turkiyenin-yeni-jeo-stratejik-degeri
Türkiye’nin Yeni Jeo-Stratejik Değeri

Türkiye’nin Yeni Jeo-Stratejik Değeri

Okuyucu

Küresel stratejide çok şey değişiyor. Bunun sancılarını yaşamaktayız. Amerikan başkanlık seçimlerinden sonra daha da belirginleşecek olan dünyada yeni jeo-politik düzen için taraflar pozisyon alma peşindeler. Türkiye de bu bakımdan bir sıkışma içinde. Daha gerilere gitmeden geçtiğimiz son çeyrek asra bakılsa bile, küresel güçlerin paylaşım süreçlerinde Türkiye’nin yanı başındaki ve bir bakıma da içine çekilmeye çalışıldığı coğrafya bir oyun alanı olarak görüldü. Böyle olmasının doğal sebepleri de yok değildi; coğrafya, enerji savaşı, kültürler arası farklar, tarihsel sebepler hep önemli oldu. Bu bakımdan bir çok olayı çok kısa bir zaman içinde yaşadık, yaşamaya devam etmekteyiz. Bu bakımdan bazı yaşananları Türkiye’yi de merkeze koyarak hatırlamakta yarar olacak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya’ya gerçekleştireceği resmi ziyaret öncesi bu yazı daha başka bir anlam kazanmıştır.

Dünyanın bir Uzun Savaş sürecinde olduğunu ve sıkışma alanlarındaki ülkelerde sürekli uyanık olmak gerektiği açıktır. Bu 90’lı yılların başından bu yana özellikle Müslüman ülkeleri ilgilendiren derin sorunların adıdır. Radikal terör hareketleri ile ılımlı İslam denen olgunun temelinde olan budur.

Hangi zamandayız? Dünya Dördüncü Sanayi Devrimi sürecindedir. Bu her şeyin yeni baştan dizayn edildiği bilimsel, hukuksal, teknolojik ve sosyo-ekonomik çok kapsayıcı bir değişim sürecidir.

Turuncu Devrimler, Arap Baharı, Irak ve devamında Suriye sorunu bölgede önemli sıkışma alanları yaratmıştır. Bu sürecin sonunda Doğu Akdeniz’e yığılan askeri güç ve hemen her geçen gün meydana gelen olaylardan dolayı bir tünelden geçildiğinden bahsedilebilir. Türkiye bu tünele çekilmek istenmektedir. Terör eylemleri sonrası gerçekleşen darbe girişimi bu düşüncelerle okunabilir. Değişik yazılarımla ABD, Avrupa, Rusya bağlamında Kafkaslar ve Ortadoğu coğrafyası arasında  Türkiye’nin Kürtçülük, mezhepçilik, bölünmeler, PKK, Suriye, PYD, IŞİD, Irak’taki belirsizlik, İran’ın tutumu ve silahlanması, Rusya ile yaşanan kriz gibi pek çok konunun birden meydana gelmesiyle yaşanan olumsuz süreçler sadece bu konuların kendi doğasından meydana gelmemiştir, bu odaklara tek elden yapılan bazı yönlendirmelerin de mümkün olabileceği göz önünde tutulmalıdır.

Türkiye’de Ahmet Davutoğlu hükümetinin sona ermesinin öncesinde stratejik okumalarla ilgili bazı endişelerim vardı. Türkiye’de tarihsel açıdan kısa denebilecek bir dilimde aralıksız Suriye, Kürtler, İslami Terör, Kafkaslar, Ermeniler, AB, Filistin, İsrail, BOP, HDP, Dokunulmazlıklar, PYD, PKK, IŞİD, El Nusra, Mavi Marmara, Muhalifler, Uçak olayı, Turizm, Petrol ve Gaz Boru Hatları, Enerji Güvenliği, (sözde) Soykırım Tasarısı, Vize Serbestisi, Suriyelilere Vatandaşlık verilmesi, Esad, Sünnilik, Alevilik, Vahabilik, Selefilik, Krallık, İslam Sermayesi, İslam Ordusu, gibi hususlar birlikte tartışılıyordu. Sağanak gibi bütün bu konular elbette ortamı germekteydi. Ancak yukarıda bahsettiğim gibi, sorunlara kaynak ararken dikkat edilmesi gereken önemli noktayı hep kaçırdık; odak noktası hem olayın olduğu yerden hem de küresel gücün yönlendirmesinden meydana geliyordu ve maalesef bu yönlendirmelerden nasibini alanlar arasında o veya bu organıyla Türkiye de vardı. Böyle olduğunu hep beraber acı şekilde yaşadık diye düşünüyorum.

Yıllardır, hatta asırlardır, ortada tam bir propaganda işi dönüyor ve değişik kesimler kendilerine göre bir rolle bu uğursuz faaliyetin bir yerinde yer alabiliyor. Hele medya ürünlerinin bu denli kapsamlı ve artan oranda kullanılıyor olması propagandayı, spekülasyonu, bilgi kirliliğini ve bütünüyle yönlendirmeyi daha da tırmandırıyor. Bu konu doğal bir sürecin ifadesi halinde karşımızda durduğu sürece okuma hataları yaracak derin bir sorun sahasıdır, millet bunda yeterince hassas olamamaktadır. Kendilerini biliyor zannettiklerinden dolayı insanlar hataya sürüklenmektedir. Yani doğru veya yanlış, muhatap veya değil, gerekli veya gereksiz, yerinde veya değil, tartışmanın bütün boyutlarıyla ilgili insanlar bir konumda yer alıyorlar. Bu tartışma giderek büyüyor, kullanılan dil bozuldu ve toplum kutuplaşma evresini geçti bile!

Sonra hatırlayın, Sn. Davutoğlu “Başarılıydım,” dedi ve ayrıldı. Türkiye’de bir şeyler oluyordu. Bunu anlayabildiğim şekilde, militanlaşan Türkiye ve toplumsal ayrışma dinamikleri konusunda işlemekte yarar gördüm. Çünkü sıkışma bir sorun çıkaracak gibi görünmeye başlamıştı.

Kanlı bir darbe girişimi meydana geldi. Ben bu olayı gördükten sonra, “Evet, endişelenmekte haklıymışım,” diye düşündüm. Türk Milleti tarihte hep gösteregeldiği doğal tepkiyi gösterdi, örneğin Çanakkale’de nasıl yaptıysa aynı ruhla özgün tavrını ortaya koydu, takdirlik konuların başında bu vardı. Ancak bu andan sonra daha önemli olan ne yapılması gerektiğinin tespiti hususudur. Çünkü sıkışma alanında Türkiye her seferinde doğru bir okuma yapmak zorundadır. Bu okumaya boyut ekleyebilmek amacıyla daha ilerilere bakmak uygun olur, hiç değilse 2035’lere bakmak gerekir.

Geçmeden şu önemli konuyu bir ifade edelim: Türkiye Cumhuriyeti’ne 15 Temmuz 2016 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu Siyaset Belgesi’nde Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir kesim tarafından darbe girişiminde bulunuldu. Milletin kendisine, vatanın bütünlüğüne, meşruiyete, devletin otoritesine ve tüm imkanlarına, Gazi Meclis’e, halkın değerlerine ve demokrasiye karşı girişilen bu yasadışı, teröristçe, sinsi, kanlı, haince eylem, milli irade ile savuşturulmuş, büyük fedakarlıklarla önlenmiş, boşa çıkarılmıştır. Durum belliydi. Dış destekli bir eylem gerçekleşmişti. Hükümet ve çoğu entelektüel destekçiyi Amerika olarak işaret etmekteydi. Çünkü en bariz anlatımla örgüt lideri Gülen, Amerika’da idi.

Diğer önemli bir gelişmeye geçelim. IŞİD mevcut Irak-Suriye alanını terk etmiyor ama küresel boyuta göre bir genişleme sürecine giriyor. Bu sebeple IŞİD sıklet merkezini Kuzey Afrika’ya, özellikle Libya’ya kaydırma kararı aldı. Bu Avrupa için çok önemli bir tehdit oluşturur. Peki, etkiledikleriyle beraber nasıl değerlendirilebilir? Avrupa’da terör eylemleri arttı. Aslında ABD, Avrupa’ya şu mesajı da veriyor olabilir: Afrika ile ilgilen! Çünkü yıllarca sadece Afrika’nın zenginliğini alan ve halen daha sömürgecilik sonrası kurulan ülkelere dahi kalkınmaları amacıyla yeterince maddi destek yapamayan Avrupa fiilen bu alana çekilmek isteniyor olabilir.

Biliyorsunuz, Birleşik Krallık AB’den ayrılma kararı aldı. Bu küresel oyunda önemli bir gelişmeydi.

NATO’nun geleceği Amerika’da dahi tartışılıyordu. Çünkü Amerika, Avrupa’nın savunması için cebinden daha fazla para harcama istemediğini ima etmeye başlamıştı. Özellikle başkan adayı Donald Trump’tan bunu duyar olduk. Bu konu esas alınarak ABD’nin 2035 yıllarında NATO’ya bakış açısını incelemek gerekmektedir. Bugün Amerika, Çin‘in üzerinde geçmişe oranla daha fazla durmaktadır. Gelecekte Amerika’nın müttefikleri kimler olacak? Amerika’nın küresel bakışla yeni düzenin sağlam müttefikleri kendi kıtasındaki Kanada, değişmez müttefiki İngiltere, Pasifik Okyanusu’ndan Avustralya ve Güney Kore olacaktır. Bu durumda Amerika neden Avrupa ile çok ilgilensin ki? Avrupa’nın asıl sorunu eski sömürgelerinden ve Ortadoğu’dan gelen mülteciler ve radikal terör olup çıkmıştır. Klasik savaş sahnelerini tekrar görme süreci bitmiş görünmektedir.

Her iki Dünya Savaşı Avrupa’dan kaynaklı gerçekleşmiş ve Amerika her ikisinin de kendi lehine bitecek şekilde süreçleri kontrol etmiştir. Şimdi de bir savaş var, adını Amerika koydu: Uzun Savaş! Amerika yumuşak güç, siber savaş, küresel terörle mücadele ve uzayı kullanma birimlerini kendi kıtasından kullanabilecek imkanları yaratmıştır. Avrupa ise bu noktada çok gerilerde kalmaktadır, hatta Amerika’ya muhtaçtır.

Dağlık Karabağ sorunu ve Kafkas denklemi önemli bir gelişme olarak dünya kamuoyuna duyuruldu. Rusya inisiyatifli bir gelişme söz konusu oldu. Kafkaslar diplomatik gündeme tekrar alınmış oldu.

Almanya zamansız bir kararla (sözde) Ermeni Soykırım tasarısını onayladı. Almanya’nın küresel açıdan köşeye sıkıştırılmaya başlandığı bu süreçte, örneğin otomotiv sektöründen dolayı milyarlarca dolarlık cezalar kesilirken, diplomatik yönden de Ortadoğu’daki şekillenmelerden Almanya uzak tutuluyordu. Bir de Almanya Suriyeli mülteci krizi ile kendi güvenlik anlayışını tekrar ele almak zorunda kaldı ve politik açıdan da biraz yıprandı. Üstelik Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma kararı alması üst üste yaşanan konular oldu.

Şimdiki hükümetin AB Bakanı Sn. Ömer Çelik yeni kabine kurulurken, AB’ye muhtaç olunmadıklarını ima eden bir başlangıç konuşması yaparak dikkatleri üzerine çekmişti.

Başta Germenler olmak üzere Avrupa bir tartışma içine girmiştir, hem kendini hem de başkalarını eleştirmektedirler. Türkiye’de demokrasiye karşı gelen darbecilere bakış açısında bile bir netlik ifade edememişlerdir. Hatta bugünlerde Avusturya Başbakanı Türkiye’nin AB’ye girmemesi gerektiğini işaret eden konuşmalar yapmaktadır.

Tersine gelişmeler de yaşadık. Kazakistan Başkanı Nursultan A. Nazarbayev Türkiye’ye darbe girişimi sonrası yaptığı resmi ziyarette, kendisinin de ifade ettiği gibi, destek mesajı verdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleştirdiği basın toplantısında sayısız defa “stratejik işbirliği” konusu dile getirildi. Neydi bu stratejik önemdeki konu? Bu sorulmadı. Belki de tarihi bağlarla başlatılan hamlelerin geliştirilmekte olduğu anlaşıldığından üzerinde durulmadı. Ancak değerlendirmeme göre; masada Rusya, Azerbaycan, Kazakistan, Ermenistan, Türkiye gibi ülkelerin olduğu, hatta Şangay İşbirliği Teşkilatı ülkelerinin de dikkatini çekebilecek türden, yeni bir anlaşma zemininden söz edilebilir. Kazakistan Devlet Başkanı Türk-Rus uçak sorunu üzerine yakın zaman önce Özbekistan’da yapılan Şangay zirvesinde diplomatik çaba göstermişti. Sürecin düzelmeye gitmesi için ileri adımlar atılmıştı. Bu girişim daha da ileri gideceğe benzemekteydi ve Türkiye ziyareti hiç de boşuna değildi. Ankara’da Sn. Erdoğan’ın ve Sn. Nazarbayev’in, Sn. Putin ile Rusya’da gelecek hafta yapılacak görüşmede hangi başlıkların olacağının üzerinden geçildiği anlaşılmaktadır. Bu görüşme Türkiye’nin yeni vizyonuna ait önemli bir gelişme mahiyetindedir.

Son olarak El Cezire televizyonuna demeç veren Sn. Erdoğan’ın ifadesini işaret edebiliriz. Rusya ile birlikte Suriye meselesinde anlaşma zemini arandığını ima eden bir açıklama gayet dikkat çekici olmuştur. Eğer Türkiye, Rusya ile Suriye bahsinde görüşüyorsa, Esad, PYD, PKK, IŞİD ve daha pek çok konu bu paketin içinde değerlendirilebilir.

Her şeyin ötesinde Türk Milleti 7 Ağustos Yenikapı Mitingi ile dünyaya bir mesaj vermiştir. Bundan böyle yenilikler Yenikapı ruhuyla tekrar okunacak bir durum almış görünmektedir. Başbakan Binali Yıldırım Yenikapı’yı yeni Kurtuluş Savaşı olarak nitelendirdi.

Bütün bu gelişmelerden sonra bir değerlendirme yapalım; ama durum bir hayli karmaşık!

Amerika 2035’lerin dünyasını şekillendirmekle ilgileniyor. Küresel odak noktası Pasifik’te olacağa ve bu yönde seçimlerden sonra önemli bazı adımları atacağa benziyor. NATO ve Pasifik’te küresel güvenlik konuları dikkatlere sunulacak; Ortadoğu ve Kafkaslar sorunlu alanlar olmaya devam edecek ve içinde bulunduğumuz coğrafya “küresel oyalanma alanı” olarak bir işlev görecek gibi görünüyor. Buradan hareketle, içinden İngiltere’nin ayrıldığı kıta Avrupası biraz daha sıkıntıya girebilir. Türkiye, içine çekilen küresel ve bölgesel sorunların etkisiyle NATO’dan ve yükselen olumsuzluk seslerine de bakarak AB’den dolayı bir “yeni sorgulama süreci” yaşayabilir. Yaşanan kanlı darbe girişiminin dahi bu gibi ileriye dönük oluşumlara dayalı “yönlendirmeler” ile ilişkili okunması gerektiği düşünülmelidir.

Bu değerlendirmelerle bir jeo-stratejik tanım yapalım: Akdeniz havzası yeni oyalanma alanıdır, Türkiye yeni bir sorgulama sürecine girmiştir, süreçteki yönlendirmeler üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Eğer Türkiye, Rusya ile ilişkilerini düzeltir ise özellikle Orta Asya ve Uzak Doğu coğrafyalarına, yani yeniden yapılanmayı öngören “yeni küresel sıklet merkezi” bölgesine doğru, stratejik ufukları öngörerek yelken açabilir.

Türkiye mevcut stratejik ortaklıklarını sürdürecektir ve hatta bu yöndeki gelişmeleri dikkatle izleyecektir, bölgesinde “barış ve köprü olma” vasfını devam ettirecektir, buna ilave olarak “Pasifik hattındaki yeni düzenekler için de inisiyatif alması” söz konusu olmalıdır. Türkiye “çok taraflı stratejik ittifaklar” ile bütün “küresel dengelerin merkezi”ne oturabilir.

Eğer ABD Akdeniz havzasını yumuşak güç yoluyla kontrol edilebilir bölünmüş ülkelere dönüştürmeyi planlamış ise bu taktirde Türkiye’ye yeni bir vizyon gerekecektir. Bu tür yeni bir vizyonun gereği elde edilebilecek hedeflerin neler sağlayabileceğini ancak yaşadıkça anlayabileceğiz. Şimdiden öngörmek söz konusu olmayabilir. Çünkü her ne kadar dünyaya milletçe bir duruş gösterilse dahi Türkiye’de dolaylı yönlendirmelerden etkilenen kesimlerin varlığı devam etmektedir ve bunlar ayrılıkçı, bölücü, paralelci, hayalci, çıkarcı, vs. şekillerde kendini gösterenlerdir.

Belki bugün için şunu söylemek doğru olur, Türkiye yaşanan bu küresel stratejik dönüşüm sürecinde kendine yeniden jeo-stratejik bir anlam kazandırmalıdır, bölgesel değil, küresel politik vazgeçilemezliğini tekrar ele almalıdır, buna dair önerileri olmalıdır. Bu yaklaşım Türkiye’nin yeni jeo-stratejik değerini ifade edecektir.

(Görsel: Flickr, Matti Mattila)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İstihbarat İşi ve Teşkilattaki Kutucuklar

DİĞER YAZI

Küresel Silahlanma Dinamikleri ve Türkiye

Politika 'ın son yazıları

Pivot Türkiye

ABD’den propaganda mermisi taşıyan politik silahlarla yaylım ateşi açılmak suretiyle Türkiye’nin NATO müttefikliği ve bu anlamda

Jeopolitik Köprü

Bu makale bir Almanya Şansölyesi Olaf Scholz eleştirisidir. Karizmatik lider Angela Merkel’den sonra kendinden belli oranda

Çağımızda Liderlik

Siyaseti, stratejiyi, yaşanan dünya meselelerini ve liderlik bahsini açıklamak bazıları için kolaydır, bazıları içinse zor. Bunun