bireyin-gucu
Bireyin Gücü

Bireyin Gücü

506 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Kime güveneceğiz? Bu sorunun cevabına bazı kavramların üzerinden giderek ulaşacağız. Saf Hüner, Görünür Strateji, Özel Yaşam, Güvenilir Rehber, Güven İklimi kavramlarını inceleyeceğiz. Sonuçta Bireyin Gücünü vurgulayacağız.

Saf Hüner

Biliniyordu… Söylenmişti… Yazılmıştı… Öteden beri söylenegelenlerin doğru çıktığını edebi şekilde açıklamak mı hüner, “Gerçek bu!” deyip insanların yüzüne öylece vurmak mı hüner?

Hüner bilmek mi, haklı çıkmak mı; hüner edepsizleşmek mi, ukala olmak mı, kibirlilik mi, zalimlik mi; bütün savaşları kazanmak mı, en büyük imparator olmak mı; hüner Hitler’e mi, Gandi’ye mi benzemek, böylesi bir seçim yapmak gerekmez mi; yaşam herkesin kişisel hünerine mi muhtaç?

Hüner ne? Bir şey bırakmak mı, her şeyi toplamak mı, silip süpürmek mi? Yaşam bir hüner göstermeye muhtaç mı? Bir sihirbaz mıdır hünerli olan? İşini bilen mi? Dünyada olacakların hepsi iki dudağı arasında olan mı? Doğal yetileri olan mı? Belli şeylerin verili olduğu keramet sahibi mi?

“Seçimi bunlar kazanırsa dünyada şunlar olacak…” diyelim, onlar kazandı ve söylenenler oldu. Kazanmak mı hüner, bilmek mi; yaşarken gördüklerimizi, duyduklarımızı anlamak mı, anlamasak da yaşamın gerekliliklerini yerine getirmek mi hüner?

Bir hüner iddiamız yoksa; sadece yaşamak, ayakta kalmaksa hünerimiz, elde varsa paylaşmak, başkasına karışmamaksa hünerimiz, bilmiştim demeyi bile içimize gömüyorsak; buna bir isim verelim mi? Buna, “saf hüner” diyelim.

Görünür Strateji

Büyük sözler vardır, strateji gibi. Gerekliymiş ki bunu da yaşama dahil etmişler; ama kimler için? Kimler kullanıyor?

Çinli General Sun Tsu’nun özgün stratejileri vardır, birçok savaş bunlara göre kazanılmıştır. Yaşam bu savaşlardan sonra belki daha iyi, belki daha kötü olmuştur; belki bazılarının yaşamları son bulmuş, belki yeni yaşamlar daha sağlıklı doğmuştur; kim bilir?

Halk stratejiyi bilmek durumunda değildir. Sanatçı savaş alanını resmeder, büyük veya küçük bunalımı resmeder, büyülü bir kent inşası öngörüldüyse sanatçı bunu da resmeder; ama salt stratejinin bir resmi yoktur. Resimler, şiirler, şarkılar bildiğimiz yaşamlar hakkındadır. Günlük yaşam stratejiyi göremez. Ama o, kapalı kapılarda bir yerlerdedir.

Strateji büyük beyinlerde, büyük fikirlerde şekillenmiştir. Bazen kitaplara yazılır, plan ve hedefler için rehberlik olsun diye işaret edilir. Sanatçı hedefe, plana uygun resmetmeye çalışır, mühendis inşa eder, asker savaşır, terörist yıkar; peki, politikacı, toplumbilimci ne yapar? Bir insan olan liderin stratejisi nedir? Şeytanlaşmış bir liderin stratejisi ne olabilir? İnsana benzemekle, şeytana benzemek arasındaki silik çizgiyi gören var mı ki, stratejilerini anlayabileceğiz?

Strateji birilerinin elindeyse, bizim elimizde ne var? Biz başka biri değilsek, kendimize ait olana bir isim vermek durumundaysak, buna ne dememiz gerekir? Kendi yaşamımızla ilgili, iddiasız, açık olacak, bizi öldürmeyecek; buna ne diyelim? Buna, “görünür strateji” diyelim, yeterlidir.

Özel Yaşam

Yaşam ne? Yazar Robert Musil şöyle diyor:

Yaşam, yaşamdır: Onu bilmeyene tanımlanamaz. Yaşam dostluk ve düşmanlıktır, coşku ve soğukkanlılıktır, boşluk ve ideolojidir. Düşünmenin, başkaca amaçlarının yanı sıra, yaşamda tinsel düzenler kurmak ve yıkmak gibi bir amacı da vardır. Kavram, yaşamdaki çok sayıda görüngüyü bir bütünde birleştirir; bunun gibi, yaşamın görüngülerinden biri de, tek bir kavramdan yeni birçok kavramın doğmasını sağlar. Bilindiği gibi, bizim yazarlarımız, felsefenin onlara, düşüncelerin düşünülmemesi, ama yaşanması gerektiğini söylendiğini sandıklarından bu yana, artık düşünmüyorlar. Bütün suç, yaşamda. Fakat Tanrı aşkına: Nedir bu, yaşam![i]

Canlı ölünceye kadar geçerli kanunlara, geçerli ilkelere, geçerli sistemlere, geçerli stratejilere tabi, bunu biliyoruz. Çünkü bu dünya yaşamayı, yaşam hakkını esas alıyor. Yaşam hakkını daraltan, canlının elinden alan düşmanlıkların da, ideolojilerin de yaşamdan olması sizce bir çelişki mi? Düşmanlıkların stratejisinde ne var, hedefleri neler? İdeolojilerin, doktrinlerin, manifestoların çizdiği çerçevede kalmak yaşam hakkını ne derece düzenler? Nedir, bu yaşam? Öylesine bir şey mi? Ciddiye alınmayacak, kutsal, değerli, özel olmayan bir şey mi?

Yaşamla kavram arasındaki ilintide fiillere seferber olanlar içinde stratejistler nerede yer alırlar? Bunu hiç düşündünüz mü? Var mı, yok mu? Görünürler mi, görünmezler mi? Felsefenin para etmediği bir yerde, başkalarının felsefelerinin baskın olduğu yerlerde, kavramlar kimlerin kafalarından türer; başkalarının kavramları bizim yaşamımızı nasıl etkiler, yaşamda “başkalarının” demek yanlış mı; eğer “başka” yoksa, başka bir strateji de mi yok? Yoksa, yaşamı düzenleyenlerin stratejilerine mi yazıldık? Biz mi aciziz, yaşamayı bilmiyor muyuz; yaşam boş mu, bilinmez mi, ne kadar önemli?

Bir yaşam tarifi yapalım: Başkasının olmasın, bize ait olsun; başkalarının baskın ideolojileri bulaşmasın, başkalarının hedefine alet olması; sadece kendi içindeki düşmanla savaşan biri olarak tarif yapalım; kendi kavramlarımızın saflığına güvenelim; buna ne diyelim? Buna, “özel yaşam” diyelim ve sahiplenelim.

Güvenilir Rehber

Yaşamda bir rehbere ihtiyaç var mı?

Stratejileri birileri oluşturuyorsa, ideolojileri bir yerlerde döktürüyorlarsa, savaşlar güçle kazanılıyorsa, darphanede para basmaya bilmediğimiz insanlar karar veriyorsa, kaybedenlerin yaşam hakkı yoksa, kibir kazandıkça büyütülüyorsa ve bizler hünerli ellerdeysek; bize kim döner de bakar? Kavramları ortaya atanlar mı, stratejileri belirleyenler mi, yaşamımızı düzenleyenler mi bakacak bize; ne zaman ve ne kadar? Demokratik işlevde oy veririz, ekonomik işlevde tüketiriz, askeri işlevde ölürüz… Rolümüz belliyse bize rehber olan nedir? Dini bağlamda bakmayalım, somut yaşamda rehber arayalım.

Eğer, “saf” bir hünere sahipsek, “görünür” bir stratejimiz varsa ve “özel” yaşamımızla ilgileniyorsak rehberimiz kendimiziz; inanın! O, bilincimizde, benliğimizde, vicdanımızda, ruhunuzda bir yerdedir. Bu en “güvenilir” rehberdir. Ama sadece sizdeki, içinizdeki yeterli midir?

Güven İklimi

Bir öykü: Askere bir görev verildi. Gizli bir operasyonla sınır ötesindeki teröristi öldürmesi istendi. Yalnız gidip gelecek, operasyon örtülü olacaktı. Bilgi çok azdı. Sadece iki isim verildi. Teröristin nerede olduğunu bilen Şaban Ağa ve onun güvendiği referans biri, Ali Bey. Asker Şaban Ağa’ya gitti. Ali Bey’in gönderdiğini söyledi. Hiç beklemeksizin Şaban’ın adamları teröristin inine kadar askeri götürdü ve görevi başarıyla yapması sağlandı. Dönüp geldikten sonra yemeğe oturdular. Sofrada Şaban Ağa, “Eğer seni Ali göndermeseydi, önce bu sofrayı kurardık, yer içer, gece rahat bir uyku çekerdin, ertesi sabah sana yardımcı olamayacağımızı söylerdik, uğurlardık,” dedi. Asker, nedenini öğrenmek istedi. Şaban Ağa, “Ben sana neden güveneyim ki?” diye karşılık verdi.

Aynı öykünün değişik hali: Askere bir görev verildi. Gizli bir operasyonla sınır ötesindeki teröristi öldürmesi istendi. Yalnız gidip gelecek, operasyon örtülü olacaktı. Bilgi çok azdı. Sadece iki isim verildi. Teröristin nerede olduğunu bilen Şaban Ağa ve onun güvendiği referans biri, Ali Bey. Asker Şaban Ağa’ya gitti. Ali Bey’in gönderdiğini söyledi. Şaban Ağa biriyle sofrada oturuyordu. Şaban, “Ben Ali, Veli bilmem,” dedi. Asker dönüp uzaklaştı. Yolda tuzağa düştü ve kimvurduya gitti. Meğer Şaban Ağa ile aranan terörist o akşam sofrada birliktelermiş.

Eğer eylemlilik devam ediyorsa, her eylem birbiri için devinim gereğiyse kendimize güvenmemiz önemlidir; ama bu önem aslında başkaları içindir, dışa dönük yarar getirir. Yaşamdaki eylemlere etkili olanlara bağımlı, bağlantılıysak; örneğin meslek sınavı sorularını bir başkası hazırlıyorsa, birileri basıyorsa, başkaları taşıyorsa, kendimize güvenmemiz bir dereceye kadar önemlidir. Onun için başka bir güvene ihtiyacımız vardır.

Bu arada, aradığımız “güven”in (Ing. confidence, trust, reliance…), “güven”lik güçleriyle (Ing. security, safety) bulunması konusuna hiç değinmeyeceğim. Bir kavramdan yola çıkarak, bir sözcük türetme işi arasındaki bağlamın sonuçları bizleri başka yerlere götürür. Bunu dilciler düşünsün. Türkçe’de böyle birçok değişik çağrışımlı sözcük var. Eğer kavramlar anlamından başka çağrışımlar yaparsa, toplumsal algıdaki sapma kaçınılmazdır. Benim işaret ettiğim sadece güvendir, korumak değil.

Konumuza dönelim. Peki, insanlar kime veya neye güvenecekler? Kendine maaş verene mi, görev verene mi, kurulu sisteme mi, planı yapana mı, plancıya maaş verene mi?.. Gördüklerine mi, görmediklerine mi? Küresel güçler dese, devlet dese; karar veren, yapan, taşıyan, satan dese, kafası daha çok karışacak… Oralardakiler de insan! Standart doküman, el kitabı, talimatname, yasa, stratejik plan vb şeyler dese, onları da insanlar yazıyor, anlatıyor. Öyleyse kim, kime veya neye güvenecek?

“Güven iklimi” diye bir şey vardır. Ortamda işler vicdan sahipleriyle, kişilikli insanlarla doludur, hünerli eller hakkı, adaleti korur, kapalı kapılar arkasında pazarlıklar yoktur, hakça paylaşılır, bölüşülür, herkes üstüne düşeni özveriyle yapar, huzur vardır, selam vardır, yapmacıklık yoktur, aldatmaca, oldubitti yoktur, dostluk, dürüstlük vardır; işte burada güven iklimi vardır. Gerekli olan da budur.

Gerçek güvenilir tecrübeyle sabit olandır. Tecrübe edilmemiş güvenden pek bir şey beklenmemelidir. Bu durumda insan güven iklimi arar ve yüreğinin sesine kulak verir.

Stratejileri yapanlar, hedefleri belirleyenler, planları ve projeleri hazırlayanlar, yönetenler, vergileri toplayıp dağıtanlar, insanları yargılayanlar, kurum ve kuruluş ihdas edenler bizlersek, bireylerse, hatta liderlerse buradaki temel ödev nedir? Kim ki güven iklimine katkı sağlıyor, gerçek hüner ondadır.

Gerçek lider, güven iklimini tesis edene ve koruyana denir. 

Bireyin Gücü

Sonuçta bireydir esas olan; dini, dili, cinsi, rengi, ismi, mesleği, konumu, kariyeri, geliri başka olsa da; insan, insandır; Musil’in dediği gibi, nasıl yaşam, yaşamsa!

İklimi ortaya çıkaran da bireydir, planları yapan da. İlk çalınan kapıda da biri vardır, en son gidilecek kapıda da; açık kapılarda da, kapalı kapılar ardında da. Güvenmek istediğimiz, hünerine muhtaç olduğumuz, ağzından çıkacak sözlere kulak kabarttığımız, gözünün içine baktığımız, “biri” değil mi?

Birileri güçlü, diğerleri zayıf; birileri zengin, diğerleri fakir veya birileri keramet sahibi, diğerleri sıradan olursa, acaba bireyin gücü üzerinde bir oyun mu aramalı? “Üstün insan” yaşamı için en çok olması gereken “güven iklimi” bu dünyada bir türlü bulunamıyorsa, sizce “özel yaşamların görünür stratejileri” ne olmalıdır?

Bireyler güçlü olmanın yolunu bulmalıdır. Bu toplam güç için, genel huzur için, iklimin yayılması için şarttır. Paradan, şöhrette, kapristen, kibirden, kompleksten önce, yere sağlam basan insan olmak gerekmez mi? Bunun için sağlam bir vicdan, ruh, benlik, akıl gerekmez mi? Güçlü birey olmak için geçici işlerden medet ummaktan vaz geçmek gerekmez mi? Güçlü olmak için kulaktan duymak değil okumak, ezberlemek değil kaynağından öğrenmek, kolaya kaçmak değil çalışmak, başkalarından çok özveride bulunma isteği duymak ve zamanı doğru kullanmak gerekmez mi?

Unutmayalım; kendimizi kontrol edemezsek, gelir başkaları bizi kontrol eder; güven iklimine katkımız olmazsa başkalarına güvenmekten başka çaremiz kalmaz!

Bütün bu hususları “takva” sahibi bireyin, bir muttakinin tarifi kapsamında inceledik.

 


[i] Robert Musil, Yaşarken Açılan Miras, Çev. Ahmet Cemal, YKY, 3. Baskı, 2009, İstanbul, s. 59-60.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Bir Muttaki Öğrencisi Olarak Merkezden Okuyorum

DİĞER YAZI

Ebedi Dostluk

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka