Türkiye’nin Stratejisi: Bilinçli Dinamizm

Okuyucu
+2

Jeopolitik ve jeostratejik değerleri, strateji ve politika konularını ele alacağız. Türkiye’nin yeniden revizyona tabi tutulan dünya örgüsünde, tam da bu geçiş zamanında, bütün küresel güçleri gözeterek, kendi yolunu belirginleştirmesi gerekmektedir. ABD ve Avrupa stratejik hatalar yapmaktalar, Rusya ve Çin henüz net değildir. Ancak en önemlisi, Türkiye kenarda köşede bir coğrafyada da değildir, bütün güçlerin çıkar çatışmasının ve güzergahının üzerindedir. Coğrafyasının hakkını veren bir ülke olmaya en fazla muktedir millet, işte bu millettir. Milletçe yapılanlar çok, daha fazla neler yapılabilir, ilgili ve güncel stratejik konuları gelin gözden geçirelim. Böylesi önemli bir değerlendirmenin somut sonucu olmazsa eksik kalır. Dolayısıyla sonucu “bilinçli dinamizm” sloganıyla bağlayacağız, buraya nasıl geldik, birlikte inceleyelim.

Türkiye’nin Jeopolitik ve Jeostratejik Değeri

Türkiye’nin jeostratejik değeri tartışılmaz. Kalpgâh, Kenar Kuşak, Deniz ve Hava Stratejileri, İpek Yolu, her nasıl bakarsanız bakın, Türkiye doğal bakımlardan avantajlı bir konumdadır. Dünya Adası’nın, başka ifadeyle Avrupa, Afrika ve Asya’nın ortasında, Avrasya’nın bileşim noktasındadır. Avrupalılar, Afrikalılar, Orta Doğulular, Kuzeyliler için kültürel etkileşme, ticaret ve kültürel zenginleşme mevkiidir. ABD, İngiltere, Avrupa Birliği, Çin gibi önemli ekonomik merkezlerin birbirleriyle ticarette köprüdür. Başka çok avantajı sayabiliriz.

İnsanlık olarak önemli bir eşikteyiz, uluslararası sistemin yeniden düzenlendiği bir döneme girildi. Özellikle 2020 yılı bunun belirgin sinyalleriyle doluydu. Bazı yönlerden her birimizi şaşkına çevirdi, çünkü aniden değişim tetiklendi, yeni alışkanlıklar edinmemiz söylendi. Yeni düzende uluslararası yapı daha ziyade küresel değerlere hizmet edecek biçimde revize edilecek. 

Şimdiden ABD-Çin rekabeti kızışmış haldedir. Hesaplara göre 2035’lerde Çin, ABD’yi ekonomi başta, bazı önemli alanlarda geçecektir. Bu gerçek gelişme çizgisine bakarak ABD kendi planını uygulamaktadır ve gayet agresif ve haksız tavırlar içindedir.

Hangi güçler küresel revizyonda belirleyici olacak, bakalım: ABD, Avrupa ve Çin bu yeni sistemin üç belirleyicisi olacak. Çünkü nüfuzlarını kullanacak potansiyelle sistemin gerekli değişikliklerine hükmedebilmekteler. Tarihsel geçmişe bakarsak, Kalpgâh’ın, Kenar Kuşak’ın, Kuzey Deniz, Hava, Uzay ve Siber Stratejilerin, İpek Yolu’nun güçlü konumuna sahip, askeri yönden güçlü ve doğal kaynakları bol Rusya’nın bu üç nüfuzlu kanadın merkezindeki duruşuyla belirleyici olmaya adaydır. Ancak bir de küresel ekonomik güç merkezi ortaya çıkmış haldedir. Bu küresel ekonomik gücün etkinliği fazla, ama doğası gereği bir toprağı yoktur. Üstelik toprak ihtiyacı hiç olmayacaktır. Zira tüm dünya kaynaklarının değerine etki etmektedir. Bu durumda belirleyici toplam beş güç merkezi vardır. Hindistan’ın konumu henüz net değildir, ama hangi tarafta olursa dengelere etkisi olacak potansiyeldedir.

ABD, Avrupa değerleri ve buna bağlı gelişmiş diğer ülkeler için liberal ve demokratik rejimlerin varlığından bahsetmemiz gerekmektedir. Rusya ve Çin liberal ekonomiyi kabul eden, ama otokrasi ile idare edilen rejime sahiptirler. Küresel ekonomik gücü olan yapı ise neoliberal demokratik rejimleri desteklemektedir. Bugün için ABD, Çin ve Rus tarafını düşman görmektedir. Düşmanlıklarının açıklamasını da demokrasi karşıtlığı veya otokrasi ile yönetilen ülkeler olarak tarif etmektedir.

Dördüncü Sanayi Devrimi oldu ve buna uygun sosyal, ekonomik, politik, askeri, ulaştırma ve iletişim, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ortaya çıkmaktadır. Artık günlük yaşama uzay ve siber alan girmiş durumdadır. Her ne yapılıyorsa dünyada, bundan böyle dijital devrimin ürünüdür. Yapay zekadan nesnelerin internetine, buradan öğrenen makinelere, çok konu bundan böyle kendi sistemini ve yaşam kalıplarını oluşturmaktadır. Buna uygun para sistemi bile geleceğin küreselleşmedeki tamamlayıcısı hüviyetini alacaktır.

Günümüzde en öndeki konu başlıkları ekonomi ve teknoloji olmuştur. Hız ve isabetli karar verme mekanizmaları, etkinlik ve veri yönetimi, her bir yapıya dahil edilmektedir. Örneğin politika ve eğitim bile böylesi gelişmişliklerden nasibini almak zorunda kalmaktadır.

Kalkınmada değişik örnekler verilmektedir. Almanya, Japonya, Güney Kore gibi örnekler insan kaynağına ve disipline dayalı tavırlarıyla bilinir. Çin’in üst, orta ve alt sınıftan kesimlere yönelik üretim modelleriyle kalkınmasını gerçekleştirmesinde başarı anahtarı, insan kaynağı, eğitime ve bilime olan inanç ve sabırla çalışmaktır.

Türkiye’nin Stratejisi ve Politikası

Bütün bu önemli konuları alt alta sıralayalım, zamanı, mekânı ve kaynakları ortaya koyalım ve Türkiye’nin yeni dönemin gelişimindeki yerine bakalım. Türkiye’nin; terör belasından kurtulma, enerji bağımsızlığına kavuşma, savunma sanayiinde egemen bir ülke olarak hareket serbestisi elde etme, ekonomik yönden güvenilir olma, amaçları için mücadelesi sürmektedir. 

Bu dört amaç için gelişimini sürdürme mücadelesi verirken ABD’den tepki almaktadır. ABD, yakın dönemde Türkiye’yi “Gri Ülke” kategorisine almıştır. Başka bir deyişle; Rusya ve Çin eksenine kayan, etki alanında (Balkanlar, Karadeniz, Hazar, Orta Asya, Orta Doğu ve Afrika’da) ABD’nin çıkarları gereği attığı adımlara ters duran, Müslüman kimliğini kendi çıkarı için kullanan ve liberal otokrasiyle yönetilen bir ülke haline dönüştüğünü iddia etmektedir. Devamında ABD, FETÖ’yü bir iç sorun, Kuzey-Doğu Suriye’deki yapıyı Demokratik Güç olarak tarif etmektedir ve Türkiye’de muhalefetin desteklenmesi suretiyle demokrasinin tekrar getirilmesi konusuna yatırım yaptığını ifşa etmektedir. 

Eğer ABD ve bazı Avrupa ülkeleri kendi çıkarları veya politik kaygıları için Türkiye’yi bölünmüş veya güçsüzleştirilmiş halde görmek istiyorlarsa, bu dostça değil, düşmanca bir bakış aşısıdır. Çok net!

Türkiye sadece ABD’den değil, Avrupa ülkelerinden de benzer tepkileri almaktadır. Başından bu yana Avrupa Birliği’ne en fazla girme hakkına sahip ülke konumundayken sürekli oyalanmış halde “kapıda” bekletilen Türkiye, özellikle Fransa ve Yunanistan gibi üye ülkeler tarafından güvenlik bağlamında da tehdit gösterilmektedir.

Bu durumda yıllarca aynı ittifak içinde yer almış olan ABD ve Avrupa, buna genel manada Batı da diyebiliriz, Türkiye’nin mevcut gelişmesine en büyük engel veya kısıtlayıcı güçlerdir.

Şartlar böyleyken, Türkiye’nin stratejisi ne olmalı, diye düşünmemiz gerekmektedir. Türkiye, Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması Tezi’nde işaret ettiği “bölünmüş” (veya kırılgan) ülke olarak mı kalmalı, yoksa önerdiği “Medeniyetler Barışı” için çaba sarf etmeye devam mı etmeli? ABD, Türkiye’yi “Gri Ülke” olarak değerlendirmekle kalmamış, kendi ifadesiyle, “güvenlik ihraç eden ülke bölgesinde istikrarsızlık yaratmakta,”iddiasıyla hareket etmesi bir baskı unsuru haline dönüşmüştür. Bu durumda ABD, Huntington’un tezini doğrulamak için gayret gösteren ülke konumundadır. Yanına aldığı Avrupalı ülkeler de benzer yaklaşımdadır. Hatta buna bölgeden İsrail’i de katmak gerekir.

Türkiye, dün kurulmuş veya sınırları cetvelle çizilmiş bir ülke değildir, imparatorluk geleneğine ve köklü kültüre sahip, devlet geleneği ve bir medeniyet iddiası olan ülkedir. Türkiye ister istemez doğal refleksleri ile “büyük ülke” olma özelliğine dayanarak bir tavır sergilemektedir. Bu “büyük ülke” olma hakkı Türkiye’nin emanet elbise giyer gibi üstüne aldığı bir şey değildir, tamamen doğaldır. Ancak “Batı” dediğimiz o kesim tarafından Türkiye’ye, “buna hakkın yok,” türünden bir yaklaşım sergilenmeye çalışılmaktadır. Bu durum liberal rekabet şartlarının çok ötesindedir! Onların kendilerine göre tarihsel bazı sebepleri olabilir. Ancak, Avrupa’nın ve Hıristiyan dünyasının bu tür tarihten getirdikleri sebepler ile “liberal ve demokratik” dedikleri politikaları çelişmektedir. Batı’nın tutunduğu olumsuz tavrın ve başka ifadeyle Türkiye karşıtlığının, bir ikilem içermesi, işte bu tür politik yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. 

O halde Türkiye doğal refleksleriyle hareket edecektir. Türkiye nasıl Kurtuluş Savaşı zamanında emperyalizm ile mücadele etti ise aynı şuurla hareket etmesi Batı’ya sürpriz olmamalıdır. Dolayısıyla değişik etkilerle ortaya çıkan iç çekişmeler bir yana, özde Türkiye, “bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün bir millet,” olarak mevcut tavrını sürdürecektir. Türkiye’nin bundan daha tabii bir hakkı olamaz. Her ne kadar Batı dünyası siyaset yoluyla belli alanlarda (kendilerine göre) “yumuşatma” operasyonlarını gerçekleştirmek isteseler de temel anlayışta bir değişiklik olmayacaktır.

Konu tarih mi, öyle bakalım o zaman: “Türklerin geleneği” demişken, diğer güçlerle olan ilişkilere değinecek olursak, örneğin Türk boyları asırlarca Çin ülkesi ile içli dışlı olmuş, Çin yayılmacılığını otağının etrafında yaşamıştır, bunu bilir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise Rusya ile ilişkilerinin ne denli inişli çıkışlı olduğunu asırlarca hem savaş meydanlarında hem de anlaşma masalarında yaşamıştır. Türkler, Rusların Avrupalılarla birlikte olup, Osmanlı’yı “hasta adam” ilan edip, sonra da türlü çıkar ortaklıklarıyla parçalamaya çalıştığına en fazla tanık olmuş millettir. Türkiye, Almanları da İngilizleri de Fransızları da hatta diğerlerini de bilmektedir. Ancak tarihte kalan o dönemin konuları başka, bugünün atılacak adımları başkadır. Batı zaman zaman “köktenci” ve “dışlayıcı” yaklaşımlarla hareket etmektedir, bu Türkiye’nin dikkatinden kaçan bir husus değildir.

Strateji şudur: Bu özgün ve önemli jeostratejik mevkide, Türkiye sağlamsa diğer ülkeler de kendilerini güvende hissedebilirler, eğer sorunlu olursa, onlar da sorunlu yaşarlar. Türkiye, bölgesel ve küresel çapta, barış ve istikrar için doğal bir anahtar ve denge ülkesidir. Türkiye bu stratejinin bilincinde reel politikasını sürdürmektedir. Tek istediği, egemenliğine, bağımsızlığına ve doğal haklarına dair bir yaptırım ve zorlama olmamasıdır. Bu fazladan bir istek değildir ve diğerleri için doğal olan Türkiye için de doğaldır.

Türkiye NATO üyesi, yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülkedir. Ötekileştirmekten ve çifte standarttan vaz geçerlerse eğer, Türkiye, şartlı olmayan biçimde, herkes gibi AB’ye de girmek istemektedir. Bu olursa Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar, Doğu Avrupa, gibi tam ve kısmen sorunlu alanlardaki her türlü dosya kapanacaktır. Hatta Avrupa için sorun olan mülteci ve terör konularında Türkiye tüm deneyimini ve gücünü kullanarak Avrupa’ya katkı sunacaktır. Türkiye bugün 86 milyon nüfusla iyi bir ekonomik potansiyeldir, Almanya gibi ülkeler korkmamalıdır, gereken şekilde Avrupa’nın ekonomik gücünün yükselmesine katkı sağlayacaktır. Türkiye, Rusya ve Çin ile köprü olan bir konumda, Avrupa’nın tam da kazancına olacak mevkide, avantajlarını sergileyecek dinamik bir ülkedir. Böyle bir yola girilirse ABD, Avrupa Birliği’ne ne diyebilir ki? İşte size liberal ve demokratik çözüm yolu!

Türkiye’nin askeri stratejisinde “güçlü ordu” prensibi devam etmektedir. Bu prensip “güçlü politika” ilkesinerakip olamaz, tartışılacak konu bile değildir. Türkiye bu jeopolitik şartlarda çok güçlü bir orduya sahip olmaya devam edecektir. Bu bakımdan kendi savaş anlayışına göre teknolojik savunma sanayii ürünlerini geliştirecektir. Türkler savaşmayı ve barışta kalmayı en iyi bilen milletlerdendir, bu özelliğiyle her duruma karşı daima hazır olacaktır. Kara, deniz ve hava gücü için milli savunma sanayiini günden güne geliştirecektir. Eksik olan siber ve uzay konularında da gerekli yetenekleri kazanmaya gayret edecektir. Giderek otonom ve robotik sistemlere geçiş sağlayacaktır. Bütün bunlar ülke kalkınmasına dönük ilerleyecek, birbirine güç veren alanlardır. Eğer günümüzde vekalet savaşları, asimetrik savaş gibi çeşitli çatışma yöntemleri uygulanıyorsa, Türkiye de savunmasını buna göre düzenleyecektir. Hatta küresel gelişmelere bağlı olarak 2050’lerde görülecek türden; mega-kentlerde gelişmiş kesimlerle varoşlar arasındaki iç çatışmalara, gelişmiş siber ve uzay alanlarındaki rekabete göre de gerekli hazırlıklarını yapacaktır. 

Türkiye için en önemli konu eğitimdir. Kalkınmanın, büyümenin, güçlü olmanın temel unsuru gelişmiş insan kaynağıdır. Öz değerlerine sadık ama küresel değişimin özelliklerine göre yetişmiş disiplinle çalışacak insan kaynağı en temel konudur. Eğitim demek sonuçta bilim ve teknoloji demektir. Teknoloji, savunmadan tutunuz sosyo-ekonomiye dek, pek çok konu demektir.

Eğer ekonomide küresel çapta güçlü şirketler ve ortaklıklar varsa, sorunlar daha rahat çözülebilecektir. Güçlü sermayeyi çekecek güvencelere haiz bir sistem, günün şartlarına bağlı finans yönetimi, disiplinle çalışan bir toplum olmak gerekir. Bunun için yenilikler, teknolojik ürünler, gelişmiş sistemler ile sanayide ve ticarette ileri adımlar atılacak, isabetli kalkınma programları tatbik edilecek, mali ve para politikaları sıkıca takip edilecektir, küresel ve bölgesel fırsatlar değerlendirilecektir. Sağlam ittifaklar ve ortaklıklar kurmak, güven vermek, çok çalışmak, aranır olmak, talip olmak, üretmek, paylaşmak, ama güçlenmek gerekmektedir.

Bilinçli Dinamizm

Sonuç olarak, Türkiye’nin jeostratejisine, stratejilerine ve politikalarına dair hem kendinin yapması gereken önemli ödevler vardır hem de diğer güçlerden ısrarla isteyeceği hakları vardır. Türkiye hak ve menfaatlerinin sıkı takipçisi olmak zorundadır. Başkalarından beklemek devri çoktan geçmiştir ve Türkiye bunun bilincindedir. Türkiye sürekli biçimde kazanacak, koruyacak, imkanlarını ve kendisini geliştirecektir; bunun karşılığı ise “bilinçli dinamizm” olmaktadır.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

+2

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Çin’in Küresel Çevreleme Stratejisi ve Etkileri

DİĞER YAZI

Biden’ın MENA Politikası

Politika 'ın son yazıları

Uygurlar

Doğu Türkistan/Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygur ve diğer etnik Müslüman/Türk nüfus ile Çin arasında yaşanan insan

Biden ve Bu Bölge

20 Ocak'ta Beyaz Saray'a geçecek olan Joe Biden ile Orta Doğu nasıl bir hal alacak? Bu