Savunma ve Türkiye Analizi

192 Tıklama
30 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Ülkeler güvenlik ve refah problemlerini çözerek gelişirler ve bir güç mücadelesi içindedirler. Olan kaynakları kullanmanın bir adım ötesinde, ülkeler, başkalarından önce davranarak kazanım elde etmek adına, kıyasıya bir rekabet içindedirler. Rekabet sonucu elde edilenlerle beraber ülkelerin gelişme hızı ve etkisi rtaya çıkar. Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir. Uzunca süredir savunma alanında enerjisini harcamaktadır. Savunma alanındaki Türkiye’yi incelemek başlı başına önemli bir konudur. Bu önemli konuyu Soğuk Savaş döneminden başlayarak ele alacağız ve yakın gelecek için bugün çözülmesi gereken problemleri tanımlayarak analizimizi tamamlayacağız. Özellikle Türkiye’nin savunma alanında ABD dahil dünya sistemine kattığı değerleri bu şekildeki bir takdimle ilk defa okuyacaksınız.

Soğuk Savaş Dönemi

Türkiye’nin askeri alandaki üstün performansı her dönem takdir toplamıştır. Soğuk Savaş döneminde oluşturulan askeri yapı Kuzey Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri içinde göz doldurmuş haldeydi. Ancak kullanılan silah envanteri bütünüyle Batı ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) menşeili idi. Türklerin savaşçı yapısını Batı dünyası takdir ediyordu. Kara, deniz ve hava kuvvetleri unsurlarının harbe hazırlıkları sürekli en üst seviyede tutulmaktaydı. Yerel ve bölgesel tehditler bertaraf edilebilecek türden faaliyetler başarıyla sürdürülmekteydi. Bu güçlü askeri potansiyelin odaklandığı karşı alan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) idi. ABD ve SSCB arasındaki en büyük rekabet nükleer silahlar üzerinden sürdürülmekteydi.

Soğuk Savaş Sonrası

Bu döneme “tek kutuplu dünya” ve Francis Fukuyama’nın ifade ettiği biçimde “tarihin sonu” çerçevesinde bakabiliriz.

ABD ve SSCB, 70’li yıllarda nükleer anlaşmalar için bir masa etrafında oturmaya başladılar, peşi sıra anlaşmalara vardırlar ve zaten 80’lerin sonunda da Soğuk Savaş sonlandı. Bu takvime yakın zamanlarda Türkiye bölücü terörle meşgul olmaya başladı. Türkiye, Sovyet tehdidine göre öyle güçlü ve harbe hazırdı ki, bu potansiyeli ile tehdit ortadan kalkınca ne yapabileceği hakkında ABD’nin endişeli düşünceleri gelişti. Başka birçok etken var elbette ancak tek bir ihtimal bile olsa Türkiye’nin birikmiş savunma enerjisini terörle mücadelede harcaması bir yerde ABD’nin işine geldi. ABD böylelikle Türkiye’yi kontrol ediyordu, bunun üstüne, kendi çıkarlarına göre açılım yaratacağı bölgede, Türkiye sınırından itibaren başlayan Orta Doğu ülkelerinde, Rus nüfuzunu sonlandırmak için kullanabileceği taşeronların (vekillerin) oluşumunu sağlıyordu. 

ABD ve bölgedeki gelişmeleri biliyoruz; Irak’ta peşi sıra süren iki savaş, Arap Baharı, Suriye’de bitmeyen bir iç savaş ve diğerleri… Soğuk Savaş döneminde NATO’nun sınırını emniyete alan Türkiye acaba ABD’nin amaçlarını yerine getirecek miydi? Çoğunluğu ABD silah envanteriyle donanmış güçlü bir ülkenin askeri potansiyeliyle ABD çok şey yapabilirdi, değil mi? Ancak gelişmeler bu şekilde olmadı…

“1 Mart” Tezkeresi Sonrası

Uluslararası ilişkiler açısından Soğuk Savaş sonrası düzen devam ediyor, ancak ben burada “1 Mart” tezkeresi meselesini Türkiye özelinde ayırıcı bir unsur olduğu nedenle ayrıca ele alıyorum.

Dengelerin oturmadığı bu dönemde bölgesel bir güç hüviyetiyle Türkiye büyük ölçüde enerjisini teröre ayırmıştı. Savaş ve çatışma konuları her ne kadar konvansiyonel tehditler göz önüne alınarak hesaplanıyorsa da bölgede asimetrik savaş kıyasıya bir mücadele alanı halindeydi. ABD gibi bir güç bu dönemde “küresel radikal terör” ile savaşa başladı. Asimetrik savaş içinde bahsedebileceğimiz “vekalet savaşı” bölgemizde yerelden küresel ölçeğe kadar etkiliydi. Örneğin, “Turuncu Devrimler” denen süreçler veya “Arap Baharı”, Türkiye’nin imal ettiği süreçler değildi. Benzer biçimde El Kaide veya DAEŞ gibi küresel terör örgütleri Türkiye’nin imal ettiği tehditler değildi. Ancak küreselleşme ve vekalet savaşı beraber gelişmekteydi.

İkinci Körfez Savaşı’nda ABD ile birlikte savaşa girmekle ilgili “1 Mart” tezkeresini (2003) Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) onaylamadı. Bu durum yakın dönemde Türkiye ile ABD ikili ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Ortaya çıkan tablonun değerlendirmesini yapanlar şunu ifade ettiler: “ABD kendi politikaları için Türkiye’yi bölgede beklediği gibi kullanamadı.” Bundan sonra süreçler hızla gelişti ve neler yaşandı biliyoruz… FETÖ bile bu sürecin devamında ele alınabilecek bir konu oldu.

Bu durumda “savaşçı” karaktere sahip Türkiye yerinde mi duracaktı? Bu son dönemde Türkiye iki temel faaliyete yoğunlaştı: Birincisi, Savunma Sanayii’ni geliştirdi; ikincisi ise terörle mücadeleyi topyekûn icraya yöneldi. Terör konusu yerel, bölgesel ve küresel mahiyettedir, PKK/KCK, FETÖ, Hizbullah, El Kaide, DAEŞ, DHKP-C, gibi örgütler vardır. Bölgede vekalet savaşı alabildiğine artmıştır. Ülkelerin içişlerine diplomasiyle, ekonomik yaptırımlarla, terör tehdidiyle, içerideki ve dışarıdaki vekillerle, propaganda araçlarıyla, sosyal medyayla müdahale etmek söz konusudur. Bazı açılardan Türkiye bu konuda da kendini koruması gerektiğini anlamıştır.

BU gelişmelere göre ve Türkiye’nin süreci kendisi açısından doğru okumasına bağlı olarak, hızlı hareket edilmesi ve bazı önemli kararların ve önlemlerin alınması söz konusuydu. Bu bakış açısına göre ifade edilirse; Türkiye, “ABD’nin geliştirdiği şartlara teslim olmadı” da denebilir. Bir benzetmeyle açıklarsak, eğer tasarlanmış bir “Türk Baharı” hesap ettiler ise Türkiye bunu refleksleriyle engelleyebildi.

Türkiye, Savunma Sanayii’nde önemli atılımlar attı fakat, “ABD bunu gözleyemedi,” denemez. Yine de bu dönemde ABD için en şaşırtıcı olan konu, uzmanları açısından dikkat çekici görüldüğü biçimde, Türkiye’nin SİHA/İHA kabiliyetiyle bölgede dengeleri çok özel uygulamalarla değiştirdi. Türkiye’nin S/İHA yeniliği teknolojik olduğu kadar aynı zamanda kullanma konseptindeki farkla da açıklanmalıydı. Hemen herkes S/İHA meselesini teknolojik açıyla değinirken, benim bu husustaki SİHA Konseptinde Türk Tarzı açıklamalarım tamamlayıcı oldu. Türk S/İHA’ları Suriye, Irak, Karabağ, Libya gibi alanlarda etkiliydi. Bunun üzerine Ukrayna ve Polonya bu sistemleri satın aldı ve kullanmaya başladı, başka ülkeler de tedarik için sıraya girdi.

ABD gibi devasa bütçelerin harcandığı, güçlü strateji ve politikalarla uygulamasını yaptığı bu savunma alanında Türkiye bölgesinde mütevazi denebilecek bir yeniliği ustaca harekât alanına yansıttı. ABD bunu beklemiyordu.

Deniz, kara, hava ve uzay alanlarında Türkiye, Savunma Sanayii’ni hem savunmasında hem de kalkınmasında yeni bir imkân ve zorunluluk olarak gördü. Dolayısıyla bu alana odaklandı. Türkiye’nin askeri zekâsı ve kabiliyeti zaten en üst seviyedeydi; sistem tarifi yaparken ve kullanırken hünerini gösterdi. Yeni konsept ve doktrinle harekatın seyrini değiştirme başarısı hemen dikkat çekti. 

Türkiye, ABD’ye neyi öğretti?

ABD ve Türkiye açısından bölgedeki savunma değişiminin püf noktasını özetleyelim: ABD Savunma Bakanlığı, Irak ve Suriye bölgesine odaklandı, burası için milyarlarca dolar bütçe ayırdı ve harcıyor, yeni silah sistemlerini de kullanıyor, ama esasen savaş tekniğini vekalet savaşı şekline dönüştürdü. Bu sayede sahada üstünlük sağlamayı ve beklediği değişikliği yaratmayı bekleyen ABD, bir de baktı ki; nispeten az bütçelerle, kendi silah ve askerini kullanarak Türkiye, çok kısa zaman içinde gerekli hamlelerini yapabiliyor ve ABD’nin vekalet savaşı hamlesini boşa çıkarabiliyor. (Burada aynı anda Rusya ve diğer bazı ülke ve güçler de var, bunu konuyu sadeleştirmek için ifade etmiyorum.)

Türkiye’yi ibretle izleyen ABD savunma uzmanları sahada neyi görüyor, bakalım. Birinci örnek: Bahar Kalkanı Harekatı’nda Türkiye kıza biz zaman içinde Rusya destekli, Rusya’nın silah envanteri ve doktrini ile donanmış, Suriye rejim ordusunun 1/3 kuvvetini yok etti. Sahada yarım düzine vekil ve bir düzine terör örgütü vardı. Türkiye’nin elde ettiği sonuç ABD’yi şaşırttı!

İkinci örnek: İkinci Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan Ordusu, Türk askerinin silahlarını ve tecrübesini kullandı. Rusya’nın silah envanteri ve doktrini ile donanmış Ermeniler, sahada vekillerin de olmasına rağmen, yine kısa bir zaman içinde, Dağlık Karabağ’daki gücünün neredeyse yarısını kaybetti.

Demek ki; asimetrik savaşa, sahadaki vekalet unsurlarına yaslanan, S/İHA kullanımında sıfır kayıplı savaş yöntemini tercih eden ABD, milyarlarca dolar sarf ediyor ama yerel veya bölgesel ölçekli çatışmalarda elde ettiği hasıla Türkiye’ninki kadar belirgin olmuyor. ABD açısından ifade edelim, bu durumda; “1 Mart” tezkeresi sonrasında bekledikleri Türkiye bu muydu? Türkiye, ABD’yi oldukça şaşırttı. Türkiye, ABD’nin Irak ve Suriye’de yapmak istediklerini zorlaştıradursun, bir de savunma alanındaki çelişkisini ortaya çıkardı. Çünkü Türkiye, ABD’nin Orta Doğu’daki, özellikle 2016’da bütünüyle uygulamaya aldıkları ve “Obama Doktrini” diye bilinen yöntemini de çürüttü.

Burada ABD savunma gücünü küçümsemiyorum. Ele aldığım alanlar şunlardır: Birincisi, yerel ve bölgesel çatışmalar; ikincisi, vekalet savaşlarından beklentiler; üçüncüsü, sıfır kayıplı savaş ile ilgili kısımdır. ABD’nin (Kitle İmha Silahları ve atma vasıtaları dahil) stratejik savunma gücü, hibrit savaş üstünlüğü ve tam spektrumlu savaş potansiyeli üzerine bugün gezegenimizde ABD’nin yarattığı kapasiteye karşı duracak yok, bu başka bir konudur. İşte Türkiye’nin belirgin olarak savunma uzmanlarına verdiği mesaj şudur: Özellikle bölgesel çatışma dinamiklerinde Türkiye gibi güçlü askeri karaktere sahip uluslar veya güçler pes etmiş değillerdir, yenilik yaratabilmektedirler, bu gibi hususlar mutlak surette hesaba katılmalıdır!

Zaman hızla akıyor, rekabet artıyor…

Türkiye’nin bölgesindeki bu askeri yeteneği ve yarattığı alan ABD kadar diğer savunma üreticisi ve tüketicisi güçlerin de dikkatini çekmektedir. Rusya, bütünüyle konuyu anlamış gözükmektedir. Burada bir fark var, onu işaret edebilirim; Rus tarafı Türkiye’nin gelişmiş hamlelerinden alınmıyor, konulara gerçekçi yaklaşmayı tercih ediyor. Çünkü, “özgüvenle yaptığı her iş Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırıyor,” diye düşünüyor. Diğer ülkeler, örneğin İngiltere ve Fransa gelişmeleri dikkatle izlemektedir. İngiltere gelişmelere olgun yaklaşırken; Fransa, “Nasıl olur?” dercesine şaşkın durumdadır.

Bir bölgesel güç olduğu her yönüyle teyit edilen Türkiye; savunma stratejisi ve doktrini açısından milli kaynakları kullanmaya başladı. Enerji arayışına yönelme, terörü dışarıdan önleme, bölgesel savunma politikaları gelişimi, S/İHA kullanma konsepti, vekalet savaşına karşı önlemler alınması, bazı örneklerdir. Savunmada bilim ve teknoloji arayış sürmektedir; ki bu ucu açık bir konudur. Somut teknolojik örnekler oluşturuldu, motivasyon elde edildi. Bilimsel ilerleme için politika ve yatırım beklentisi var. Dördüncü Sanayi Devrimi gereği alanlardaki gelişmeler ülkelerin veya güçlerin arasını giderek açan etkiyi göstermektedir. Savunma politikası ve diplomasisi açısından millileşme sloganı esas alındı. NATO 2030 çerçevesinde kalınacağı açıklandı. Küresel ve bölgesel güçlerin bölgeyi “istikrarsızlaştırma” politikaları ile mücadele edilmeye başlandı. Türkiye’nin bölgesindeki savunma başarı ölçüsü çok yükseklerdedir ve istihbaratı da aktiftir. Savunma alanına dolaylı etkiler söz konusudur. Bu bakımdan, Avrupa Birliği’nin ve G7’nin “Batı kapitalizmi” ve “Batı demokrasisi” ilkeleri gereği küresel ekonomi ve politika açılarından eleştiriler gelmektedir. Ayrıca medya (konvansiyonel, sosyal, siber…) ve demokrasi tartışmaları sürmektedir.

Bu durumda 2021’lere gelindiğinde savunma kadar buna dolaylı etki eden hususlara ve Dördüncü Sanayi Devrimi’ne paralel gelişmelere yönelim öne çıkmış durumdadır. Bu iki başlığın getirdiği problemlerin çözülerek hareket edilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Eğer bu alanlara dikkat edilmez ise beklenen ilerleme ivmesi belirli engellerle karşılaşabilir.

Günümüzün Problemleri

2030 sonrası durumu, 2050’lerin dünyasını geniş biçimde Savunmada Köklü Değişim başlıklı yazımda ele aldım. Türkiye’de bu tür analizler pek olmadığından incelemenizi tavsiye ederim. Burada bu yazının istikametinde kalarak, doğrudan sonucu ifade edeceğim.

Diğerlerinde de böyle ancak incelememiz gereği savunma alanındaki parametreler yönüyle Türkiye artık küreselleşmenin gereği değişimlerle, uygulamalarla ve kurallarla ilgilidir. Türkiye’nin “sorumluluk ve ilgi alanı” meselesi küresel mikyasa taşınmıştır. Öyleyse, bu zaman diliminden sonra, Türkiye analizi küresel güç içinde yapılmak durumundadır. 

Türkiye’de savunmaya dönük bilim ve teknolojinin belli alanlarında ilerleme olduğu görülmektedir. Hava ve uzay alanında çaba gösteren ülkeler sınıfında bulunulması sağlandı. Ancak küresel stratejik güçlerin yapay zekâ, ileri bilişim altyapıları, uzay, siber ve robotik alanlarda çok ilerilerde konumlanmaları gözden kaçırılmamaktadır. Aradaki makasın açılması halinde daha fazla enerji sarf etmek gerekeceği açıktır. Bahsedilen konulardaki küresel rekabetin alanı fazlasıyla genişledi ve temposu arttı, buna göre tedbirler alınmalıdır. Politika bakımından milli ve NATO 2030 çerçevesinde kalınması hususunda bir değişiklik yoktur. Ancak bundan böyle yeni durumlara ve oluşumlara bakmak gerekir. Küresel yeni sosyo-ekonomik ve sosyo-politik kurumsal yapıların ve usullerin yaratacağı tereddütlerin içinde tartışmaların yoğunlaşması hali beklenebilir, zira bu gibi hususlar henüz çok net değildir. Gelişmelere bakılırsa, siber alan hemen herkes açısından yumuşak karındır. Bu alanda süper güçler büyük yatırımlar yaptılar, şimdi kazanmanın eşiğindeler. Yine tam belli olmayan yenilikçi şartlardan dolayı küresel ekonomi ve politika sorunlarının yaşanması muhtemeldir. Zaten ekonomi Türkiye’nin en başlıca uğraşı alanlarından birisidir, bu daha da bağlayıcı bir başlık olabilir.

Bütün bunların sonucunda Türkiye, savunma üreticisi ve tüketicisi olarak üst klasmandaki ülkelerin sınıfına dahil olmuştur. Bu seviyeye yükselmesi konjonktürel gerekçelere dayandığı gibi, kendi özelliklerine bağlı askeri yaratıcılığından da kaynaklanmaktadır. Örneğin ABD ambargo uyguladı ve yenilik yaratan Türkiye oldu. Yaratılan sadece bir ürün değildi; aynı zamanda bir uygulama biçimi, konsept ve doktrindi de. Hem Türkiye öyle bir hamle yaptı ki; bölgede ABD’nin çıkarlarını engelleyen adımları attı. ABD, Türkiye’yi kontrol etmek istedi, olmadı. Bundan sonra ne olur, iyi bakmak gerekir. ABD küresel stratejik hesapların içinde adeta kaybolmaktadır ve savunmada o denli üretim yaptığı halde bununla ilgili kullanım ayarlarını ve yöntemlerini tarif etme güçlüğü içindedir ve zamanı iyi kullanamamaktadır. Türkiye ise bulunduğu konumdan yaklaşarak, yerel ve bölgesel çatışmalarda kullanılan silah sistemlerinin geliştirilmesi ve bu sistemlerle uygulanacak askeri doktrinlerin yeniden inşası alanlarında başarılı olmayı bilmektedir. Dünya barışında ve bölgesel istikrarda başarılı olmak gibi ilkeleri benimseyen her kim var ise bu noktada anahtar ülkenin Türkiye olduğunu görmesi gerekir.

Yakın geleceğin konuları tam bir küreselleşme perspektifiyle zorunlu şartların doğurduğu hususlardır. Yakın gelecekte daha belirgin biçimde tam küreselleşme şartlarına geçildikçe; yerel/bölgesel güçler ve ilişkili konular yeni tür tartışma alanlarını ortaya çıkaracaktır. Bu itibarla savunma analizlerini yapanların dikkat edeceği konular; küresel ve yerel/bölgesel güçlerin ayrışmaları ve anlaşmazlıkları, politik iktidar ve yönetişim biçimleri ve bunlara dayalı yaşanabilecek diğer anlaşmazlıklar, sosyal tepkilerin etkilerinin kontrol edilme biçimleri ve alınan sonuçlar olacaktır. O halde 2050’lerde belirginleşecek yeni dünyanın tehditleri ne olacak ki savunma ihtiyaçları karşılanabilsin? Küreselleşmenin zorlayıcı ivmesiyle ulus devletlerin öneminin giderek ortadan kalktığı, adeta dünya çapında yerelleştiği bir sonuç ortaya çıkacak gözüküyor. Böyle düşünülürse, küresel düzeni yönlendirenlerin her bir noktayı en ince noktaya kadar kontrol edebildiğini de söylememiz gerekir. Makineler gözlüyor, izliyor, analiz ediyor, belirli kuralların uygulanmasını takipten sorumlu diğer makinelerin ise insan yaşamına müdahalesi söz konusu oluyor. Bu bakış açısıyla dünya, denetimi güçlü olan alanlardan, denetimi mümkün olmayan alanlara göre ayrılacaktır. Haritalarda tam, kısıtlı, zaman zaman denetimdeki alanlar ile denetimden uzak alanlar işaretlenecektir. Böylesi denetimle ilgili alanlara bölünmüş bir dünyada çatışmaların bugünkü halinden çok daha farklı gerçekleşeceği açıktır. Denetim ve yaptırım sistemleri küresel olacaktır. Yereldekiler kendi içinde çatıştıkları gibi, küresel sistemle de çatışmalar içine girecek ve zaman zaman bu tür kontrol dışı olaylara müdahaleler gerçekleşecektir. Örneğin göç hareketleri hat safhada olacaktır. Buna dayalı küresel güvenlik anlayışları ortaya çıkacaktır.

Sonuç

Geçmişin özelliklerini iyi anlayıp, bugünün problemlerini çözüp, gereken adımları atıp, iddiamızı buna göre devam ettirirsek, savunma kadar refah ülkesi olma ödevimizi de başarıyla yapmış oluruz.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Savunmada Köklü Değişim

DİĞER YAZI

Siber Savaş ve Casus Yazılımlar

Güvenlik 'ın son yazıları

İngiliz Dünyası (Anglospere)

Anglosphere anlaşılmadan küreselleşmeyi, Atlantik’i, NATO’yu, Pasifik’i, jeostratejiyi, küresel güvenliği, silahlanmayı ve hatta AUKUS’u anlamak mümkün olmaz.

11 Eylül’ü Hatırlamak

11 Eylül 2001’deki terör eylemi nedeniyle hayatını kaybeden tüm insanları rahmetle anıyorum.Ancak şu da var, Uzun