algilarla-oyunun-adi-dusmanlik-mi
Algılarla oyunun adı düşmanlık mı?

Algılarla oyunun adı düşmanlık mı?

411 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Halifelik, İslam, Müslümanlık, İslamofobi, Radikalizm ve Yeni Cahiliye kavramlarına kısaca bir gözatalım mı? Birlikte gerçek düşmanı çatlatalım mı? “Yok, ben rahatım, sen işine bak!” da diyebilirsiniz. O halde lütfen kardeşinizi düşman bellemeyin, belletmeyin! Algınızla oynamayın!

Önce “karşıt” bakış açısı ne diyor, bakalım:

Bu makalede “karşıt” olmaktan kasıt nedir? Dini terim ve konuları gereksiz bulan, Batının Yunan Mitolojisinden başlatarak geliştirdiği düşünce kalıbıyla özdeş tavır alan, dünyaya ve günlük yaşama algıladığı gibi bakandır. Onların adına ben tırnak içinde yazayım, siz sabırla okuyun:

İnsana ilahi özellikler katma fikri Orta Çağ’da kaldı… İslami terör, radikalizm ve İslamofobi diye bir şey vardır… İslamistler bilime ve modern yaşama düşmanlar… İnsanlar arasında düşmanlık dün nasıl doğal nedenlerle var oldu ise bugün terörizm de aynı şekilde var… Gelişmek için bütün bu engellerden kurtulmak şart! İnsanlığa barış ancak böyle gelir…

Şimdi de halifelikten başlayarak bu algı farklılığını belirginleştiren düşünceyi ortaya koyalım.

Halifelik konusu önemlidir!

Bu kâinat için fikrim şöyle: Bir şekilde ilk hareket ve özle her şey başladı. Varlık hiyerarşisi en sonunda en gelişmiş insanı yarattı. İnsan kendi kâinatına “halife” atandı. Bu çok özel bir konudur. Çünkü “kabul” edildiğinde anlamı vardır ve her şeyin açıklaması eksiksiz bir yönde olur: Bu da İslam’dır.

Örneğin insan olup biteni bir bütün olarak anlamakla ve idrakle açıklamalıdır. Bu gerçekleşti ise halifelik anlam bulur.

Yoksa (karşıt fikirle) insan hayvandan türemişlik seviyesine indirgeniverir. Halife olarak atanmışlık hiçe sayılır. İnsan bir diğer insana düşman olur. Bu ancak İblisi tatmin eder. İnsan konuşadursun: Akıllı hayvan yaptığı kavgayı kendince açıklar ve kavgayı geliştirmeyi iş edinir.

Çizgi bu kadar nettir! Halife kalmak insanın elindedir. Hem de mazeretsiz…

Müslümanların görevi İslam’ı korumak mı?

Aslında “İslam” kavramını anlamadan söyleyenlere pek kulak asmamak lazım… Her defasında İslam ve Müslüman terimlerinin farkını ortaya koymaya çabalıyorum. Bilenler için bu çabamın mazur görülmesini diliyorum. Çünkü sözlerim konunun üzerine yeterinde eğilmemişlere veya bilmeyenleredir.

“Müslümanların görevi İslam’ı korumak,” sözünden ne anlaşılmalıdır?

Bu çok genel bir işlevdir. İslam’ı koruma yönünde yapılabilecekler nelerdir? Eğer İslam âlemlerin dini ise bir Müslüman bunun için ne yapabilir?  Galaksilerin devinimine ait düzensizlikleri farkedip önlem alamaz, dünyaya çarpmakta olan başka büyük bir gezegene dur diyemez, doğal olaylardan sorumlu Melek Mikail’e görev veremez…

Peki, ne yapar? Kendine gönderilen peygamberin örnekliği ve Kur’an’da yap veya yapma denilen ilkelerin dışında yapacağı yoktur. Bunlar ise tamamen “dünyalık” işlerdir. Hoşgörülü, barışçı, insanı en üstün değer gören yaklaşımlar sergileyerek İslam’a tutunur, kendi yaşamını düzenler, manevi değerlerin gelişmesine dair yapması gerekenlerle kâinatın mana âlemine uyumluluk gösterir. Esasında iyi bir Müslüman olarak İslam’a uygun hareket eder. İslam, semavi bütün vahiylerin ve dolayısıyla bir Müslümanın bütün değer sistemini kapsamaktadır.

Müslüman, hoşgörülü, barışçı, insanı en üstün değer gören yaklaşımlar sergileyerek İslam’a tutunur, kendi yaşamını düzenler, manevi değerlerin gelişmesine dair yapması gerekenlerle kâinatın mana âlemine uyumluluk gösterir.

Hz. Muhammed en son gelen peygamberdir. Tarihsel süreçte sapkınlık adına öncekilerin devamcıları tarafından bazı çabaların olduğunu görmekteyiz. Çoğu kendi dinlerini, birey ve kurumsal yapıların gereği olarak aslında kendi pozisyonlarını korumak, Müslümanları dışlamak için sürekli bir çaba içinde olmuşlardır. Hatta semavi olmayan inanış mensupları ve hiç inanmayanlar da bu kampanyalara katılmışlardır. Tarihte somut bir şekilde görülen Haçlı Seferleri’nin amacı bile bununla ilgilidir.

Ancak bir Müslüman, Batı’nın veya başkalarının hakaret, küçümseme ve dışlama tarzı eylemlerine karşı koyma çabasına “İslam’ı korumak” diyorsa, buna gerek yoktur!

Müslüman seviyesini batıl olana ve üstün insana yakışmayan tarza indirgemez; “üstün” olmanın gereğini yaparak İslam’ın ideal temsilini gerçekleştirir. Birine karşı bir şey yapmak işin bir kısmı ama esas kısmı “Müslümanın kendi içinde düşmemesi gereken yanlışlardan kurtulması” konusudur.

Eğer bir Müslüman kendi ödevini yapmadan başkasına, “sen de bana böyle davran” derse, pek hoş olmaz her halde!

İslamofobiden bahseden aslen neden korkar?

İşte bu noktada karşımıza çağdaş söylemiyle “İslamofobi” kavramı çıkmaktadır. Nedir bu fobi? Fobinin kendisi “güçlü korku” anlamına gelir. İslam’dan korkmanın, hem de çok korkmanın anlamı nedir?

İslam; ilahi iradenin gerçekliği, kâinatın uyumu, bilinci, düzeni, yasaları ve bunlara bilinçle ve açık bir şekilde tabi olunmasıdır. İslam kâinatın tek dinidir, semavidir, sağlamdır, hak dindir, tevhit dinidir, akıl ve bilgi dinidir.

İslam; ilahi iradenin gerçekliği, kâinatın uyumu, bilinci, düzeni, yasaları ve bunlara bilinçle ve açık bir şekilde tabi olunmasıdır. İslam kâinatın tek dinidir, semavidir, sağlamdır, hak dindir, tevhit dinidir, akıl ve bilgi dinidir.

Bunun için korkmak; ancak ve ancak neden dünyada olduğunu bilmemekle ve hatta insanın dünyada bulunmasına karşı olmakla özdeştir. Yani bu İslami tarifle, bu İblisin bakış şeklidir.

Bu söylemi açıklamak için İslam Konferansı Teşkilatı Başkanı Ekmeleddin İslamoğlu’nun “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” isimli kitabından yararlanacağım.[i] 11 Eylül saldırısından sonra yaptığı incelemede Harvard Üniversitesinden Joycelyne Cesari “Avrupa’da Güvenlik Konusu ve Dini Bölümler” başlıklı raporunun giriş kısmında İslamofobi teriminin ilk defa Şarkiyatçı Etienne Diet tarafından “Batı’dan Bakışla Doğu – 1922” kitabında kullanıldığından bahsetmişti. Terimin tekrar hatırlanması ve yaygın kullanım ancak 1997’de oldu. İngiliz düşünce kuruluşu Runnymede Trust’un “İslamofobi: Hepimiz İçin Bir Tehdit” isimli raporunda terim “Müslümanlara karşı önyargı” anlamında yer alıyor; terimin siyasi çevrelerde ve medyada kullanıldığına, hatta Müslümanları teşkilatlarında bile yer aldığına dikkat çekiliyor. Bu raporda İslamofobinin bir korku olmanın ötesinde Müslümanlara karşı ırki ve dini aidiyete dayalı hoşgörüsüzlük, nefret ve ayrımcılık anlamına geldiği açıklanıyor. Batı kültürünün kendine göre geliştirdiği bu kavram giderek yerleşiyor ve neticede Birleşmiş Milletler’in (BM) raporlarına bile giriyor. BM Irkçılık, Irk Ayrımcılığı, Yabancı Düşmanlığı ve Bunlara Bağlı Hoşgörüsüzlük Özel Raportörünün 2006 yılı BM İnsan Hakları Konseyi 6. Oturum Raporu: İslamofobi, İslam’a yönelik temelsiz bir rahatsızlık ve düşmanlık ve bundan kaynaklanan, tümü veya bir kısmı Müslümanlara yönelik korku ve karşıtlık. Terimin Müslümanları hedef alan ayrımcılık, önyargılar ve eşitsiz muamele gibi bu karşıtlıktan kaynaklanan pratik sonuçları da kapsadığı belirtiliyor.[ii]

Runnymede Trust’un “İslamofobi: Hepimiz İçin Bir Tehdit” İsimli Raporu: “Müslümanlara karşı önyargı… Terimin siyasi çevrelerde ve medyada kullanıldığı… İslamofobinin bir korku olmanın ötesinde Müslümanlara karşı ırki ve dini aidiyete dayalı hoşgörüsüzlük, nefret ve ayrımcılık anlamına geldiği…”

Basit gerçek nedir?

Gerçek şu ki Batı, İslam derken aslında Müslümanları korkulacak bir önyargıyla tanıyor ve ifadelerde karşıt kelimesi yumuşak kaçıyor, aslında bunu esas anlamıyla söylersek; Batı, Müslümanları başından beri düşman görüyor. Her fırsatta düşüncesini güncelliyor. Kurduğu sistemin İslami yorumla engellenmesinin önüne geçmek istiyor. İşin kötüsü Batı’nın bu belirgin çabasına Müslümanlardan da benzer karşılıklar geliyor. Belki de yöntemleri ile Batı kendi toplumuna ve dünya siyasetine, “Bakın haklıymışız, korkulacak kadar var,” dedirten olayları gündeme getiriyor.

Radikalizm niye?

Üstün insanın olduğu yerde radikalizm olur mu? Sahih İslam’da üstün insan “halifedir.” Halifelik sadece insanları birleştirmekle ilgilenmez, diğer taraftan varlıkları bütünleşmekle ilgilenir ve iradesi kapsamına giren ortamda ilahi uyumun temsilciliğini yapar. Kur’an’a göre Meleklerin “İnsanın kan dökmek için yaratılacağı” endişesine Yaratan “Halife atayacağını[iii] açıklayarak karşılık vermiştir.

İnsanları doğruya davet için Yaratan sayısız peygamber gönderdiğini bildirmiştir. Yine de insanlık tarihi kanla dolu bir seyir izlemiştir. Bu bir çatışma, hizipleşme, çekememe, savaşma, rakip olma, üstün olma veya halife olmak yerine ilkel bir davranış gösterme halidir. İşte bu noktada iki farklı yorum ortaya çıkmaktadır: Halifelik öncesi insan ilkeldi, diğer yandan materyalizmin kendine has vahşi bir yaşam dikte ettirmesi de yeni bir tür ilkellik süreci başlatmıştır. Materyalizmle birlikte kullanılan kavramlar emperyalizm, rasyonalizm, kapitalizm, komünizm, sosyalizm, modernizm, akılcılık, bilimsellik… Bu bir çelişki değil de nedir?

“Yeni cahiliye” de ne demek oluyor?

Müslümanlık öncesi Arapların yaşadığı putperest döneme “cahiliye” denmektedir. Özellikle kendine “radikal İslamcı” diyen bir grup da materyalizmin haline bakıp bu dönemi “yeni cahiliye” olarak açıklamaktadır. Eskinin putlarının yerini para tutkusu almış görülmektedir. Yeni putları insan kendi yaratmıştır ve eskinin putlarına tapanlardan bir fark görülmemektedir.

Samiri’nin yaptığı ve Hz. Musa’yı sinirlendiren ses çıkaran Altın Buzağı’nın benzerini başka bir anlatımla da olsa bugün para düşkünleri finans merkezlerinin önüne boğa heykeli şeklinde dikiyorlar. İnsanlık maddi yaşamı bir şekilde sembolleştiriyor. Esas olan ona tapıp tapmamaktır. Garbiyatçılar bir hahamın torunu olan Marks’ın sözlerini hatırlatırlar: “Para, İsrail’in, kendinden önce gelen hiçbir Tanrıyı kabul etmeyen kıskanç tanrısıdır. Para insanoğlunun bütün Tanrılarını alçalttığı gibi onları birer emtia haline getirir.[iv]

Öyleyse barışsak ve İblisi çatlatsak ya!

İslam kendini insan olsa da olmasa da korumaktadır. Ortada duran tablo şudur: İnsanoğlu kendi algısını korumakla ilgilenmektedir. İnsanın algısı içinde hem Müslüman algısı hem de Müslümana karşı olanların algısı vardır. İslam evvela anlaşılması gereken bir dindir. Onun için Kur’an’da defalarca “anlamak” kelimesi tekrarlanmıştır. Kâinatın yaşayan Kur’an gerçeği idrak etmenin bütüncül yapısına duyulan ilgiyle okunup anlaşılmalıdır.

İnsanoğlu kendi algısını korumakla ilgilenmektedir.

Her kim kendi algısını tartmaksızın düşmanlıkla beslerse kötü tarafa teslim olmuş demektir. Bu durumun “azı-çoğu” ayrı konudur. Evvela sorun insanın kendine düşman olmasıyla başlar. Düşmanlığı yaratan neyi hedef aldığını da bilmek zorundadır. Yani sorumludur! Sorumluluk bundan dolayı üzerine titrenmesi gereken bir konudur.

Muttakinin esas sorumluluğu bütünü doğru algılamaktır ve buradan hareketle önemli bir sorumluluğu da İblisi çatlatmaktır!

Muttakinin bir sorumluluğu da İblisi çatlatmaktır!

Nasıl mı? Barışçı kalarak, sorunları bir halife gibi çözerek… Lütfen günlük işlerin hızını ve sürekli değişkenliğini kullanmalarına ve algımızla oynamalarına izin vermeyelim!

 


[i] Ekmeleddin İslamoğlu, Yeni Yüzyılda İslam Dünyası, Timaş Yayınları, 2013, İstanbul, s. 166-167.

[ii] BM İnsan Hakları Komisyonu Raporu, (A/HRC/6/6), 21 Ağustos 2007, s. 8, parag. 19, (www.oic-oci.org/english/article/UNHRC-rep.pdf)

[iii] Bakara: 28-39.

[iv] Ian Buruma, Avishai Margalit, Garbiyatçılık, Düşmanlarının Gözünde Batı, Çev. Güven Turan, YKY, 2009, İstanbul, s. 82.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Hukuk mu, politika mı; tuğyan mı, muttaki mi?

DİĞER YAZI

Bilim ve teknolojide neredeyiz ve ne yapıyoruz?

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka