din-ve-uyum
Din ve Uyum

Din ve Uyum

441 Tıklama
27 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Modern dünyada yaşanan olaylar bizleri temel bazı konuları tekrar tartışmaya itiyor. Bu gereklidir. En temel konulardan en önceliklisi ise “din” kavramıdır. İnsanlık her şeyle baş etmeyi becerebildi de şu birbiriyle çatışmayı mı beceremedi? Neden acaba? Basit bir “uyum” anlayışını kendinden uzaklaştırmayı yönetenlerin belli bir çıkarı mı var?

Aşk gibi insan ruhunda beslenen ve bir hazine olarak görülmesi gereken kainatın tüm nizamına uyumlu olabilmekle ilgili çok önemli ve kapsamlı bir inanışla tatmin olan benlik, çok basit ve dünyanın doğallığı içinde açıklama yapan güruhun sapkınlıklarını görünce çelişkilerden sıyrılma seçeneğine yönelmelidir. Yönelenler var, yönelmeyenler var; bu bir seçimdir.

Asıl Din

Kendi fikirlerini eksiksiz görenler tarafından din, insanın doğal güvenlik duygusunu yaratan uyumsal psikolojik mekanizmalardan biriymiş gibi tarif ediliyor. Bu fikir, itibar görmesi, açıklanması ve anlaşılması çok müsait bir argümandır. Geniş bir planda bakılırsa doğa, bünyesinde yapı taşlarını taşıyan insanı kendinden farklı göremez, insan da içinden çıktığı doğaya ters düşemez. Bu başlangıçta bir uyum, daha sonra ölçü ve denge meselesidir.

Her şeyi Yaratan, tarif edilebilir bir nesnellikte, ötede bir yerde ve farklı süreçlerde değil, hem her zerrenin içinde hem de en yakınındadır. Hataya düşenlerin en başlıca sorunu bunu anlayamamaktan veya anlamak istemediklerinden ileri gelir. Basit anlatımıyla kainatın neden sonuç ilişkisi içinde çalışan birbirine uyumlu kanun ve kuralları, insanın bencilliğini ve fikirlerini elbette kabul eder ama bireysel seçimlerin de bir sonucunun olacağını ifade eder. Sonucu, karşılığı veya vebali olmayan bir sistemin eksiksiz işlemesi mümkün müdür?

Asıl din insanın varlığını da, algısını da aşar, kainatın (evrenin, alemlerin, vs) kanun ve kurallarıdır, tamı tamına yanlış yorumlanmaksızın anlaşılan Kur’an dinidir.

Kanun ve kurallar, bir atomlu helyum, en karmaşık bilinen canlı insan, gökteki her şeyin devinimi veya insanın yaşamı için de aynı derecede geçerlidir. Kapsamında, bilinen doğa bilimlerinin tümünden tutunuz, hak ve adaletten ve diğer bütün, belki de şimdi düşünemediğimiz ama daha sonra nüfuz edebileceğimiz konular yer alır. Bildiğimiz ve öğreneceğimiz her şey, isimlendirmeler, nitelemeler ve kavrayışlar aslen din ile ilgilidir. Dinin dışında bir şeyin düşünülmesi mümkün değildir. Asıl din indirgenemez, sınırlandırılamaz ve tasnif edilemez.

Asıl dinin özel bir adı vardır ve İslam’dır. “Allah indinde dinin adı İslam’dır!”[1] Aynı kapsamda düşünüp başka bir isimlendirme yapmak isteyen var ise buyursun yapsın; yeter ki asıl olanı değiştirmesin, tahrif etmesin, sonuç doğru noktaya çıksın. İslam, tüm inanışların ve hatta inanmadığını söyleyenlerin öne sürdükleri maddi açıklamaları dahi kapsar.

Bilindiği gibi, konuya semavi olan veya olmayan dinler gibi tasnifler içinde bakanlar vardır, semavi dinler içinde ise Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi tasnifler yer alır. Genel olarak bu Batı’ya atfedebileceğimiz bir kültürün tasnifidir ve maalesef bizim de kültürümüzde böyle olduğu kabul edilir.

Bu itibarla, “İslam dini” ifadesi doğrudur. “Din” ve “İslam” kavramları kainatın (evrenin, alemlerin, vs) kapsayıcı özelliğiyle tarif edilir. Örneğin Haniflerden, Musevilerden, İsevilerden ve Müslümanlardan veya bunların içindeki değişik mezheplerden bahsedilirse yanlış olmayacaktır. Çünkü hepsi İslam içindedir. Sosyolojik açıklamalarda “Müslüman dünyası” veya “Katolik toplumu” denebilir, ancak söylendiği gibi, “İslam dünyası” veya “Hıristiyan dünyası” demenin bir anlamı yoktur. Karşılığı da yoktur. Bu bilinen bir yanlışlığın tekrarından başka bir şey değildir.

Peki, şimdi bütün bu olanlar nedir? İnsanlık, “kendi yaptı, kendi buldu,” mu diyeceğiz? Dini, yani insanlık olmadan işlemiş olan ve belki daha sonra da işleyecek olan tümel kanun ve kuralları, yanlış bir algıya sevk eden anlayış ne ise bunu değiştirmeden açıklanabileceklerin her biri ya eksiktir ya da yanlıştır ve hem de mutlaka birilerinin çıkarına istismar aracı halinde kullanılabilir.

Bugünün dünyası belki biraz da kasıtlı olarak, “İslam terörizmi, İslam dünyası, İslamcı, (örneğin) Türkiye bir İslam ülkesidir…” gibi anlatımları kullanmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, eğer homojen, eksiksiz, tam uyumlu, tıpkı Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yaşadığı dönemdeki toplum standartlarında iseniz buna, “İslam toplumu” adı verebilirsiniz. Ama bugün bu sadece bir ideal oldu kaldı…

Şimdiki dönemde daha çok gölgelenmiş fikirlerle dolu olarak konulara politikadaki veya sosyolojideki gibi tasnif edilmiş pencerelerden bakma eğilimlisiyiz. Bugünün çoğunluğu daha çok Batı öğretisine tabi olmayı tercih etmiştir. Ancak meydana gelen ve gelecek olan sorunları bu bakışla çözmek mümkün olamayacaktır.

Çözüm için öncelikle din ve İslam sözcüklerinin asıl anlamları yerli yerine oturtulmalıdır. Aksi taktirde, insanlığın yanlış algısından ve müdahalesinden meydana gelen zararların tümü, daha derin sonuçlarıyla birlikte, her dönemin kendine özgü ortaya çıkabilen unsurlarının çıkarları doğrultusunda, sevk ve idare edilebilir şekilde nesnel düzeyde kalacaktır.

Sapkın Din

Üstün iradeye sahip insanların (bilim bu insana homo sapiens demektedir,) Afrika’daki ilk yürüyüşlerinden itibaren başlayan, sonra Mezopotamya’da kurdukları ilk yerleşik düzenle gelişen, giderek sistemleşen, fikirleri gerçekleştirdikten sonra birbirlerine aktardıkları öğrenilmiş ve keşfedilmiş algıları vardı. Bunların bir kısmı daha sonra felsefe, tarih, inanç, bilim, vs oldu.

Yaygın kanaatle Antik Yunanlılardan itibaren Batı kültürü hemen her alanda kavramları ve kuralların üreticisiydi. Batı kültürü baskın inisiyatifi ile diğerlerini etkiledi. Diğer kültürler “asıl” olanın Batı öğretisindeki tarifler gibi olduğunu zannetti.

Batının kendi algısına bakıldığında şunu görüyoruz: Örneğin din olgusu insanlığın icat ettiği sosyolojik bir konuya indirgenmiştir. Bu bağlamda dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlar aynı algı ile düşünür olmuştur. Bu dine bir isim verecek olursak, yaratılan veya sapkın din diyebiliriz. Sapkın din daha belirgin bir kullanım alanı bulur. Sapkın din işin içine insan aklının, elinin veya izinin temas ettiği dindir, hatta inançsız olmaya inanmanın da tarifidir.

Aynı şeyi söyleyip de insanın doğasındaki temellerle irtibatlı olarak farklıymışçasına bir tavır takınmak gereksizdir. Bunun adı kibirdir. Eğer bu tutum insanlık için zararlıysa, ki öyle diyoruz, kibir için de bir karşılığın olması gerekir, değil mi?

Sapkın Emel

Elbette sapkınlığın temel bazı ikna edici açıklamaları yapılabilir. En basiti insanın sahip olduğu, diğer canlılardan çok fazla ileri zihinsel kapasite ve fonksiyonlarla ilgilidir. Sıradan yetişkin bir insanın bile en azından üç-dört hamlelik düşünsel ileri görüşlülüğü ile meydana gelen hisler, tahminler ve projeksiyonlar önemli bir anlaşma zemini yaratabilmektedir. İnsanın bu hisleri ve projeksiyonları ile tatmin olma, sakınma ve gelişme ihtiyaçları için anlayış sistemi geliştirdiği ifade ediliyor. Bugün hepsinin sonunda Batı, “İşte bu insanın yarattığı bir anlayıştır, yani dindir,” diyor.

Tamamen masumane bir açıklamaya dikkat çekelim. Bu açıklama sapkın görülmeyebilir ama ilahi olmaktan çok insan merkezli bir anlatımdır. Örneğin bir mezhep önderi ayininde, “Tanrı’nın gerçekçi emriyle biz insanlardan ahlaklı davranmamızı istediğine kalben inandığınızı ben biliyor ve sizi kutsuyorum, Tanrı da bundan hoşnut oluyor,” şeklinde söyleyebiliyor, diğerleri hoşnutlukla, “Amin!” diye karşılık verebiliyor.

Karşıt düşünceler de aynı bağlamda üretilebiliyor. İnananların duygularını konsantre etmenin yanı sıra, inançların ve inananların istismarı da söz konusudur. İstismar noktaları üzerinden yaratılan fırsatlarla insanlık kendi ürettiği düzenin getirisini kökleştirmek isteyebilir.

Bir toplum elitleri bir araya gelerek, öngördükleri yaşamın önceliklerini ve pratiklerini ortaya koyup, “diğerleri” dediklerini önceden belirledikleri kalıplar içinde davranmaya zorlayabiliyorlar. İşte burada politikadan psikolojiye çok karmaşık süreçler işletilebiliyor.

Örneğin, imkanları geniş bir zümre (inanan, inanmayan, bilim insanı, filozof, politikacı, Binyılcı bir inanış mensubu vb olabilir) inanışı köklü olan bir toplum (örneğin belli bir mezhep, taraftar, vb) içindeki gelir ve yaşam standartları düşük kesimi süreç içinde ve sistemli bir şekilde etkileyerek birbirlerine düşman edebilirler, bunu politikaları için malzeme haline dönüştürebilirler. Ardından, “Köktendinci kesimlerin hain emellerine karşılık bütün insanlık el ele verecek ve bu karanlık süreçle baş edecektir, tüm çağdaş kurum ve kuruluşlarımızın özveriyle geliştirdikleri politik ilişkileriyle ve siz saygıdeğer sağduyu sahibi insanların gönülden katkılarıyla gücümüze güç katacağımıza ve mutlaka kazanan taraf olacağımıza inancımızın tam olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim,” diyecekler, diğerleri ise bu duygusal anlarda uzunca süre alkışlayacaklardır.

Böylesi süreçlerde kazanan kim oluyor dersiniz? Bunun adı zulümdür. Eğer bu tutum insanlık için zararlıysa, ki öyle diyoruz, zulüm için de bir karşılığın olması gerekir, değil mi?

Düşünceler

Dilimize de giren İslamofobi, İslam korkusu şeklinde anlaşılıyor. Bu kavramın sahibi Müslümanlar değil, Batı’dır. Batı kültürü İslam’ı yanlış tanıyor ve tanıtıyor. Bu söz tamamen yanlıştır ve kullanılması anlamsızdır.

Prensipte Batı kültürü, özellikle ateistler, Hıristiyanlar ve Yahudiler, İslam’ı bir din olarak kabul etmezler ve Hz. Muhammed’i (s.a.s.) peygamber dahi görmezler. Örneğin Hıristiyan görüşe göre son peygamber Hz. İsa’dır (a.s.) ve dünyaya tekrar geleceği ifade edilir. Öte yandan bilim insanları tümüyle dine karşıdırlar. Bilim ve teknolojide ileri giden Batı kültürünün önemli bir kesimi bu yönüyle de İslam’ı bir kenara koyar. İçinde yaşadıkları toplumun geleneklerine bağlı olarak öğrendikleri inanışlara saygılıdırlar. Çünkü ebeveynleri, akrabaları birer inanandır. Tümü ile bakıldığında Batı kültürü için Müslümanlar “öteki” konumuna itilebilecek bir konumdadır. Eğer politik, ekonomik ve sosyal açılardan iyi geçinilecekse diyaloğa davet edilir; eğer hasım belirlenecek ise kendilerince tarifi de kolaydır. Örneğin İslamofobi gibi sözcükler kolaylıkla işaret edilebilir.

Batı’nın inananları, dışsal bir şey olan Tanrı tezahürüne inanırlar. Bu resmedilebilen ve “baba” gibi ifade edilebilen bir açıklamayla tanımlanabilir bir inanıştır. Müslüman ise kendine “şah damarından daha yakın” [2] olan ve yarattığı her şeyi kapsayan, tarif edilemeyecek ve bir şeye benzetilemeyecek farklılıktaki, eşkoşulmayan her şeyin Yaratan’ına inanır.

Batı, insanın din olgusunu yarattığını ifade edebilmektedir. Müslüman ise değişik kültürlerin inanç ile ilgili detayları yaratabileceğini ama din olgusunu ancak keşfedebileceğini söyler. Esasında bu keşif bilimsel bir keşif gibi algılanırsa, zaman içinde daha fazla bilinçlenen insanlığın ulaşabileceği kainata ilişkin detaylarla birlikte daha da derinleşilmeli ve kökleşme sağlanmalıdır. Ama insan keşfettiklerini dahi bir çatışma unsuru haline getirmeye meyillidir. Atomdan bir bomba yapmadı mı?

İnsan yaratılış özellikleri (biyolojisi ve fizyolojisi buna göredir) bağlamında “elbette” inanmaya, yaklaşmaya, bağlanmaya ve kendini Yaratan’a sarılmaya yatkındır. “… ve hareket edebilen her canlıyı sudan var ettik!” [3] diyen bir düşünceyle bakıldığında bile insanın iç ve dış atmosferinin ortamıyla hemhal olmasından başka ne düşünülebilir. İnsanın ortamında doğru olanı keşfetmesi özünden ileri gelir.

Buna karşılık sapkınlık doğal, gerçek ve normal olanı tahrifle başlar. Başkalaştırmak ilk böyle anlam bulur. Bir kere saptıktan sonra ortamı okumanın (öğrenmenin, keşfetmenin) da değişik sapkınlıklara gebe olması normaldir, gerçektir ve doğaldır. Ortam aynıdır ama insan buna değişik yaklaşımlarla bakar. Sapkınlıklarla mücadele eden insan daha mükemmel olmayı hak eder. Sapkınlıklar içinde doğal ortamı okuma biçiminden dolayı sebep ve sonuçları fikren baskılamak dahi doğaldır. Asıl din, gelişme içindeki kainatın varlıklarından, özelinde irade sahibi insandan, bu sapkınlığın yine kendi doğal seyrinde alt edilmesini ister. Dolayısıyla asıl ve doğru olanı keşif süreklilik arz eder.

Yaratan herhangi bir tanrı değildir. O, bir hakikattir. Bu yaşam ölçeğinde bilim insanı hiçbir şeye eş koşulamayacak bir doğallık ve gerçeklik keşfederse, bunun tarifini ancak yaklaşık yapabilir. İnsan “asıl” olanı eksiksiz tarif edemez, ancak yolunda olur. Bugün deneysel bilim dün doğru bildiğini yeni bulgularıyla nasıl güncelliyorsa, aynı kural kainatın her alanında doğal ve normaldir. Tek sıkıntı, insanın özünde ve doğal ortamında var olan gerçekliğe “eşkoşan” bir arayış üzerinden sapkınlıklarını sınıflandırma yanlışlığı yapmasıdır. Örneğin herhangi bir tanrı fikri anormaldir, bilim bunu söylüyor olabilir, ama sınıflandırma da doğru olmalıdır.

Din korkulacak değil, sığınılacak bir kapıdır!

Sonuç

“İşte bu dosdoğru olan tek dindir, fakat insanların çoğu bundan habersizdir.” [4] Sabahtan akşama din, İslam, Tanrı gibi sözcükleri o kadar çok tekrar ettiği halde insanların çoğunun dinden habersiz olmasının anlamı nedir? Zannetmek! Din olgusunun doğru bir yere konamadığı ve konamayacağı malumdur.

“İslam’ı hedef alan,” şeklinde başlayıp açıklananlar doğruyu kapsamaktan çok ötedir, eksiktir; bu nedenle, “Müslümanları hedef alan,” demek doğrusudur. Muhatapların ifadesinde Allah için kainattaki her şey İslam ile ilgilidir; halen bu dünyada Peygamber için Müslüman olan insanlardan bahsedilebilir. Konuşurken dikkatli olunmalıdır, örneğin İslam Batı’ya saldırmaz, saldıran insanlar ve insanların yaptıklarıdır. “Siyasal İslam” olmaz, “Siyasal Müslüman” olur.

Bu yazıda insan cephesinden bakıldığında bir farkı ortaya koyabilmek için geçici olarak, “asıl din” ve “sapkın din” dedim. Esasında din de tektir. Dikkatinizi çekmiştir; herhangi bir inanış ile dini inanışı birbirinden ayrı tutmaya özen gösterdim, “din adamı, dindar…” gibi ifadeler kullanmadım. Din adamlığı kemale erme derecesiyle denk tutulur, sıradan insanlar kainatın uyumunda kendilerine öylesi kolay bir uğraşla bir mertebe bulabilirler mi, kendileri karar versinler. Tek bu konuyla ilgili bile sizlere sayısız sosyolojik, psikolojik ve bilimsel konuyu aktarmak mümkündür.

Farklı şeyler aynı kapıya çıkmaz. Dil yanlışsa dilekler de yanlış olur.

Tanımlar ve konular masum niyetle bile olsa birbirleri içinde karıştırılırsa ve eğer istismarcıların da etkisi söz konusuysa, sonuç çok yanlış anlamalara kadar gidebiliyor. İnsan gönülden bağlı olduğundan bir şüphe duyabiliyor ve hatta nefret duygusu besleyebiliyor. Bu çelişkilerin kime yarar sağlayabileceğini siz düşünün!..

Kainatın kurallarına uyum gösteremeyen insan, insan değildir, hayvandan da aşağıdaki bir değerdedir. Kim olursa olsun, eğer barışa hizmet etmiyorsa, insanları birbirine düşürüyorsa sapkındır. Vicdan ve idrak sahibi insanı asıl aşağılayan değer, kendi aklına sahip olamaması, iradesini yanlış yerde kullanması ve kamuflajı ne olursa olsun sapkınlıklara açık halde yaşamasıdır.

Muttaki üstün iradesiyle her türlü yanlıştan, zulüm ve kibirden sakınır ve sorumluluk sahibidir. Kainatın uyumunu dengesini ve düzenini, kendi dünyasında insanlığın sorumluluğu ile korumaya ve kollamaya yönelir. Başka bir din tarifini ise “asıl” ve “doğru” olan tarafa davet eder. Hidayet mi, sapkınlık mı?

[1] Ali İmran 19.

[2] Kaf 16.

[3] Enbiya 30.

[4] Yusuf 40.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Doğru Yol Üzerine

DİĞER YAZI

Uzun Savaş

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi