dogru-yol-uzerine
Doğru Yol Üzerine

Doğru Yol Üzerine

577 Tıklama
56 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bu yazı temel olarak inanç kavramını tartışıyor. Konu, insan bilinci ve bilinçlenmesi bağlamında işlenecektir. Asıl üzerinde durduğum, çok boyutlu gelişen, bu nedenle tartışmaya açık içerikleri olan, bilinç sisteminde insanın kendince doğru yolu bulabilme arayışıdır.

Alt başlıklar: Özgürlük, İnanç, İman, Zan, İktidar, Bilinç Atmosferi, Kapsayıcı-Kuşatıcı Bilinç, Haberler, İnsan Bilinci, Bağlam.

Özgürlük

“Örneğin,” diyerek başladığımız açıklamaları düşünelim. Örneklemek, somutlaştırmaya doğru bir kapı açmaktır. Anlatımda bir adım daha ileri gidilmesidir. “Bana göre, inancıma göre, düşünceme göre…” dedikten sonra “örneğin” diye ilave etme ihtiyacı duyulur.

Bir örnek vermeden, doğrudan olay ve içinde geçen ifadeler söylendiğinde ne anlaşılır? Bu bir olgu olarak işlem görüldüğü anda, arada bir yerde, “böyle söylüyorum, çünkü sizin somut dünyanıza konuyu indirgemem gerekiyor, siz bu söylediklerimi kendi gerçeklerinizle tekrar değerlendirin,” denirse, olguların zaman içinde tekrar okunması ve değerlendirilmesi gerekmez mi?

Okuma iki basamaklıdır. 1) “Örneğin,” dendiği anlatım içinde ve 2) verilen örneğin gerçekliğinde ve doğallığında. Biri eksik kalırsa okuma olmaz, eksik ve hatta yanlış anlama olur. Anlamak için doğru yerde durmak ve iki basamakta da eksiksiz odaklanmak şarttır.

Yanlışın kurgusu ağırlaştıkça etkileşen başka şeyler de baskı altındadır. İnsan baskıyla yüz yüzedir, bu insanı bir çeşit köleleştirir. “Ya bendensin, ya değil,” gibi…

İnsan ancak özgür kaldığında kendini bulur ve sorumluğundan haberdar olur. Doğası gereği insan özgür olmalı, öyle okumalı, düşünmeli ve idrak etmelidir. Dahası bütün şahsi süreçlerine sahip çıkmalı ve önce kendi vicdanına hesap vermelidir. Baskı altında olan özgür değildir. Hem bu bir kaçamaktır hem de sorumsuzluk, hesapsızlık ve dahası başka şeylerle etkileşerek olabilecek bir takım vicdansızlıklar için sebeptir. Yanlışa sebep olmak kim ister? Ama öyledir; zalim, çıkarcı, köleci, istismarcı benzeri çeşitli güçlü odaklar, fikirler, akımlar, gruplar ve bireyler… Bir anlamda kaçamağa sığınan zararı genele fatura etme niyetindedir, bilinçli veya değil bu bir yanlıştan kaynaklanır. Hatta bu sistemli bile olabilir. Bir şey sistemliyse diğerlerini çok uzun zaman etkisi altına alan bir yapıya dönüşebilir. Tarihe bakalım, buna ait örnekleri kolaylıkla görebiliriz.

Tarafsız bir şekilde düşünsenize günlük yaşamınızı, etrafınızdakileri, toplumları, ne haldeler? Kim haklı, onu tespitte bile karışıklık içindeyiz, değil mi? Nüfus ve etkileşim arttıkça, akıllar çoğaldıkça, bilinç bakımından bireylerin ve toplumların arasındaki uçurumda büyük bir fark oluştukça, zorlanıyoruz değil mi? Hatta bu bilgi çağında, dijital ve sanal dünyada yeterince özgür müyüz, değil miyiz, bazen bu konuda bile endişelerimiz oluyor, değil mi? Dünya kurgusunda güç odaklarının merkezlerini ve çeperlerini hissedebiliyor muyuz, bütünsel bir şekilde?

İnanç

Herkes istediğine inanabilir, değil mi? Örneğin felsefe konularına inanabilir. Fenomenlere inanılabilir. Bilim kendine inanabilir. Bir teoriden yola çıkıp evrenin ne olduğuna ve ne olacağına dair bir bütünü açıklayan kurguya da inanılabilir. İnanmak söylentiye, rüyaya, hesap edilene, teorilere, ispatlara, var olana veya hayal edilene bile olabilir. Eskiye veya yeni olacağa inanılabilir. Sapkınlığın gerekliliğine inanmak da mümkündür. İnanmayanların bile bir grup oluşturup, sonra inanmamaya inancın bir tarifi yapılabilir.

Herkes her şeye inanabilir. Aşkta, sevgide, hasrette, nefrette veya korkuda olduğu gibi hislere ve etkilerine de inanılır. İnanılan şeyin illa elle tutulması şart değildir. İnsan kendi hayallerine bile inanabilir.

İnancın olduğu yerde akıl, mantık, hisler, adrenalin, serotonin ve başka salgılar, bütünüyle biyolojik ve fizyolojik gerçeklikler vardır; doğaldır, açıklanabilir. Bu dünyadaki varlıklar birbirlerine inanırlar ve hatta kanarlar. İnanmak aramaya ve bulmaya çabalamakla ilgili bir süreci başlatır ve bitirir, bir tür devinmeyi işaret eder. İradesiz farkında bile olmayabilir, doğallık öyle gerektirir. Üstün iradeli bir canlı ise inanma işini, biraz hisleriyle, ama daha çok bilinçle ve kabulle yapar. Bu dünya kurgusunda en gelişmiş inanç açıklamasına iradeli ve üstün olan insan sahiptir. O varlık hiyerarşisinin en üstündedir, çünkü bilindiği kadarıyla zincir halkalarının en sonuncusudur.

Kandırılanın aklında ve hislerinde bir inanmanın sonucu söz konusudur. Kandırılan doğru, gerçek, kabul edilebilir ve açıklanabilir olandan farklı bir noktaya çekilmiştir. Kandırılan yanlış olanı doğru zanneder. Zan uzaklaşılması gereken bir haldir.

İnanmak, parçadan bütüne açıklamaları tamamlar ve bütünsel bir bilinç atmosferinin sahibine yönelmeyi gerektirir. Çünkü orada büyük resim her türlü açıklamaya cevap verebilmektedir. Anlatımına “hiçbir şey” veya “en küçük de olsa bir şans” gibi bir noktadan başlatanları ret eder. İnanç açıklamaları, yalanı ve zannı bir başka yere koyar; gerçek ve doğal olanın açıklamalarını bütünleştirir ve anlaşılacak dil ile ifade eder.

İman

İnanan idrak ettiğini “asıl” bütünle irtibatlandırdığında iman meydana gelir. İman inanılanları birbirine ekleyerek tümün kaynaşmasını tamamlar. Başka türlü tam olmaz, hep bir eksiklik kalır. İman bir bağı kapsar ve bu kapsayıcılıkla tümün asıl açıklamasıdır. İman edenler, sistem algısının bütünü içinde kalanlar için asıl olan O’dur, Yaratan’dır. İnsan inanmadığını söylese bile doğal olan bilinç sisteminden bağını koparamaz, çünkü bilginin içinde meydana gelmiştir.

İnanılan Yaratan’dır ama iman için O’na kalben teslimiyet şartı vardır. “Kalben” ifadesi kullanılır, çünkü bilgiye uzanan bir duygusal irtibat gereklidir. Bu irtibatla inancın odaklanması ve tümel iradeyle benimsenmesi söz konusudur. O vakit parçalar bütünleşir ve anlam olgunlaşır. Yaratan, İlah, Allah, Rab gibi isimlerle ifade edilmektedir. Daha başka isim ve sıfatları O’nun kapsayıcılığıyla özdeştir. Kapsayıcılık bütünlüğün gereğidir.

İman edilen düşünce içinden inanç kısmı çıkarılıp atılmış değildir, dolayısıyla önce konunun iradeli için gerçek ve doğal bir açıklaması vardır ve daha sonra buna teslim olmak söz konusudur. Aksi halde aklen inanılmayana kalp ile tasdik nasıl edilebilir ki? Aklı bali olmayan mükellef değildir, değil mi?

O kapsayıcıyı ancak özneler, sıfatlar ve fiiller açıklar. Çünkü bilinç atmosferinin sahibidir ve bundan dolayı insana gaiptir, salt somut bir tarifle açıklanamaz, bilinen bir şeye benzetilemez ve indirgenemez. O’nun sahip olduğu bilinç atmosferi sürekli gelişiyor, her birinin kendine özgü yapısında, madde ve mana bağlamında çeşitleniyor. En belirgin başlangıç kural ve kanunları en son olanda kolaylıkla gözlenebileceği gibi, farklı oluşumların kendine özgü çeşitlilikteki kural ve kanunları da zenginliği artırmaktadır. Hareketin ve oluşun ana açıklaması karşıtların birbirleriyle ilişkisine dayanır: Artı-eksi, var-yok, iyi-kötü, dişi-erkek, gibi…

Üstün iradeli canlının bir işlevi de bilinç atmosferine daha fazla katkı sağlayabilmesidir. Dolayısıyla insan bilinç atmosferinin önemli bir öznesidir ve “halife” olarak nitelendirilir. Bilinç atmosferinin gelişme ve yeni oluşumları sürdürme özelliği gereği, tekrarlanacak yaşam kesitlerinde (bu yaşamda her canlı ölümü tadacak, bu dünya sistemi işlevini tamamlayacak, kıyamet ve mahşerden sonra yeni bir yaşam başlayacak, iyiler ve kötüler buna göre tasnif edilecek, şeklinde ifade olunduğu üzere) üstün iradeli insanın kişiselleştirdiği değerler bir diğer kesite yansıyarak (iyinin ve kötünün karşılığı) devam edecektir. İnsanın nefsi (canı ve kişiliği) ektiğini biçecek ve yeni yaşamında öznesini temsil etme hakkıyla bilinç içinde yerini sürdürecektir. Bu aynı zamanda sonsuza kadar var olmanın da açıklamasıdır.

Nefis somut yaşamda kendine gaip olan bilinç atmosferinin sahibini tanır, sistemin bütününe uyumlu hareket etme iradesi gösterir ve gereken kurallara tabi olduğunu tasdik ederse bu imanlı olma halidir ve böylelikle daha sonraki vücut bulma kesitinde daha gelişmiş ideal şartlardaki bir yaşama atanır. Bütün bunlar sistem bütünlüğü içinde başlangıç kanunlarının doğallığı olarak gerçekleşir. Aslında bilinç atmosferinin kendine dair olan fakat mecazen başlangıçtakiler dahil her şeyin kanunlarının ve bilgisinin yazılı olduğu bir kütüğün olduğu vahiy edilir.

Zan

Her inanç iman değildir ama her imanda bir inanç vardır. İnancı yanlış olanın, yani sapkının, kendisinin imanlı olduğunu düşünmesi ve böyle tanıtması bir uyumsuzluk göstergesidir. Bunun çizgisi nerede çizilidir? Teşbihle anlatılanların aklen ayırt edilememesinde, idrakte çizilidir. Teşbihi nasıl açıklarız? Bir şeyi mecazla, alegorik, benzetmeyle, başka türlü örneklemeyle, kurguyla, hikaye ederek sunmaktır. Teşbihte kaynak hedefe açıklamak istediğine anlayabileceği kelime ve örneklerle dolaylı şekilde açıklamak söz konusudur. Hedef anlatılanı idrak etti ise artık teşbihin içinde kalmaz, anlatılmak istenilenin esasına odaklanır. İşte sapkınların durumu buradan itibaren öne çıkar. Teşbihi doğal ve gerçekliğiyle anlamak yerine, olmadık düşünceleri var sayıp, bu kurguya inanıp, bunun gerçekmiş gibi kabul edip, imanı bununla özdeşleştirmek isterler. Bu bir zandır. Bütün anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, istismar ve küfür de buradan çıkar. Teşbihle açıklananın (müteşabih) bir imtihan vesilesi olması boşuna değildir.

Peki, doğru yanlıştan, gerçek olmayanından, doğal yapaydan nasıl ayıklanacak? İnsan zandan nasıl arınacak? Esasen akılla, ama yine de kalbin temizliği şartıyla. İşin içinde iman varsa, bu böyle bir şey! Çünkü kalp ile açıklama şekli aslında bütün ile irtibatlı olma halinin bir çıkarımıdır, hislerle karşılık bulur.

Bilgiyi, kavramı, anlamı, manayı, manevi olanı kim, nasıl anlıyor? Bilgi inkarla mı izah ediliyor? Bilgisizliğin anlamlılığına vahyin konu ettikleri alet mi ediliyor? Eğer insanoğlunun yazdığı tarih saptırılmışsa doğru bir cevap bulunabilir mi? Ama asıl olanı bütünüyle saptıranlar, kendi çıkarlarını ve tezahürlerini herkese kabul ettirme çabası içinde olanlardır.

Küfür! Bunların önemli bir kısmı iman edilecek gerçeği, inanılan gerçekle sınamaya tabi tuttular ve O’nu gerçeküstü, gerçeğin dışında gösterdiler. Diğerleri ise O’nu bir şeye benzettiler ve kendince küçük düşürecek bir anlatımın içine dahil etmeye kalkıştılar.

Gerçeküstü nedir? Gerçeğin var olmaması mıdır? Anlamak için, görmek için, tarif etmek için belli imkanların kısıtlı olması mıdır? “Gerçekte, ama senin kabiliyetlerinin ötesinde,” demek başka; “Senin evreninin dışında bir yaşam,” demek çok başkadır. Bu yanılgı gaibi bir tür sihirbazlıkmış gibi göstermeye eşdeğerdir. (Sanki) gerçeküstü bir sihirbaz ile sürekli öğrenen insanı müsabaka halinde gösterenler bile var. Sözün ve düşüncenin nerelere gidebileceğine bakın!

İktidar

İnsanın üstünlüğü yapabildikleri, duyabildikleri, düşünebildikleri, gibi kapasitesine dair olanlarla ve sürekli bunları geliştirebilecek imkanlarla donanmasındandır, bilince dayalı altyapısının güçlü ve müsait olmasındandır. Hal böyle olunca bir ispat arayışı söz konusu olur: Ben ne kadar muktedirim?

İktidar olabilmek için insan kendine rakip olabilecekleri, ki bu ya bir fikir akımıdır ya da somut gerçektir, ya görmezden gelir ya da küçük görür. İktidar tarafından küçük görme, anlamsızlaştırma, muğlaklaştırma, ilahi bağlamla bilinmezliğe itme, gerçeküstüne çekme gibi fiillerle bir tür iktidar oyunu oynar. Örneğin, “Ben Yaratan’ın elçisiyim,” diyene mevcut elitler (seçkinler), “Senin benden ne farkın var, melek bile değilsin,” derler ama asıl söyledikleri, “İktidarı teslim etmem,” şeklindedir. Statükocu elitlerin elindeki kozu oynama yöntemi, bilinen gerçeklerin hatırlatılmasına dayanır. Daha kapsayıcı olan ve bilinç atmosferinin sahibine ait olan söylemi aktarana, bilinmezlikten gelen sözleri söyleyen ve gerçeküstü bilgileri veren olarak suçlarlar.

Saltanat sahibi elit, verme, bahşetme, buyurma gibi irade kullanma gücünü kendisi elinde tutmak ister. Eğer sömürdükleri ile kendi arasına başka bir güç veya fikir girecek olur ise bunu saf dışına itmek ilk yapılması gereken bir harekettir. Tarifi mümkün olmayan bir yüce iradenin varlığından söz edeni halkın nazarında saf dışına itmek pek de zor değildir. En önemliyi bile küçük gösterirler ve alaycı bir yaklaşımı tekrarlarlar. Statükoyu değiştirecek bir algıya kapalı olacak bir toplumu kontrollerinde tutarlar.

İnsanların doğal gerçeklikle alabildiklerini biri veya bir grup tarafından önce kontrol etmek, daha sonra lütfedermiş gibi dağıtmaya açmak mümkündür. Haliyle bu belli bir sistem içinde olmak demektir. Bu işle ilgilenen elitler önce yönetme haklarını meşrulaştırırlar. Meşru sistemler tüm algıyı bu merkeze odaklamayı iktidar hakkı olarak görürler.

Böyle bir ortamda, bilinç atmosferinin delillerini ve verdiklerini olduğu gibi ve gerçeklik içinde görmek demek, inanılanları imana dönüştürebilme iradesi göstermek demektir.

Bilinç Atmosferi

Bu ifade bizlere farklı bir anlatımmış gibi gelebilir ama çeşitli kutupta düşünenleri ortak bir noktada birleştirmek adına önemlidir. İman edenler için şöyledir: Bir bilinç atmosferi ve onun tek bir sahibi var; O, Yaratan’dır. İman etmediğini ifade edenler veya “Biz yaratılmadık, her şey kendiliğinden meydana geldi,” diyenler içinse şöyledir: Eğer enerji, hareket, bilgi varsa, kendiliğinden meydana gelme sürecine kaynaklık eden ve gelişen bir bilinç atmosferi de olacaktır.

Tümel bir bilincin sahipliğinin inkarı, evrende olan bilgi aktarımının inkarı gibi düşünülebilir. Genlerdeki veya virüslerdeki bir sonraki zincire bilgi aktarımını nasıl inkar edemiyorsak, bunların sürekli öğrendiklerini ve geliştiklerini söyleyebiliyorsak, doğal bir bilinç atmosferinden de bahsedilmesi hiç abes olmayacaktır. Dolayısıyla bilinç atmosferi bahsi inanan veya inanmayan için kabul görebilecek ortak bir anlatım şeklidir ve özünde her türlü bilgiyle yüklü olma halini ifade eder.

Bilinç atmosferi başka bir ifadeyle anlam (veya mana) alemi ile de ifade edilebilir. İman edenlerin, “Beni benden daha iyi bilen, gizlediklerimi dahi bilen, bana benden daha yakın olan…” türü ifadelerinde açıkça görülen gerçek, kendi bilincinin üzerinde açıklanabilecek türdeki gerçeklerdir. Dolayısıyla iman sahipleri de bu konuyu değerlendirirlerken bir tür “kapsayıcı veya kuşatıcı” bilinci göz önünde tutmalıdırlar. “Hiçbir şeyin kendine eş ve denk olmadığı ve her şeyi kontrol edebilecek kudrette olan,” şeklinde ifade bulan Yaratan’ın sahipliğindeki bir bilinç atmosferinden bahsedilmesi önemli görülmektedir. O, nasıl açıklanması gerektiğini kendisi ifade ediyor ve bütün olabilecek fiillerin, isimlerin ve sıfatların karşılığıdır, neticede sürekli bilinçlenen bizlerin ve bilebileceklerimizin tümünü kapsıyor.

Bilinç atmosferi tümel bir sistemdir. Fiziksel ölçekli değerlendirmeler içinde düşünüldüğünde bilinç atmosferi kendinde var olan ekosistemleri kapsayan genişliktedir. Örnek bir ekosistem içinde olanlar bir yandan “kendi kanunlarına göre işler” şeklinde görülür, diğer yandan “kendi bilincini geliştirir” şeklinde anlaşılır. Birden fazla ekosistem yine kendilerini kapsayan boyutlarla kapsanır. Bu boyutların her biri kendilerine göre kanunları olan alemlerdir. Tümüne ait dengeli ve uyumlu yapının tarifi ise tümel kanunları ve kapsayıcılığı tarif eder.

Bütün bu ifadeler temelde doğallıkla ve gerçeklikle ilgilidir. Bilinç atmosferi, ekosistemler, alemler, fizik, kuvvetler, enerjiler, kanunlar, anlamlar, duyular, etkileşimler, doğallık ve gerçeklik gibi ifadeler insanlığın kendi tariflerine karşılık gelir.

“Bilinç atmosferinin sahibi” diye tanımlanan kapsayıcılık (kuşatıcılık) tezahürü; tüm gerekçeleri bilmekle, süreçlere ait başlangıçların ve sonuçların nedenselliklerine hükmetmekle, tüm ekosistemlerin ve daha bilemediğimiz türden doğal-gerçek sistemlerin kanunlarını belirlemekle ve işletmekle, gerekene gerektiği kadarını tam vaktinde ve ölçüsünde vermekle ilgilidir.

Bilinç atmosferi içinde kanunlara riayet etmek ve uyumlu olarak bulunmak (yaşamak, devinmek vb) demek, “doğru yolda olmak” demektir. Doğrunun alemler bağlamındaki bir sistem kurgusu içinde en geniş ve basit tarifi budur. “Doğru” sözcüğü bilinç atmosferi için bu denli önemlidir ve anahtar görevi görmektedir. İzafidir, herkese göre değişebilir şeklinde düşünülür ama şu bir gerçektir ki, ancak tek bir referans alınabilecek noktadan (veya kerterizden) söz edilebilir, o da tüm evreni belli bir doğrultuya koyan, isabetliliği bu denli yüksek ölçülere ulaştıran, sürekliliği olan gerçek-doğrudur.

İman ölçüsünde her şeyin dosdoğru yol üstünde olması önemli bir fiili de gerçekleştirme imkanı verir, o da denetlemenin (kontrolün) çok kolay olmasıdır. Çünkü evrensel uyumluluk içinde ve dışında kalma hali çok belirgin şekilde denetlenebilir ve sonuçları hemen algılanabilir. Sahipliği Yaratan’da olan ve O’ndan habersiz gelişmeyen alemlerin tümel atmosferi, denetim sonuçlarını algılama ve buna göre tepki geliştiren sistemleri bilinçli kılma yolunda belli bir işletimi yönetir. Dolayısıyla sistem içinde her şeyin açıklaması netleşmiş olur.

Yaratan’a ve dolayısıyla bütün bu sisteme “yüz çeviren” esasında ne yapmış olur? Bir ekosistemdeki her şey bir ana bilinç kütüğünün (ana kitap şeklinde de ifade bulabilir) içindedir ve kontrolü buna dahildir. Ekosistemde her şey birbirini besler, etkiler, geliştirir, dolayısıyla her işlevin gerekçesi kendi doğal ve gerçek anlamını bulur. Böyle bir bilinçlenme sürecinde bir inkar varsa ve uyumsuzluk yaratılıyorsa, bunun anlamı yüz çevirmektir.

Bu noktada “iradeli olmak” konusu öne çıkıyor. İradesizlerin yüz çevirme kabiliyetinden veya imkanından bahsedilemez, ancak iradeliler yüz çevirebilirler. Bir iradelinin yüz çevirmesini bilinç atmosferi içinde doğrudan sapma olarak açıklayabiliriz. İradesini yüz çevirme doğrultusunda kullananlar, aynı bilinç atmosferini kullandığı halde(ki başka bir ortam bulması mümkün olamaz), kendince ters bir gelişme imkanı yaratma çabası içinde olması söz konusudur. Ne kazanır? Bilinç atmosferi içinde olan, devam eden, bilinen ve değiştirilemeyecek gerçeklerin mevcudiyetinde, etrafına “yanlış yapınca da olacağını” ispata çaba gösterir; bireysel anlık tatminler, hesaplar ve avuntular söz konusudur ama sistemin bütünlüğü içinde kazanılan bir şey yoktur. Çünkü bilinç atmosferinin bütünlüğü içinde her şey kontrol altındadır.

Bahse konu bu tutum veya iddia, iradeli olmanın paradoksudur. Yani yine bir “ikilem” ile bilincin içinde gelişme bulmak anlam kazanmıştır. Dolayısıyla bu da doğallık ve gerçeklik ilkesini tamamlayan bir durumdur. Bu ikilem bilinçlenme adına önemlidir, hatta iradelilerin bilinç sistemine olan katkısının önemli bir işlevidir. “Niçin kötü, yanlış veya çirkin var, hatta iradeliye bunları telkin eden var?” gibi soruların cevabı bu noktadadır.

Bilinç atmosferinde her şey kendi doğrultusunda tutarlıdır, uyumludur, sebepleri bellidir, doğaldır ve gerçektir. Fakat sadece bahse konu paradoksun etkisiyle iradeli için önemli bir soru işareti doğar. Varlıklar içerisinde kendi ortamında bilinç sahibi olan, kendi planını yapan, sebep ve sonuçları değerlendirerek yolunu seçen insandır. Bu farklı durum insana önemli bir özellik ve yükümlülük verir.

Örneğin bireysel veya toplumsal bir iradelinin kendi yaşamı içinde anlamı olan bir planı var ve bu plana göre çaba gösteriyor olsun. Bunun yanı sıra aynı zamanda, daha kapsamlı, çok boyutlu, çok genel bir alanı kapsayacak türden bilinç atmosferi içinde doğal bir fiil gerçekleşiyor olsun. Bu durumda makro gerçekleşme içinde iradelinin mikro planının bozulduğu şeklinde bir sonucun çıktığı görülecektir. Herhangi bir iradeli kendine göre olan durumu değerlendirir: “Yapılan yanlıştı, bir müdahale oldu, onlar cezalandırıldı…” veya “yanlış ve dolayısıyla ceza yoktu, her şey doğaldı…”

Değişmeyen ilkeye göre bütünsel bilinç atmosferinde olanların tümü doğrudur ve anlamlıdır. Anlamlı olması hali varlıkların bir bölümünün var, diğerinin yok olması şeklinde meydana gelebilir. Bu olay iradesiz için bihaber görülür. İradeli için derin anlamlar ifade eder, spekülatiftir, bir değerlendirmeye tabidir ve tarihsel süreçlerde çeşitli yansımaları olur. Bu derin anlamlar iradeli insanın yeni inançlar türetmesinin veya sapkınlıkları savunmasının da sebebidir. Hatta sahiplenilmiş iman açıklamalarının içine inanılmayacak derecede sapkın fikirlerin konması başkaları için bir türlü körlük sebebi dahi olabilir. Yansımalar çeşitlilik yaratır.

Sistem bütünü ve devamlılığı içinde zararlı, uyumsuz veya yanlış olanın bir şekilde yaptığının karşılığının görülmesi haliyle anlık süreçlerde tam anlaşılamaz. Daha geniş süreçlerle bakıldığında anlaşılır ve doğal gerçekliği ancak bir bilinç atmosferinin süreçlerinde tam-doğru değerlendirilebilir. İmanlılar bu durumu bir bütünlük içinde “bu olan bir rahmettir” şeklinde niteler ve ceza-mükafat, hayır-şer bahsiyle değerlendirir; ya bu dünyada ya da mahşerde “doğru” karşıtı irade gösterenler yaptıklarının karşılığını alacaklar, şeklinde açıklanır.

Kapsayıcı-Kuşatıcı Bilinç

Kapsayıcı (kuşatıcı) mı, sömürücü (istismarcı) mü? Elbette kapsayıcıdır. Sömürücü sıfat geçerli olsaydı bizler O’nu bir şeye benzetirdik, ki sapkınlar da öyle yapıyorlar. “Ben veya O sömürüyor…” demeye getiriyorlar. Sömüren tek taraflı alır ve sonunda gelişme bir noktada tıkanır. Halbuki kapsayıcı paylaşır, verir, esirgemez ve bilincin gelişimini sağlar; evrenin sürekli genişlemesi, oluşun devam etmesi gibi. Yani bir sonsuzluktan bahsediyorum.

O, tektir, çifti meydana getirmiştir; bilebildiğimiz her oluş ve şey çiftten, negatifin ve pozitifin etkileşiminden kaynaklanır. Hareket vardır, oluş vardır, dur durak bilmez. Bir sistem mantığıyla çalışır, kuralları ve kanunları vardır; insan bir kısmıyla bu kurallara ve kanunlara kazandığı bilinçle vakıf olur, bunu kendi dağarcığında bilimsel ilerleme olarak tarif eder.

Kapsayıcı bilinç içindeki bir bilinci geliştirmek ne demek? İşte gerçek ve doğal olan budur; sihirbazlık aramasın kimse. Anlam buradadır, inanılan budur ve iman, bu bilgiyi gerçekten olması gereken doğru yere oturtarak teslim olmaktır, idrak etmektir ve kalben tasdik etmektir. Bu bilgi bilinç atmosferinin sahibinden kaynaklanır, doğaldır ve gerçektir. Doğalı ve gerçeği, yapayla ve gerçekdışıyla açıklamak, gerçeküstüyü kendi algısındaki uydurmalara alet etmek küfürdür. Anlamın manevi olması bu şekilde bir şeydir.

İnsan bilinçlenme sürecini devam ettiren üstün bir varlıktır. Salt aklıyla sınırlı olursa eğer, kurgunun kısırlığı normal değil midir? Hangi alemleri, evrenleri biliyor insan, bunların nerede başlayıp, nerede sonlandığını açıklayabiliyor? Örneğin “Standart Model” madde diyagramını daha dün tamamlamadı mı? Bunu bilmek demek, her şeyi açıklamak için yeterli oldu demek midir? Daha fazla bilinç için, daha büyük bir kurgu olamaz mı? Kurgular birbirinden ayrılmasın, bilinç atmosferinin sahibiyle kapsansın; sömürmek değil, gelişmek için bir kurgu bu. Evrenin genişlemesi gibi. Bir gerçeklikten doğal şekliyle, gerekçeleri rasgele olmayan bir üst bilincin sıraya konduğu etkileşebilen zıtlıklarla yeni bir gerçeklik açıklansın. Bunu idrak etmek zor mudur? Bir meydan okuma yok, doğallığıyla kapsayıcı bilincin içinde gelişmek var.

Doğal bir gerçeklik kurgusu düşünelim. Örneğin bir galaksi diğerine çarpıyor ve tümü uzayın içinde bir yeni oluşum gerçekleştiriyor. Değil mi ki, süpernovalar yeni oluşumların tarifi, benzer doğallıkta, yeni oluşumların içinde meydana getirebileceği ilave elementleri, enerjileri ve yaşam kaynağı suda meydana gelebilecek yeni ve gelişmiş hareketli akıllı, iradeli canlıları. Şimdikinden daha güçlü, gelişmiş veya gerekiyorsa şimdikinden eksik… İyiler ve kötüler gibi. Şimdikinden sıcak, alt uzay denilen bir yerde, kötülerin evinde… Şimdikinden daha doğal, zengin ve bereketli, üst uzay denilen bir yerde, iyilerin evinde veya bahçesinde… Ben bu tür şeyler dersem, siz buna bilimkurgu dersiniz, değil mi; bilimsel, kabul edilebilir ve hatta inanılabilir? Ama tam, doğru, eksiksiz bir tezahür olur mu sizce? Eksiktir, söylendiği ve teşbihle anlatıldığı kadarıyla bilebiliriz, sınırları bu teşbihlerin içinde kalır; yani aslında gaiptir insana, değil mi?

Ama siz tutar teşbihle anlatılanı (verilen benzetilmiş örneği) esas anlatımmış gibi kabul ederseniz ve üzerine başka öyküler de eklerseniz, bu ne anlamına gelir? İşin İbranicesine, Latincesine ve Arapçasına takılı kalmayalım, diller anlamak için olduğuna göre, iyi anladığınız düzlemde bakalım, bu basamak için akıl yeterlidir. Konuyu teşbihle açıklayanların yapması gereken nedir? Konuyu kendince akla uygun hale getirmesi gerekmez mi? Düşünün, bin yıl önceki akılla ve bilinçle, akla uygun hale getirenin açıklamaları nasıl olabilir idi? Siz eğer o zatı ve fikirlerini zaman içinde sürekli yükseltirseniz, onun o zamana ait olan teşbihi açıklamalarını gerçekmiş gibi kabul ederseniz, şimdi yaptığınızın adı nedir öyleyse? Kendi döneminde neyin etkisi altında olduğuna dair açıklama için kim kefil olabilir, ayrıca kefalet kesin doğru bir referans (te’vil) ile açıklanmıştır denebilir? Bir bakıma bilinmesi gerekeni sınırlandırmış olmaz mısınız, algıda bir sınır ve sınırlayıcı yok mudur? İşte sapkınlar bu tür şeyleri istediği gibi kullanabilirler, yeni inanılan konular ortaya atabilirler. Çünkü sıradan bir insandan gelen açıklamalar esasmış gibi olur ve artık istismar kapısı açılmıştır. İnanılan şey bir şekilde gerçeküstü bir başka açıklamanın içinde kabul edilir. İnsan aklı başka tatminler arar. Sömürücü (istismarcı) bilinç bundan yararlanır. Bu ise asla kapsayıcı (kuşatıcı) değildir!

İnsan bilinç içindeki bilgiyi somutlaştırmaya çalıştıkça, doğallıkla, kendine eşitler. Kralların “ben tanrıyım” demeleri de, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi de böyle bir tezahürün ürünüdür. Esasen bu sonucu doğuran düşünce, teşbihle açıklananların eksik yorumlanması ürünü olabilir mi? Yoksa bir kasıt mı var? Kasıt ancak bir aldanma ve aldatma hadisesiyle açıklanabilir, değil mi?

Sadece insanlık değil, tüm canlılık ve ondan önce evrenin derinliklerinde olan her şey bilince katkı sağlıyor ve bilinçlenmeyi arttırıyor. Bir sonraki adım şimdi öğrenilenlerden sonuçlar çıkaracak. Böyle oluyor. Üstün iradeye ve akla sahip insanlık her an için bilinçleniyor, kuramlar ve kurallar ortaya koyuyor. Yeterince bilememek, idrak edememek ve kabullenememek demek, asla bir bütünün açıklaması demek değildir. Her şeyi kapsayan, olmuşu, olanı, olacağı ve olacaktan sonraki bir başka süreci açıklamalıdır. Hiç yanılmamış böyle bir kapsayıcı açıklama nerede var dersiniz? Bakıldığında tek bir kaynak bulacaksınız, buna emin olun.

Haberler

İnanç kendini açıklar, çünkü etkendir. Muhatabın ve durumun gerektiği şekilde bir yöntemi belirler ve izler. Gerekirse ikaz eder. İmanın kendini açıklamasından bahsedilemez, çünkü edilgendir. Muhatap imanın içinde kendini bulur, ya kabullenir, ya ret eder.

İmana davet başka bir söylemi kullanmaz. İmana davetin söylediklerine bakılırsa inancın içindekilerden öte de değildir. İnanç sürekli bir şekilde karşı inançtakilerin söylemiyle karşılık bulur. Davetin içeriği çok basit bir içerikle sadece “doğru” olmaya çağrı yaparken, karşıt olan genellikle sert bir üslup kullanır. Karşıtların ikna metodunda, herkesin görebildiği kısa zaman periyodundaki bir algıyla, doğal ve gerçek olanlar ne ise onlar “kasten” savunur. Davetin ikazı ise tüm kapsayıcılığıyla doğal olanı ve gerçekten olacağı “haber vererek” açığa vurur. Ama karşıtlar bilinç atmosferinin zenginliklerinin özeti olan bu gayet doğal ve gerçek haberleri ve açıklamaları gerçeküstü boyuta taşırlar. Doğruyu muğlaklaştırırlar. Burada muhatabın inanç bağının kesilmesi hedeflenir. İlk inkar ve saptırma örgüsü bu şekilde gelişir.

Bu ikilem içindeki muhatap olan halk, kalplerini, akıllarını, vicdanlarını, mantıklarını, bunlar yetmiyorsa güvendiklerinin yönlendirmelerini, geleneklerinin bağlayıcı hükümlerini ve biraz da çıkarlarını göz önüne alarak açık veya gizli bir şekilde tarafgirliğini belirleme yoluna girerler. İnsanlardan bir tür sürü, teba, bağımlı, kontrolü kolay, söz dinler ve suyun akış yönünde tercih kullanan olması istenir. Halbuki taraf olmaktan ziyade durumu idrak etmek önemlidir.

İşte iradeleri özgür bırakmanın sebebi buradadır. Kim neye inanırsa inansın, hangi yolu seçerse seçsin, iman edip etmemeleri serbesttir. Şu ana kadar insanların ve toplumların başına ne geldi ise bu meydana gelenlerin tümü doğal ve gerçek açıklamalarla ifade edilebileceği gibi, bundan sonra olacaklar da doğal ve gerçek açıklanmaktadır. En sonunda doğru yola uyumlu olanlar ile inkar edenler ve yoldan sapanlar, yine doğal gerekçelerle kendilerine uygun yerlerde vücut bulacaklardır. İtirazı olamayacak geleceğin haberi budur.

İnsan Bilinci

Anlam bakımından olan her şey dosdoğrudur, sapma izafidir. İnsanın bilinci olumlu ve olumsuz çalışır ve doğaldır ki aklına çok sayıda izafi düzlemler yansır. Hatta insan aklı bilinç atmosferindeki denenmiş simülasyonları bile genetik formla bir sonrakine aktarır. Bilinçlenme süreklidir ve gelişir. Yansımaların farklı izlerle gelişmesi bir sonraki daha iyinin meydana gelmesi için şarttır. Bu doğal doğrudur ve kuraldır. Acaba bir adım sonraki iyinin seçkinleşmesi için yanlışın denenmesi ve düşünülüp başka alanlarda kullanılması gerekli değil midir? Bunu kendi dünyasında iradesiyle insan yapıyor ve doğal gelişme için gereklidir. Bir şeyin tam da olması gerektiği kurallarla meydana gelmesi bizi nasıl hiç şaşırtmıyorsa, bundan sonraki adım da öyle olabilir, bilinç atmosferinin kapsayıcılığı bunu gerekli görür.

Bir de şu doğal gerçeğe işaret etmemiz gerekir. Bilinç atmosferinde yaratılmış olan gen sürekli öğreniyor, gelişiyor ve yaşıyor. Nesilden nesle geçerek kendini devam ettiriyor. Nesilleri tükenenlerin sebepleri bilinç atmosferinin doğallığında olması gereken bir durum. Devam eden gen yaşamının başka ortamlarda daha da gelişmiş olarak vücut bulması haliyle doğal bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Dolayısıyla insan bilinci bu gelişen genlerin toplamına bağlı şekilde sürekli gelişmektedir. Bu kendi atmosferine rağmen olmaz, dahil olmaktadır; dolayısıyla inkara gerek yoktur! Kelimeler, çözüm yolları farklı gibi olsa başlangıç, gidilen yol ve varılacak her defasındaki yeni yer (ki burada sonsuzluk ifade edilebilir) aslında aynıdır. Değişenler bilinçteki yansımalardan kaynaklanır.

Bağlam

Bir başka üslupla ve kelimelerle doğru olmayı, inancı ve imanı anlattım. İsteyen istediğine inansın, bilinç atmosferinde her şeyde olduğu gibi sapmak da doğaldır. İsteyen O gerçeğe iman etsin veya O’nu inkar etsin. Sistem örgüsü içinde bunların hepsi gerekli, çünkü ilerleme süreci bunun üzerine kurulu: Etki-tepki.

Peki, zorlama veya kavga niye? Bu da mı gerekli? Bir ayrım var, yine dualite: Hoş gören, zorlamayan, yol gösteren, kavga etmeyen, barışan, barıştıran kendini benim “teşbihle” bahsettiğim üst uzaydaki bahçesinde görsün; diğerleri ise alt uzaydaki her şeyden yoksun başka bir yerde.

Başka bir konu daha, eğer bir sonsuzluktan bahsediyorsak, bu doğrudur. Çünkü sıradaki teşbihi soru şöyle: Üstün iradeli varlık yeni kıyafetiyle ve yeni bir bahçede sadece bir kereliğine mi olacak? Örnek bir cevap: Eğer bahçe gaipse daha ne söyleyeyim, bir veya bin kere olup olmayacağını? Önemli olan, “bir güzellik içinde olunacağını kabul etmek” değil mi?

Görüldüğü gibi, iradeli üstün insanın aklı türetir ve sürekli sorular sorar. Bu bir arayıştır, doğruyu arar aslında. Varıp varamamak sorumluluk içeren bir te’vil ile ilgilidir. Onun için çok okumak gerekir ve idrak kişisel olmalıdır. Ebedi yaşamanın “ipuçlarını” kaynağından bir daha okuyalım. Kaynağı biliyor muyuz? Sapkınlıklardan beri, bilinç atmosferinin sahibine kalbiyle inananlar sanırım ne kastettiğimi daha iyi anlayacaklardır. Çünkü konu hem inanç hem de iman dahilinde içselleştirmeyle ilgilidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Maksatlı Aforizmalar (V)

DİĞER YAZI

Din ve Uyum

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka