demokratik-sistem-insasi
Demokratik Sistem İnşası

Demokratik Sistem İnşası

1079 Tıklama
30 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Uluslararası düzen devletler sistemiyle idare edilmeye devam ediyor. Devletler içinde yasama, yürütme ve yargı erkleri çalışıyor. Yürütme politik liderliğin belirgin mevkiidir. Gelişmiş rejim olan ileri demokrasi, ileri bir demokrasi kültürüne ihtiyaç duyar. Bu tür kültür yerleşmişse taşlar rayına oturmuş demektir, tersi durumda tereddütler yaşanır. Amacımız yerleşik bir sistemin inşasına mani olan bazı özel konuları gözden geçirmektir.

Eğer ortamda bir politik avantaj varsa, hemen liderliğe soyunanlar oluyor, bu sanki bir iş imkanı gibi görülüyor. Halbuki yerleşmiş sistemlerde politika yaygındır ama liderlik mevkileri hemen kolay işgal edilemez, kurumsallık, parti ve devlet bilinci çok önemlidir, demokrasi daha o mevkilerden başlar. Sıradan insanlar çıkıp bir yerlere geliyorsa çok zaman harcarlar, basamaklar halinde yükselirler. Hele lider genç olacaksa meşru-politik liderlik eğitim çok erken başlar, değişik makam ve mevkilerde tecrübe kazanması sağlanır. Demokraside sistem önemlidir. Sisteme yarayışlı olma yolunda dirsek çürütmüşler içinden kılı kırk yararak seçim yapılır.

Ben bu noktada konuyu daha çok sistem yaklaşımı ölçüsünde bakmak istiyorum. Daha çok demokratik sistem inşası için en önemli unsur olan insan kaynağını irdeleyeceğim. Burada bireyselliğin önemi yoktur, sonuçlar itibarı ile düşünce kalıbı önemlidir.

Anılara bakalım… Kenan Evren yönetime el koyduktan (!) sonra Marmaris’e tatile çıkmıştı. Gazeteci röportaj yapıyordu. Yeşilliklerin içine bir bambu oturma gurubu, sehpanın üzerine de Eflatun’un Devlet isimli kitabı konmuştu. Gazeteci sordu: “Sn. Evren görüyorum ki Devlet’i okuyorsunuz…” Evren gülümseyerek, “Elbette, devlet idare ediyoruz,” diye karşılık vermişti.

Tansu Çiller Başbakan idi. Amerikan medyasında bir haber çıktı, sonra iç basına da konu oldu. Türk demokrasisinde bir kadının başa getirilmesi ve Çiller’in akademisyen olması dikkat çekmiş olmalıydı. Ama şöyle yazmışlardı: “Lider eğitimde…”

Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Öğrenmenin sonu yok!.. İmkan olursa bazıları kolay bazıları zor, bazıları zamanından önce bazıları ise iş bittikten sonra öğrenir…

Politikaya atılanlar için ortak bir nokta var; asıl meselelerin yükünü haliyle devleti yönetmeye başladıklarında hissetmeye başlıyorlar. Özellikle dış baskıların ve politik gelişmelerin içinde en doğru yolun bulunmasını ve bu tip problemlere karşı ne gibi tepkilerin verilmesi gerektiğini daha önce tecrübe etmediklerinden dolayı, bir süre “eğitimde” oldukları izlenimi veriyorlar. Daha sonra öğrenme zamanı bulunup bulunamadığı ayrı bir konudur.

Özellikle yürütmede liderlik olgusu işte tam bu noktada önem kazanıyor. Çünkü partilerin asıl amacı iktidar olmak ve ülkenin sistemini yürütmektir. Ama başka tür amaçlarla kurulu partiler de olabilir. Buna örtük amaç denebilir. Örtük amaç varsa bunların kuruluş aşamasında verdikleri sözleşme ile yaptıkları karşılaştırılır, uymuyorsa sistem bunu ya dışlar veya ya da yola getirir, hukuk burada işler. Tek taraflı ihlaller sisteme zarar verir.

Sistemde başka tür bir niyetle kurulan, arkadan dolanarak iş yapmaya örgütlenmiş politik kadrolar var ise bunlar ne derecede diğerleriyle bir tutulmalıdır? Anlaşma metinleri rahatlıkla suistimal edebiliyorsa başkaları da bunu yapabilir, sistem kirlenir. Yargı erki burada sürekli devrede olmalıdır; bağımsız ve adaletli bir şekilde.

Liderliğe soyunacak olanlar veya hazırlanması uygun görülenler belli mevkilerde yetişmiş olmalıdır. Vaktiyle sömürgecilikle dünyanın üçte birini yönetmiş, bugün ileri demokrasinin örnek ülkesi olarak işaret edilen İngiltere halen liderlerini iş başına gelmeden yetiştiriyor. Örneğin namzet kral yürütme yükümlülüğü olmadığı halde daha genç yaştayken Afrika’da, Arjantin’de ve çok başka yerlerde ve hemen her alanda eğitim gördü. Demokraside sembolik kraldan bir tane olması yeterlidir, hatta alternatifi olmamalıdır; ama o dahi temsil ettiği işleri tam yapmalı ve önüne gelen konuları eksiksiz idrak etmeli ve sisteme katkı sağlamalıdır. Yürütmenin lideri Başbakan Cameron öğrencilikten başlayarak liderliğe doğru yetiştirildi. Belki partisinde birkaç aday vardı ve sonuçta halkın seçimine onu aday gösterdiler. Rakip partide de aynı yol izlendi. Demokrasilerde seçilecek liderlerden çok olmalıdır ve hepsi en iyilerden seçilmelidir. Sanki Eflatun’un, “Demokrasi zor bir rejimdir, lider yetiştirmek gerekir,” öğüdünü iyi okumuşlar…

Anlaşılan başkaları Eflatun’u sistem halinde okumuş ve hazmetmiş durumdalar. Demokrasi dekor süsü değildir. Demokrasi tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleşmiş bir sistemi gerektirir. Sistem halkın önüne seçilebilecek değerde, tamamen yetişmiş lider adaylarının en iyilerini koymalıdır. Demokratik sistem inşası bu nedenle önemlidir.

Türkiye’de politikaya girenlere bakın, sonunda kazanıyorlar, öyle veya böyle, o zaman veya bu zaman, dikkatinizi çekmiştir. Politikaya girmek demek politikayı az da olsa biliyor anlamına gelebilir ama liderlikle ilgisi ne kadar vardır, tartışılır. Hatta bu durum uluslararası arenada karşılıklarıyla kıyaslanırsa daha belirgin olur. Günümüzde lider küresel yarışta bayrağı taşıyabilecek donanımda olmalıdır. Sistem buna imkan vermelidir.

Liyakat konusunu Avrupa Fransız İhtilali ile keşfetmiş idi, demokrasilerini buna göre inşa ettiler, sistem ise bunu temin etti. En basit anlamıyla liyakat, bir işe en doğru adamı objektif verilerle seçmektir. İşin hakkedene verilmesi üzerine düşünülmüş bir sistemdir, adam kayırmak yoktur. Partililik, hemşerilik, ideolojik bağ, etnik kimlik, mezhepçilik gibi kriterler liyakatte dışlanmıştır.

Dönelim bize… “Kritik bürokratlar politikayla ilgilenmiyorlar, ama çok çalıştıklarından politikaya davet ediliyorlar,” diye düşünenler olabilir. Durum böyle mi? Aynı eğitim süreçlerinden mezun, birbirini tanıyan insanlar, bürokrat da olsa, politikacı da olsa, her yerde ve şartta, aynı fikri ve ideolojiyi savunuyorlar. İnanmıyorsanız bakın şimdiki kadrolara; belediyelere, bürokrasiye ve hatta güney-doğu vilayetleri gibi lokal yerlere. Dolayısıyla yürütme “bana biri gerek,” dediğinde, sözünden çıkmayacak ve tanıdık birine bakılıyor. Aramıyor, var olan listeye bakıyor. Bu noktada kendilerini lider olarak tanımış halkın ve millet iradesinin ne dediği önemsenmiyor. Liyakatin sistemleşmediği bir yerde halkın iradesi sözde kalıyor. Demokrasinin kırılganlaştırıldığı anlar ise işte bu anlar oluyor.

Politikaya genel olarak kimler giriyor? Çok değişik açılardan örnekler verilebilir ama basit ve ortak bir nokta var; örneğin avukatlar. Yargının haricinde “yasama ve yürütme” işinin de en iyi şekilde hukukçular tarafından becerebileceği düşünülüyor olsa gerek. Bu bir temennidir. Amerika’da da hukukçular önce vali sonra senatör seçilmek için politikaya giriyorlar ama bizdekilerle karşılaştırırsak aralarında derin uçurumlar görürüz. Örneğin avukat olmak için yeterliliklerin neler olduğuna ve avukat olduktan sonraki sicillerine iyi bakmak gerekir. Aynı anda iki işi birlikte yürütmedikleri de işin başka yönüdür.

Türkiye’de eğitim sistemi malumdur; en azından her yıl model değiştirildiğine tanık olmaktayız. Rayına oturtamadığımız bir eğitim sistemimiz olduğuna göre politik sistemimiz de buna bağlı yürüyor ve bizlere “tavuk yumurta” misalini hatırlatıyor.

Örneklenebileceği üzere, tercüme edilmiş referanslarla akademik kariyer yapmak mümkündür. Araştırma ve bilim mantığı gereğinden bir hayli uzak işletiliyor. Bu durum bireyin üstüne olmayan elbise giymesi gibidir. Aynı şekilde, politikadaki hatanın paraleli bir iş ileri meslek guruplarında da görülmektedir. Hak etmeyen kişilere verilen payelerle pozisyonlarına ait liderlikte öne itilmektedirler. Düşünün, öne itilen o kişi ne düşünür, “demek ki oluyormuş,” der ve sonraki yolsuzluğu meşru görür.

Avrupa Birliği (AB) Türkiye açısından bir hedeftir. İlgili bir bakanlığı ve daimi çalışanları dahi var. Önünde çok “fasıl” var, açılıyor, kapanıyor. Benim kişisel görüşüm Avrupa’da güçlü ve muhafazakar kanat Türkiye’ye pek sıcak bakmıyor ama bu başka bir konudur. Buradaki konu şudur; bakınız, eğer hedef AB ise gereği de yapılmalıdır. Değilse AB ile ilişkiler bitirilmelidir. Bu kararsızlık politik zemini sarsabilecek bir konudur. Örneğin demokratik pakette neler varsa bunlar yerine getirilmelidir. Eğer yerel yönetimleri güçlendirin diyorlarsa bunun gereği yapılmalıdır. Ama buradan sebep üretim Türkiye ile işbirliği sürecini kendi lehinde götürmek isteyen bir dış politika anlayışına sahipseler, AB’yi samimiyete davet etmek yetmez, eline delil koymak gerekir.

AB’ye girmek için ülkede on yıllar içinde bazı tedbirler alındı. Okuma yazma bilen artsın diye kurslar açıldı, sertifikalar verildi, dil bilen sayısı artı gösterilmek için sınav anında tahtaya sorular ve cevaplar aynı anda yazıldı, üniversite mezunu, akademisyen sayısı artsın diye usuller gevşetildi, kapalı sınavlar yapıldı. Bir yerde “haksızlık” meşru zeminlerde dağıtıldı. Elbisenin dar veya bol olması ikinci derecede önemli görüldü, ilk bakılan noktada; “elbise var mı, var!” densin istendi.

Çok örnekler var, siz de hatırlıyorsunuz… Seksenli yıllarda üç buçuk ayda üniversite bitirenler veya açık öğretim mezunlarının bugün devletin en üst mevkilerine gelebildiklerini görüyoruz. Garip ama gerçek, “herkese şans veren bir sistem,” sahibi olduğumuz nedenle övünmemiz gerektiğini düşünenler dahi olabiliyor. Ancak yurtdışında aktarma yaparken hava alanlarında kaybolan kaç memurumuz var diye bakmamız belki durumumuzu değerlendirmek açısından bizlere bir fikir verebilir.

Demek ki dünyaya açık insan yetiştirmeli ve küresel rekabette geri kalınmaması için planlar yapılıp uygulanmalıdır. Her nedense, “eğitim önemli” dendiğinde hemen programlar karıştırılıyor. Eğitimciler bilirler, en temel kural şudur: Eğer çok büyük ve anlık bilimsel ve teknolojik bir devrim yaşanmadı ise programda bir öğrenme düzeyi hedefini değiştirmek (ki bir cümlelik değişiklik,) için bile on yıllar geçmelidir. Bizde ne yapılıyor, her yıl kitaplar değiştiriliyor, değil mi?

Ülkede yıllarca layık olmadıkları halde belli kesimler Batı’dan gelen temsilciler tarafından teşvik edildiler. Kişilikler öne çıkarıldı, medyaya konu ettirildi, kurumlar ihdas edildi, kurumların başına birileri getirildi, yapar-yapamaz bakılmadı, ama ödüller verildi. Onlar bugün politikacılar… Örneğin devletten vergi kaçırarak sayısız işletme açanlar bugün zengin ve politik alanda söz sahibi, üniversite imtihanlarını kazanması sağlananlar, okula gitmedikleri halde mezun olabilenler ve meslek sahibi kabul edilenler politikada çok ileri mevkilere geldiler, belediyeleri yönettiler… Meşru yetkililer layık olmadıkları halde bu kişileri muhatap kabul ettiler. Dolayısıyla meşruiyet kazandılar. Öyleyse burada eksiksiz bir sistemin işlediğini nasıl söyleyebilirsiniz? Sistem bunları tam da zamanı geldiği noktada, hakkı ve hukuku yerle bir ettikleri noktada bünyesinden uzaklaştıramadı. Bu meşruiyet hali masum, sadakatle devletini destekleyen, vergisini veren, kanuni haklarını eksiksiz yerine getiren ve inanmış bu halktan tartışılan bir sistemin olduğunu kabul etmesini istiyor. Böyle bir durumda masumun hakkını kim savunacak, politik sistem bunu temin edemiyor mu?

“Yöneticilik adil karar vermek anlamına gelir. Başa geçince bir bilene sorar ve sonra kararımı veririm. Nasıl olsa atanmış memurlar işini biliyordur, bilmiyorlarsa da çalışırlar öğrenirler…” diye düşünen bir devlet idare etme mantığı Türkiye’ye zaman kaybettirir. Diğer ülkeler koşarken biz geri kalırız, arkalarından bakarken “neden” diye sorarız, halbuki durum bellidir.

Bir de lider hastalığından söz etmemiz gerekiyor. Bazıları “ben” demeyi başkalarına göre daha çok ön planda tutarlar. Bu Türkiye gibi ülkelerde daha çocuk yetiştirirken ortaya çıkan bir meselenin ürünüdür.

Bilindiği üzere bencillik kötüdür, bencili arayıp bulan ve öne çıkaranlar da kötüdür… Kim olursa olsun, hak etmeden ve yeterince donanmamışken öne çıkması etrafa zarar verir. Dar düşünceli biri bir sebeple teşvik edilip öne yerleştiriliyorsa zarar ziyanın hesabı olmaz. Tarih böyle örneklerle doludur.

Öte yandan herhangi birinin, standartlar ölçüsünde tatmin edici değilken, kendini çok şeymiş gibi görmesi ve diğerlerinin bunu bir sebeple önemsemesi dengesizliğin başlangıcı olur. Bu durum genel açısından hiç de adil değildir. Sorun giderek girdaba döner. Böylesi bencillikler cehaletle beslenen ve aşırı duygusal toplumlarda daha çok görülür.

Birileri Türkiye üzerinde bir çorap örmeye kalktıysa, ne yapılması gerektiğini bilmek zor değil; lider seçimlerine bir şekilde müdahale edilir, böylelikle amaç hasıl olur. Öyle olmuyor mu diyorsunuz? Farklı düşünenler olabilir. Her ne ise, sonra halka denir ki, haydi ayıklayın bakalım şu pirincin taşını!..

“İnsan istihbaratı” denen konu bunun için vardır. İstihbarat servisleri hedef ülkelerde bu konularda araştırma yaparlar; potansiyel kullanılabileceklerle, tehdit olabilecekleri mimlerler, zamanı gelince doğal müdahalelerle ya önleri açılır ya da kapanır. İleri demokratik sistemler bu tip zararlar içinde pişmiştir. Örneğin Amerika’daki Nixon olayını çağrıştıran türden olaylar başka memleketlerde de yaşanmaktadır. Sonuçta birbirine eşit değerde çok miktarda lider adayı yetiştirildiğinden ileri demokrasilerde birisi gidince yerine hemen diğeri getirilebilir ve sistemde büyük bir zafiyet olmaz.

“Kapitalistseniz açıkça söyleyin, çekinmeyin…” türünden yazılar yazdım. Bizim kapitalistler nedense bunu açıkça afişe etmek istemiyorlar. Her neyse… Eğer kapitalistseniz ve ileri demokrasiyi hedeflediyseniz, ki öyledir, oyunu kendi bildiğiniz gibi oynayamazsınız. Serbest piyasa ekonomisi, liberalizm, uluslararası piyasalar, Dünya Ticaret Örgütü, bankalar gibi kurumlar tanımı belli şekilde çalışmaktadır. Yeni bir uygulama var ise bunu sisteme dahil olanların kabulü gerekir.

Yine bir yazımda, “Gerçek lider güven iklimini tesis edene ve onu koruyana denir!” demiştim. Yazımın özü gereği buradan işaret edeceğim bir husus olacak; güven.

Liderler etraflarında liyakat sahibi insanlar mı arar, ideolojilerine uygun insanlar mı? İleri demokrasilerini sistemleştirmiş ülkelerde bir bütün halinde kalkınmışlık söz konusudur. Eğitimden sağlığa, ekonomiden enerjiye, savunmadan hukuka, sanayiden ulaştırmaya, bürokrasiden politikaya, her yerde ve şartta nitelikli kadrolara ihtiyaç vardır. İleri demokrasilerde kalite ölçütü çıtanın üzerinde olan çok insan yetiştirilir, bu serbest eğitim sisteminin içinde olur; en iyiler, iyi olanların içinden seçilir, zaten hak eden yerini zamanı gelince kayırmaksızın bulur; sosyal ve ekonomik kurumlar devrededir, sistemi desteklerler.

Bilinen noktaları sıralamayayım, yazımın içeriği açısından işaret etmek isterim; bir ülkede tek bir amaç, tek bir yönetim sistemi, tek bir eğitim anlayışı ve tek bir insan kaynağı vardır. Böyle görülür ise ileri demokrasi karşılığını bulur. Liderler ve çalışma arkadaşları böyle bir sistemden çıkar. Eğer işe önyargılar ve düşmanlıklar dahil edilirse sistem kendini frenleme eğilimi gösterir. Bunun haklılığı ve gerekliliği için ortamı kaşımak adına sürekli tarihsel sebepler bulunur ve propaganda malzemesi yapılır, ki ileriye bakmak mümkün olmasın istenir. Sanal dünya buna hizmet eder olur. Okumayan ama sadece bakan bir kitle “demokratik tepkimi koyuyorum” bahanesiyle ortamı kirletir. Sisteme yararlı bir eleştiri getirmez.

Ne oldu o güven konusunun önemine? Ortam itibarıyla güvenilecek adam sayısını azaltacak bir iklim içindeyseniz işler giderek kötüleşir. Çok isteseniz de, vatanperverim, iyi niyetliyim deseniz de; hedeflerinize tam olarak ulaşmanıza mani çoktur. İşte sadece bu bile size, başta işaret edildiği üzere, dış politik arenadaki meselelerin öğreteceklerine bir örnektir. Zaman size bir şeyler öğretirken ülke kaybeder, fırsatlar kaçar.

Diğer bir madde olarak şunu irdeleyelim, sistemin ne olması gerektiğini neye göre belirliyoruz? Her defasında, bu iyi değil, öteki, denilen demokratik modellerin bugüne kadar hangisini harfiyen uyguladık ki, mahzurlarından bahsedip yerine yenisi gelmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Demokratik sistemi mevcut modelle tam haliyle inşa edebildik ve işletebildik mi? Daha eğitim sistemimizi inşa edememiş görülüyoruz. Eğitim sorunu olan bir ülkede demokrasi de sorunlu olur.

Bu yazıda ifade edilen temel felsefe şudur: Eğer elinizde bir sisteminiz varsa değiştirmeden önce kendinize bir şans daha verin, sisteminizi tam olarak uygulayın ve geliştirme gayretinizi modelin gerekliliklerini yerine getirmekle ilgili halde tutun. Sonuç olarak yansız irdeleyin, yine de olmuyorsa o zaman değiştirmeyi düşünün.

Örneğin partiler kanunu, seçim kanunu, eğitim konuları, yerel yönetimlerin yetki ve salahiyetleri gibi pek çok konu onarılmadan toptancı bir bakış sergilenmesi gerekiyor mu, denenmelidir. Örneğin, çoğulculuk ilkesi başka boyutlarda da düşünülmelidir; temsil edilenlerin (parti, ideoloji, lider, akım, vs) bir tekel değil alternatifleriyle birlikte halkın önüne konması ve tartıştırılması gerekebilir. Demokrasiler hazmetme rejimidir; karşılıklı olarak hazmetme süreçlerine pirim verilir. Tek taraflı şımarıklıklar demokrasiyi yıpratır.

Demokrasi iyileri ve en iyileri ahenkle birleştiren bir sistemdir. Kaliteli bireyler, kurum ve kuruluşlar, her alanda “en iyiler” olursa işler rayında olur. Devlet daimidir, boşluk ve zafiyet kabul etmez. Demokrasilerde çoktan seçilecek en iyiler yetiştirilemez ve lider kadrolar bu doğal atmosferde hakkaniyetle fırsata dönüştürülmez ise kısır bir döngüye mahkumiyet mecburiyeti doğar. Bugün Amerika Obama’dan daha iyisini sistemi içinde yetiştiriyor, hazırlıyor ve halkın önüne koyuyorsa, keza İngiltere Cameron’dan daha iyisini hazırlayabiliyorsa; Türkiye de en iyileri hazırlayabilmelidir. Sandık o vakit işe yarar; sandık mecburiyeti seçiyorsa o demokrasi ileri değildir.

Neler söylenebilir? Belki bilinenlerin tekrarı olacak ama yine de söyleyelim: Türkiye’nin daha çok lider adayına ihtiyacı vardır. Liderler manipülasyonla seçilmemelidir. Liderlerden çok sistemin kendisinin gelişmiş olması gerekir. Ben buna “demokratik sistem inşası” demiştim. Sistem iyi yerleştirilmeli ve korunmalıdır. Bireylere güvenmeden önce güvenilecek bir sisteme sahip olmak en önemli noktadır. Sistemin ögeleri sürekli değiştirilmemelidir. Örneğin eğitimle sürekli oynanmamalıdır.

Dünyalık işler bunlar, ama başaramazsanız olmaz! Elbette hayırlısı Allah’tan!.. Öyleyse ne istediğinizi biliyor musunuz? İstemek iradeli insanın en önemli özelliğidir, tıpkı özgür ve demokratik bir seçim gibi. Doğru olanı isteyin ve hayra layık olun!..

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Okumak

DİĞER YAZI

Savrulmak

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi