ifadesi olarak görülür. İkinci grup toplum bilimcilerin yani Avrupa’nın ekonomik gelişimi ile Calvinizm arasındaki paralelliği reddeden grubun düşüncesi ise; Calvinizm’in kapitalizmin gelişmesine yardımcı olmak bir yana, ona aykırı bir yapıya sahip olduğu şeklindedir. Anglikanizm’in doğuşu bu akıma bağlıdır.[iv] “Hacı Babalar” denilen ilk Püriten göçmenlerle Calvinizm Amerika’da da yayılma olanağı bulmuştur. Görülüyor ki, modern kapitalizmin, ulusçuluğun, liberalizmin, demokrasinin ve biraz da enternasyonalizmin temelinde Hıristiyanlık içindeki reformcular var. Batı, Orta Çağ’ın karanlığından Aydınlanma’ya ve sonra bugüne böyle gelmiştir.

Bu arada bu konuyu niye açıkladığımı biraz daha derinleştireyim. Avrupa bu düşüncelerle kendi devletlerinin politik çerçevesini belirginleştirirken, diğer yandan ekonomik ihtiyaçlarını tamamlayıcı kılabilmek için bazı temel terimleri anlatımının içine dahil etmek suretiyle ana çizgisini zenginleştirmiş ve güçlendirmiştir. Örneğin sömürgecilik belirtilen süslü sözcüklerle somutlaşmıştır. O halde Avrupa’nın ulus fikrini kabul edenlerin işin tabiatını da benimseyip politik anlayışını sömürgecilikle tamamlaması beklenebilir. Ancak bu “biz” tanımının ruhuyla; toplum ruhuyla, Hırıstiyan dininin kurumlarıyla, Protestan Ahlakı ve Aydınlanma’nın algısıyla irtibatlıdır.

Bu itibarla uluslar sistemi kavramsal çizgisinde, ulus olmaya aday olan bir toplumun ön almış Avrupa tarafından “yerini tayin etmesini” beklemesi söz konusudur. İdeal olmak başka realist olmak başka tanımlama ortaya koyar! Ortaya anlaşmalarla sisteme katılmış bir ulus çıkar. Başka bir ifadeyle kendine “egemen” dese bile, anlaşmalara uyarak ve gücü oranında bunu koruma yükümlülüğü vardır. Eğer egemenlik fikri sadece düşünsel halde kalırsa, bu kez Avrupa’nın “biz” dediğinin dışında kalır. Çünkü o tarihi süreçte belirleyicidir, sömürgecidir ve güç kullanma yönteminde her pahasına inisiyatifi elinde tutmaktadır. Diğer “biz” nedir? Başka gideceği yol yoksa ve iktidarın, “kısa sürede pratik bir çözüm bulunsun, huzur, sükûnet, normal bir sosyo-politik sistem kurulsun, refah gelişsin…” demek ise yapılacak işler için reçete belirgindir: Onun gibi olacaksın ama onun tayin edeceği yerini de bileceksin!

Ulusun “bir devlet” bağlamı dışında “uluslararası kurumları” da içeriğine katmasından dolayı küresel başlıktaki faaliyette sahip olduğu kurumları giderek işlevlerini geliştirme veya değiştirme evresine girdiğini görmekteyiz. Ulus, modernizmin etkisi ile kabul edilen anlayışların bir ürünüdür. Modernizmde yeşeren ve aslında modernizme karşı olgular ortaya koyan postmodernizme kayış aşamasında dünya bu kavramı daha çok tartışır olmaktadır. Egemen güçler küresel çıkar sistemini yeniden inşa edebilir mi? Bu soru kafaları meşgul etmeye başlamıştır. Modern kültürün ilerleyişine ve postmodern kültürün çeşitli çevrelerce kullanılmasına paralel olarak insanlığın genel eğilimleri değişmeye başladı ve Batı için de “ulus” tartışılan bir kavram olarak gözden geçirildi.

Postmodernizm döneminin siyasi ve ekonomik etkilerinin hissedilmeye başlamasıyla, zayıf olan ulus devlet yapılarının var olan değerleri de tartışmaya açıldı. En azından ulusun devletin içişlerinin işleyişinde ve uluslar sisteminin küresel idarede bir “işletmeci” anlamı taşıması yönünde düşünce arayışları başlatılmış gözükmektedir. Yerine ne ifade edileceği ve bunun getirilerinin ne olacağı daha çok uzun süre tartışılacak görülmektedir. Zayıf olan ulus devletler sorgulanırken, postmodern etkilerle daha “yumuşak” yönetimler haline getirilmesi tartışılırken; uluslararası kurumların işlevinin geliştirilmesi geleceğin şekillenmesi açısından bir işaret niteliğinde olacaktır.

Ulusa ait bazı özellikler

Millet, ulus, vatandaş, halk, cemaat, topluluk birbiri yerine kullanılan kavramlarken; cumhuriyet, devlet, ülke çağrışımlarına sahiptirler. Milli veya ulusal marş, bayrak, dil, eğitim, proje gibi objektif; ruh, şuur, bilinç, inanç, kimlik gibi subjektif eklemlerle kullanılmaktadır.

“Ulusal”, “sosyalist” ve “faşizm” kavramları yan yana gelebilir mi? Evet, tarihte önemli bir örneği bulunmaktadır. Sosyalizm sözüne çeşitlilik kazandırmak amacıyla tarihsel bir konuyla birlikte hatırlayalım. Almanya’da Nazi döneminde Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi adını taşıyan siyasi akım faşist, ırkçı ve aşırı sağcı olarak tanımlıyordu. Teorisyeni Fransız Maurice Barres, pratisyeni ise Alman Adolf Hitler idi. Savunduğu felsefe, sosyalist bir ırkçılıkla Almanya’ya egemen yabancılara karşı koruyalabileceğiydi. Barres, sosyalizmin tek başına liberal bir zehir olduğunu düşünüyordu. Yani liberallik ve sosyalizm birlikte görülerek yapılmış bir değerlendirmedir. Bunu da yeterli görmemiş, ilave bir kavramla daha etkili olacağı savunulmuştur. Teoriye göre “nasyonal sosyalizm” kolektif ulusalcılığı gerçekleştirmenin aracı durumunda kullanılabilirdi. Barres’e göre işçiler kendi uluslarından işverenlere karşı değil, yabancı işverene ve Yahudi sermayesine karşı mücadele etmeliydi. Hitler bu fikri gerçekleştirme yolunu seçti.

Uygulamalara bakıldığında değişik tasnifler ortaya konmuştur. Bunlar: Ulusalcılık liberal, tutucu, emperyalist veya anti-emperyalist olarak sınıflandırılabilir. Liberal ulusçuluk gelişmiş (modern de denebilir) olanla değil klasik liberalizmle eşleşir. (Bu arada şunu da ifade etmeliyim: Liberalizm konusunu ayrıca ele almak gerekmektedir. Burada sadece değinilmektedir.)  Liberal ulusta güvensizlik ve şüphe eğilimi yerine; birlik, kardeşlik, haklara ve sorumluluklara dayalı karşılıklı saygı ve işbirliği eğilimleri vardır. Liberaller ferdiyetçiliği benimser, insan haklarını savunur, ahlaki değer olarak insanlar eşittir; ırk, inanç, sosyal kaynağı üstünlük nedeni olamaz ve birey her şeyin üzerinde görür. Liberal ulusçular mutlak egemen ulusları, uluslar sisteminde uyum ve düzeni bozduğu gerekçeyle eleştirirler. Bu bir çelişki gibi görülebilir. Mümkün görülen olumsuzluklar için hukukun bu yönde geliştirilmesini talep ederler.

Uluslar sisteminin hukuksal yapısının geliştirilmesi ile devletlerin çıkarları da kontrol altına alınacağından ortaya dolaylı bir tartışma ortamı ortaya çıkmaktadır. Bu tartışma başka ifadeyle bağnaz toplumlarla kozmopolit uluslar arasındaki tartışma olarak da görülmektedir. Modern liberaller bu tartışmaya girmek yerine ulus olgusunun yerini alacak başka ögeleri ön plana çıkarma arayışı içinde görünmektedir. Burası önemlidir. Biraz sonra ifade edeceğim geleceğin düzeninin mantığı bu fikrin içinden çıkarılmaktadır.

Tutucu ulusçuluk ise vatanseverlik vurgusu ile ortaya çıkan, kamu ve sosyal uyumu dikkate alan bir ulusçuluktur. Solun hızlı olduğu dönemlerde tutucu ulusçular için komünistler bir iç tehdit konumunda idi. Sol hız kesince bu tutucu kesim içeriden çok uluslararası tehditleri dile getirilmeye başladı. Küreselleşmenin bir konusu olarak ortaya çıkan göçlerin artması olgusu tutucu ulusçuların pratikte dikkatini çekmektedir. Bu ulusçu grup bağnaz, sabit fikirli ve hoşgörüden yoksun olarak nitelenmektedir.

Emperyalist ve anti-emperyalist ulusçuluk ise yayılma ve yayılma karşıtlarını tanımlar. Ancak küresel ölçekli gelişmeler göstermektedir ki her iki tutum da kendi içinde politika yapmanın üzerine bir akım geliştirecek potansiyeli yaratamaz.

En Yeni Dünya Düzeni

Modernizmden sonra onun içinde gelişen postmodernizmle birlikte gelişen anlayışlara göz atalım. Özellikle küreselleşmenin Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra “yeni dünya düzeni” adımlarıyla görülür kılınan fikrine ilave olarak, zamanın ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’in idaresindeki Batı kapitalist sistemi “küreselleşmenin” temelini attılar. Bu süreçte ulus kavramının evrilmesi gerektiğini savunanlar çıktıysa da bunun yerine gelişecek sosyo-ekonomik sistemin gerekli düzenine bağlı yeni tanım arayışları da ortaya çıktı.

Sömürgecilik, Dünya Savaşları, Soğuk Savaş, Yeni Dünya Düzeni derken şimdi gelinen noktada kurulacak politik yapının sağlamasının yapılmasında yine kullanılacak parametrelerin ekonomi ile ilgisi olması gerekecektir. Finansman, garantiler, sigortalar, bankacılık gibi büyün işlerde otorite olacak noktaların tanımlanması ihtiyacı vardır. Elbette su akacak ve kendi yolunu bulacaktır.

Bunlardan biri “Kültürel Federal Devlet” kavramı, diğeri ise “Küresel Kent Devlet” kavramı oldu. Kısaca bunlara göz atalım:

Kültürel Federal Devlet

Buradaki “biz” liberal, küresel ve mikro anlayışları kapsar.

Önceleri sömürgecilik çok daha bilinen bir kavramdı (çünkü fiilen yapsı hissedilebiliyordu) ve onu modernleşen Batı sömürgeciliği yayıyordu. Modernizm dünya siyasi coğrafyasını da sistemleştirdi. Birleşmiş Milletler (BM) ile bir hiyerarşi bile ifade edildi. BM’in yapısına ve işleyişine bakıldığında bu anlaşılabilir bir konu olacaktır. Modernizmin sistemleştirdiği hiyerarşik yönetimlerin yeni arayışları ve hatta tepkileri ortaya koyması, Joseph Nye’nin  “yumuşak güç” kullanımı ile postmodern kültürün yayılmasına zemin hazırladı. Dünya egemen devletlerin ve uluslararası güçlerin belirleyiciliği ile ortaya koyduğu etkiye karşı güçlü bir argüman geliştirememişti. Bunun üzerine çeşitli sebeplerle “ezilen” ulus devletler ortaya çıktı. Liberal veya tutucu ulus devletler, emperyalist olduğunu öne sürmese de postmodern kültürü yayan ve yumuşak güç iradesini elinde tutan devletler olarak bir baskı çemberi oluşturuldu. Bu baskı bilgi kullanımının ve teknolojinin artmasına paralel olarak daha da güçlendi.

Böylelikle günümüz, daha çok (emperyalist demesek de) yayılmacı olanlar ve olmayanların mücadelesine sahne olmaktadır. Alternatif bulma ihtiyacı duyan kesimler “ulus devlet yapısı çöküyor” endişesini neden göstererek; imparatorluk, ümmetçilik, cemaatçilik veya mikro yönetimler, federal ve konfedere yapılar şeklinde, belki de daha adını tam olarak koyamadıkları uç arayışlar içine girme ihtiyacı duymuşlardır. Adını “kültürel federal devletler” olarak koymak için çaba sarfeden akademisyen ve siyasetçiler için amaç ekonominin yükünün hissedilmemesi olsa gerek. Ekonomik bahaneleri gizleyip sosyal bölünmüşlükler üzerine gitmeyi yeğleyenler için en önemli argüman, “bireylerin hepsini özgür olarak görüyoruz, sızlanan grupları ayırıp iltimas geçirmek istemiyoruz” fikri çerçevesinde birleşmektedir.

Doğaldır ki; en müsait yerlerde bu kavramlarla teşkil edilen yönetimler denenir ve bilinmeyen noktalar, sorunlar ve toplu intibak süreci anlaşılır hale getirilir. Bunlara “kobay” yönetimler diyebiliriz. Hatta çok ileri gidenler “gelecekte tekrar kent devletler kurulacak, bunu üstünde devletler üstü küresel bir temsil gücü olacak, buna göre hazırlanalım” demektedir. Fakat bütün bunlar çok uzak düşüncelerdir. Dünyada tartışmaların liberal milliyetçilik içinde erimesi üzerinde duranlar giderek artmaktadır.

İstismara veya işlenmeye açık bir tabir olarak “kültürel azınlık” hep vardır. Azınlık kavramı güçsüzlüğü, korunmayı, adaleti çağrıştırır. Ulus veya diğer anlayışla birleşen toplumlar içinde bu yapılar mutlaka olacaktır. Coğrafi ayrımdan çok demokratik ilerilikle ilgili çözümler üzerinde durmak her zaman tercih edilmelidir. Çünkü geri bir demokrasi ile pohpohlanmış kültürel kimlik ekonominin küçük bir dişlisi olma sıfatının üzerine ebediyete kadar çıkamaz. Yarı federal yapılarla ana sistem içinde kalmak ve güç birliği yapmak gibi fikirler demokrasiyi de onarabilir ama ekonominin ihtiyaçları karşısında daima ezilir. Özgürlüğe duyulan güven içindeki sorumluluk paydasını iyi hesaplamak şartıyla bazı denklemler yaratılabilir.

Böylece adı ne olursa olsun, dünyada aynı anda mikro düzeyli toplulukların yeniden tanımlanma süreçleri daha şimdiden sipariş edilen ve tadına bakılan konulardır. Buna en belirgin örnek olarak dağılan Yugoslavya’dan sonra Balkan coğrafyasında kurulan küçük devletler gösterilmektedir. Kapitalizm, demokrasi, liberalizm, küresel sisteme bağlılık gibi tüm anlayışlar vardır. Biri etnik kökenli diğeri farklı dine mensup bir devlet olabilir. Daha kapsamlı bir coğrafyada “hoşgörü” sözcüğü bu noktada farklılıkları bir arada tutacak zamk gibi görülür.

Küresel Kent Devleti

Buradaki “biz” liberal, küresel ve mega kentliliktir.

McKinsey Global Institute’ün Ekim 2013 raporu 2025 yılının projeksiyonunu içerir. İçinde şunlar vardır: Hacmi 1 milyar doların üzerinde olan dünya çapında faaliyet gösteren toplam şirket sayısının 15.000 adede çıkacağı bekleniyor. Gelişmekte olan ülkeler ölçeğindeki dağılımları artış gösterecektir. Özellikle Çin kentlerinde 5.000 yeni şirketin olacağı bekleniyor. Bu ise 2025 yılının gelişmekte olan ülkelerinde bulunan şirketlerinin %40’ına karşılık gelecek. 2025 yılında 330’dan fazla kentte büyük şirketler karargâh kuracak. Bütün bu şirketlerin hacmi 2010’a oranla %130 artarak 130 trilyon dolara ulaşacak. Dev şirketlerin %53’ü halka açılmış, %37’si özel ve %10’u devlet şirketi olacak. Yani %90 şirket devletten ayrı olacak. Satın almalar ve halka arzlar daha hızlı gelişecek ve bu oran daha da artabilecek. Devletin şirketler üzerindeki kontrolü ortadan kalkacak. Bu demektir ki dünyanın toplam GSYİH’sı kentlerde kalacak. Küresel ölçekte hacmi 50 milyar doların üstündeki şirketlerden bahsediyoruz. Bunlar toplam dev şirketlerin %67’si olacak.[v]

Hal böyle olunca akla şu soru geliyor: Küresel şirketlerin etkinliği devlerin etkinliği içinde mi kalacak, yoksa yerleştikleri kentin kurallarını kendilerine uyarlayıp kendilerine göre daha etkin olmaya mı çalışacaklar? Bir kentin gelirinin birçok ülkeden veya devletten fazla olduğunu/olacağını dikkate alırsak, McKinsey’in iddiası yönünde, yakın gelecekte kent devletleri modeline doğru gidildiği sonucuna varmamız hiç yanlış olmayacak. Böyle bir yerde iş imkânı yaratmak kolay, gelir, üretim, yenilik (inovasyon) imkânı, standart sağlama, teknoloji ve ortak akıl kullanma endeksleri artacak şekildedir. Büyük şirketler neden kentlerden vazgeçsin ki? Neden yönetimleri kendilerine uygun düzenlemesin ki? Dünya nüfusunun önemli bir kısmı bu şehirlerde ve yakınlarında yaşayacak. Kent devletlerinin kendi aralarında ekonomik, bilim, teknoloji, eğitim, enerji, iş ve çalışma ağları olacak. Bu ağlar küreselleşmeyi fiili hale getirecek. Kent devleti kendini savunmanın yollarını bile bulacak. Belediye başkanları yeni yönetim organlarıyla kentliye doğrudan hizmet verecek.[vi]

Böyle bir düzen bağlamında “ulus” anlamını yitirmese de kent devletleri içinde kullanılan bir kavram olmaktan uzak kalacaktır. Daha çok vatandaş yani “citizen” terimi hicvedilerek gösterilen “netizen” kavramı ile toplum kendi iktidarını uygulayacaktır.[vii]

Bazı çevrelerce çok ütopik gibi gösterilse de bu anlamdaki kentlerde yaşayanların izole bir yaşamla kentte ve küresel ekonomik bağlarla tüm dünyada kendi özgür ve güvenli yaşamını tercih edeceği düşünülmelidir. Elbette küresel güç odaklarının kendileri için direnç gösterenlere değil yönetilebilir tarzdaki kitlelere ihtiyaç duyacağı aşikârdır. Öyleyse köklü bağların kırılması ve küçültülmesi fikri daha öncelik alır bir haldedir. Amaç menfaat birlikteliğinin en üst ulaşabileceği bir yönetim sistemini kurmaktır. Burada dinin, dilin, kökenin, etnik yapının hepsine bir tolerans vardır. Kim ne isterse kendi yaşamını ona göre deruhte edebilir. Tek düşünce ekonomik gerekçelerle refah ve güvenlik içinde yaşamaktır.

Eğer insanlık bu tempoda ve sorumsuz şekliyle yürürse (buna ilerleme denmektedir) 2025’lerden itibaren yaşam şeklinin şimdikinden bir hayli farklı bir hal alacağı aşikârdır. Bunun gerekçelerine ait bazı belirtileri şöyle sıralayabiliriz:[viii]

  • Ekolojik konular üzerinde politik etkinin devam etmesi,
  • Küreselleşmenin kapsamını genişletmesi,
  • Sosyo-ekonomik yapının farklılaşmaya başlamış olması,
  • Ekonomik büyümeye gitmenin, üretimi ve tüketimi artırmanın tek çözüm olarak görülmesi,
  • Ekolojideki değişime bağlı coğrafi yerleşmenin yeniden gözden geçirileceğinin öngörülmesi (en azından kıyı şeridindekiler için),
  • Sanal ve yapay dünyaya ilginin artması,
  • Devletler sisteminin tartışılmaya başlanması,
  • Mega kentlerin planlanması ve kent devletleri fikrinin tekrar tartışılmaya başlanması,
  • Giderek sayıları artan mega kentlerin dünya ekonomisi içindeki paylarının artmasıdır.

Akan sellerin taşıdıkları

Birinci Dünya Savaşı sonrası biliyoruz ki Avrupa ve yakını coğrafyalarda Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Rus İmparatorlukları dağıldı ve zaman içinde buralarda ulus devletler kuruldu. Ayrıca bazı sömürgeler kendi egemenlik mücadelesini vererek ulus devlet olma yarışına girdi. O vakit debisi güçlü sel suyunun akıntısına göre; ulus devlet, cumhuriyet, kapitalist düzen ile yönetilmek temel düşünceydi. O veya bu şekilde bu akıntıya göre yönünü çevirenler bir şekilde teşvik edildi ve belirli şekillerde destek aldı.

Küreselleşme ile bugün akan selin önüne kattıkları bellidir. Bazıları selin önünde, bazıları gerisinde gitmeyi seçecektir. Bazılar bir süre akıntıya karşı kulaç atmayı tercih edecektir. Her ne ise…

Selin önüne kattıklarının tanımlarında liberal düşüncedekiler, küresel yapılar, mikro akımlar ve mega kentler vardır. Devlet yapılarının değişikliği bile tartışılır olmuştur. Bugünkü devlet anlayışını ve ulus mantığını savunanların güçlü argümanlarla akan selin yolunu değiştirme şansları olabilir. Zamanla bunun olup olmayacağına dair tartışmaların fazlalaştığına tanık olacağız. Belki bu konular “en yeni dünya dizeninin” sağlam temeller üzerine kurulması amacıyla küresel güçler tarafından desteklenen düzlemde tartışılması sağlanacaktır.

Sonuçta sel sularının akıntısı kendi değer yargılarına bağlı şimdikinden az veya çok ama mutlaka farklı bir yönetim algısını çağrıştırmaktadır. Buna iklim değişikliği gibi doğal sebeplerin de aşırı zorunluluk etkisi, kitlesel göçlerin görülmesi, bilim ve teknolojide yeni bir dalganın daha gelişmesi gibi hususlar eklenirse, bu durumda süreç kendi özelliklerine bağlı sistemi kendi doğasında inşa edecektir.

 


[i] Gianfranco Poggi, Devlet; Doğası, Gelişimi ve Geleceği, Çev. Aysun Babacan, İstanbul Bilgi üniversitesi Yayınları, 2007, s. 36-38.

[ii] Liberal milliyetçilik kavramı için geniş bilgi; Carlton J. Hayes, The Historical Evulution of Modern Nationalism, New York, 1950, s. 120-163.

[iii] Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Çev. E. Vehbi Eralp, Sosyal Yayınlar, 5. Baskı, İstanbul, 1998, s. 259.

[iv] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1974, s. 209.

[v] McKinsey Global Institute’ün Ekim 2013 tarihli “Urban world: The Shifting Global Business Landscape” adlı raporu.

[viii] Gürsel Tokmakoğlu, “Küresel Değişim ve Saf İnsanın Sorumluluğu” isimli makale, https://muttakilik.com/?p=632

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Hitap etmenin gücü

DİĞER YAZI

Hukuk mu, politika mı; tuğyan mı, muttaki mi?

Kültür 'ın son yazıları

Anakronizm ve Propaganda

Anakronizm ile politik propaganda arasında ciddi bir ilişki vardır. Kitle psikolojisiyle ilgilenenlerin çalışma alanında bu tür

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis