fetopdy-iddianamesinin-hatirlattiklari
FETÖ/PDY İddianamesinin Hatırlattıkları

FETÖ/PDY İddianamesinin Hatırlattıkları

294 Tıklama
13 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı görevli Cumhuriyet Savcısı Serdar Coşkun tarafından, Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile ilgili, örgütün elebaşı Fethullah Gülen’in, Ekrem Dumanlı’nın ve Hidayet Karaca’nın da arasında bulunduğu 73 şüpheli hakkında hazırladığı “çatı” olarak ifade bulan 600 sayfalık iddianameyi tamamlamış ve Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir. İddianamede, terör örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde nasıl yapılandığına ilişkin dikkat çekici tespitler var. İddianamenin darbe girişiminden sonra bitirilmesi başka bir konudur. Doğrudan iddianameye bakılırsa bugün bazı tespitlerin ne kadar da isabetli olduğunu anlamış bulunmaktayız. Bu hususlara kısaca değinelim.

Anılan iddianameye göre FETÖ/PYD daha çok Hava Kuvvetleri ve Jandarma içinde yuvalanmıştır. Bu tespit yapılmaktadır. Darbe girişimi de bunun böyle olduğunu ispat eder mahiyettedir. İddianamede elbette başka kurumlar da yer almaktadır.

Bilindiği gibi çok uzunca süre Polis Akademileri’ndeki yapılanmalar çeşitli şekillerde kamuoyu önünde tartışılmış, medyaya ve kitaplara konu edilmişti. Emniyet teşkilatı yakın zamandan beri önemli ölçüde bir temizlik içine girmiş idi. Son dönemde Güneydoğu’da PKK’ya karşı mücadelede polis-asker birlikte çok başarılı görevler gerçekleştirmişti. Benzer şekilde yargıda da çok önemli temizlik hareketleri başlatılmıştı. Hem teşkilat yapıları hem de meslekten el çektirmeler yapılmaktaydı. Ama askere önemli bir neşter vurma süreci bekletilmekteydi. Beklenen dönem için bu YAŞ süreci gösterilmekteydi.

Anılan iddianamedeki diğer bilgiler FETÖ/PYD örgütlenmesinin 1971’den bugüne TSK ile ilgilendiği, 1984 yılında faaliyetlerin yoğunlaştırıldığı şeklindedir. Hatta bugün bakılınca cuntacı üst düzey kesimin daha çok tuğgeneral/tümgeneral ve albay rütbelerine gelmeleri boşuna değildir.

FETÖ/PDY’nin daha çok 1984 yılından itibaren giriş sınav sorularını ele geçirdikten sonra kendi yetiştirdiği öğrencilere vermesi suretiyle istedikleri yerlerde avantaj elde etmeleri ve askeri okullara çok sayıda öğrenci yerleştirebildikleri ortaya çıkmaktadır. Bu durum daha ileriki yıllarda okullara giriş için sınav kazananların büyük bir kesimine yayılmış gösterilmektedir. Elbette bu durum ülke dengelerini çok yönüyle etkilemektedir. Kamuya yansıdığı kadarıyla TÜBİTAK bile tartışılan yerler arasına girmiş idi. Bakanlıkların içindeki vaziyet hep soru işareti olmuştu.

İddianamedeki bir diğer konu tasfiyelerle ilgilidir. FETÖ/PDY kendi işine yaramayacak kişiyi, kim olursa olsun, düşman ilan etmekte ve tasfiyesi için elinden geleni yapmaya koyulmaktadır. Örneğin iddianamede 2007-2013 yılları arasında çok sayıda askeri öğrencinin okullardan atılması ve mezun olan subayların ise büyük ölçüde kendilerinden olanlara dönüştürülmesi sürecine dikkat çekiliyor.

Başta öğrenciler olmak üzere kendilerinden olmayan askerlerin ordudan tasfiyesi operasyonunda FETÖ/PDY İstanbul merkezli bir propaganda merkezi kurmuş idi. Burada düzmece deliller ve mektuplar hazırlanıp servis edilmekteydi. Askeri öğrenciler hakkında hemen her gün sayısız mektup yazılıyordu. Bu mektuplar sistematik şekilde dağıtıma tabi tutuluyor, ilgili birimlerin personelcileri ve komutanları bu ihbar (aslında karalama-propaganda) mektuplarını dikkate alıyor, konu edilenler hakkında işlem başlatılıyordu. Çok çağdışı ve hukuk dışı bu konu için hiçbir yargı organı dur demiyordu. Bu bir insan kıyımı idi. Mektuplarda ne yazıyordu? Örneğin: “X” askeri öğrencisi şu mezheptendir, hafta sonları şu adresteki bilmem kimle toplantı yapıyor, bir terör eylemi ve/veya darbe hazırlıkları içinde olan bu grup “X” askeri öğrencisini bilgi elde etmek için kullanıyor… Sonra bu öğrenci sistemden kolaylıkla atılıyor. FETÖ/PDY bu gibi yöntemlerle tüm sistemi kendinden olanlara dönüştürmüştür.

FETÖ/PDY’nin kendinden olmayan birini düşman ilan etmesinin vahim sonucunu darbe girişimi esnasında halkına ateş eden askerler ile gördük; bu durum hepimizi derinden üzmüş ve endişeye düşürmüştür. Böylesi bir düşmanca yaklaşım asla kabul edilir bir konu değildir. İnsan sarsılıyor! İnsan düşmanından beklemez, diyeceğim ama düşman başka nasıl olabilir ki? Kendi milletinden ve kültüründen (veya öyle zannedilenler), üstelik kendini korumakla mükellef olanlar tarafından bu tür düşmanca bir eylem gerçekleştirilmesi beklenebilir mi? Bu ne tür bir düşmanlıktır? IŞİD de diğer bir Müslümana, adı veya tarifi başka olsa da, benzer türden bir yaklaşımı sergilemiyor mu? Bu benzer yaklaşımları bu insanlara kimler aşılamış olabilir? Örgütler kendi akıllarınca mı bunu düşünüp yapıyorlar? Yoksa olaya başka bir yerden mi bakmak gerekiyor? Elbette bunlar bir iddianamede yazılamayacak türden şüphelerdir.

Bir darbe girişimi oldu, ülkede dengeler değişti, tahribat, çok sayıda ölü ve yaralı, şehitler ve gaziler var. Peki, iddianamede belirtildiği süreçte, örneğin 1994-2013 arasındaki dönemlerde, bu işlere dur demek isteyen gerçek vatanseverleri devlet aygıtı kendi dinamikleri içinde neden koruyamadı? Hatta doksanlı yılların ortalarından bugüne bakalım, TSK’dan tasfiyeler neden çok hızlandı? Burada ihmali söz konusu olan gaflet içindekiler acaba bugün bütün bu vahim tabloya ne diyorlar? Devlet bu gibi yöneticilere hangi gözle bakıyor? Bunlar da devletten maaş alıyorlar, hem de taşıyamadıkları sorumluluklarından ve zafiyet içindeki yaşam anlayışlarından dolayı. “Bu yardım ve yatakçı” denebilecek üzerinde vebal olan kesim maaşı hak ediyorlar mı?

Elbette somut açıdan düzmece belgelerle oluşturulan Ergenekon, Balyoz, İzmir Casusluk davaları ile FETÖ/PDY iddianamesinde işaret edilen askeri okullardan atılanlar kamuoyu tarafından daha fazla bilinen konulardır. Ya diğerleri? Bunların sayısı ve niteliği bilinenlerden de fazladır, peki kim biliyor? Çok sayıda nitelikli vatansever personel farklı yollarla ordudan uzaklaştırılmış, stratejik birlikler ve görev noktaları lağv edilmiş ve hassas usul ve yöntemler değiştirilmiştir. Kim kazandı? Bu açıdan çok sayıda mağduriyet söz konusu olmuştur, ama daha önemlisi devletin bekası daha düşmanlıkları yeni idrak edilen bir örgütçe baskı altına alınmış, Türkiye’nin içten ele geçirilmesi söz konusu olmuştur. Şeytan olsa bu yöntemi kullanırdı, değil mi? Bu duruma kimler izin verdi?

Bu noktaya kadar açıklananlar büyük ölçüde TSK ile ilgiliydi. Ya diğer kurum ve kuruluşlar? Örneğin sadece sınavlardaki usulsüzlükleri dikkate alacak olursak, bugün denebilir ki, neredeyse tüm kurumlardaki personelin büyük bir kesimini oluşturan insan gücü paralel örgüt mensubudur. Veya sadece soralım; durum gerçekten böyle midir? Dershaneler, Milli Eğitim, çeşitli okullar, YÖK, üniversiteler, bazı vakıf üniversiteleri ve bunlardan mezun olanlar şimdi ne durumdalar, ne düşünüyorlar?

Bütün bunlar devlet açısından çok önemli bir sorunlardır, çünkü işin içinde önemli bir düşmanlık hali taşımaktadır. OHAL kapsamında üzerinde en fazla durulacak konu bu normal dengelerin yerli yerine getirilmesi bahsidir. Dolayısıyla bugün buna normalleşme demekteyiz. Her bir siyasi parti temsilcisi bu normalleşme sürecinde adaleti göz önünde tutmalıdır. Yeniden yapılanmalarda liyakat esas olmalıdır. İnsan gücü politikaları doğru bir rotaya konmalı, başka bir endişeyi çağrıştıracak yola sokulmamalıdır. Güneydoğu’da çeşitli ayrılıkçı bakış açılarıyla başkaca sorun sahaları meydana getirenler bütün bunları sebep veya fırsat bilmemeli, yeni sorunların yolunu açmamalıdırlar. Önemli olan ülkece güçlenmek, her alanda milletçe daha da gelişmektir; bölünmek, zayıf düşmek ve bilinen düşmanların beklediği zafiyete müsait zeminler hazırlamak değildir. Dolayısıyla anlayışlar ve niyetler dikkatle gözden geçirilmelidir. Her kesim itidalli davranmayı bilmelidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Darbe Girişimi Sonrası Soruluyor: Zaaf

DİĞER YAZI

OHAL’den Beklentiler

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını