Şiddetin Alfabesi

Okuyucu

Gün geçmiyor ki bir şiddet olayıyla karşılaşmayalım! Kadın cinayeti, çocuk istismarı, canlının katli, silahlı veya silahsız çatışma, suikast, kavga, saldırı, terör, işkence… Ben bu yazıyı yazmaya başladığımda Japonya Eski Başbakanı Shinzo Abe’nin suikasti haberi geldi. Geçtiğimiz hafta ülkemizde bir doktorun canına kıyan hasta yakını olayı vardı. Terörizm sürekli masum insanların canına kastediyor. Ukrayna’da yaşananları düşünün, savaş zaten başlı başına bir şiddet konusu. Peki, neden bu başlığı attım? Maalesef bazı kültürler için bu işin alfabesi noktasında bakış açılarının varlığına dair temel noktalarda tanıklık ediliyor, hem entelektüel çevreler dahi böylesi olaylara değişik pencerelerden bakabiliyor. Önce bir tanım yapalım, sonrasında, başka yerlerde görmediğiniz bir tasnif ve içerikle bu önemli konuyu irdeleyeyim. 

ŞİDDETİN TANIMI VE KAPSAMI

Şiddet konusu insanla yaşıttır ve insan dahil doğanın elinin değdiği her noktada vardır. Aslında şiddet evrenin bir yöntemidir. Şiddetli bir sarsıntı, kasırga, taşkın gibi doğa olaylarının açıklaması bu yaklaşımı doğrular niteliktedir. Bir av ve avcı hayvanın amansız mücadelesi şiddet içerikli sahneleri içinde barındırır; parçalamak, çiğ çiğ yemek…

Ama bu kadar değil, asıl insanın kendisinden kaynaklı şiddeti tartışmamız gerekiyor. Madem insanın vicdan ve akıl gibi başka donanımları var, o halde geliştirilmiş bazı hususlar olmalıdır. En azından böyle düşünüyoruz.

Şiddet, birey veya topluluğun, özelinde, çevresinde veya kamusal alanda, anlık veya uzun süreli, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle, acı çekmesiyle veya bu kapsamdaki durumlar için çaresizlik hissi duymasıyla sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan hareketlere sebep olmak, buna yönelik tehdit ve baskı yaratmak veya yaşamsal hak ve menfaatleri engellemek veya ortadan kaldırmak, korku veya baskı yaratmak, yaralamak, tuzaklamak, işkence yapmak, öldürmek, katliam yapmaktır. 

Şiddet, aynı zamanda, nedeni ne olursa olsun, karşı tarafa yöneltilen bir yöntemli suç biçimidir veya karşı tarafı zora sokan ve içinde sertlik ve tuzak barındıran olumsuz her türlü tutum ve davranıştır. 

Şiddet, şiddete yatkınlık, hukuk çerçevesinde şiddet, vs. her alandaki tanımlarla ve yaklaşımlarla, buna ait uygulamalarla konu ve kapsam farklılık gösterir. Hatta değişik kültürlerin şiddete bakış tarzları dahi değişkenlik gösterir niteliktedir. 

Eline silah verilmiş bir Afgan gencinin bulunduğu kabilede kendini ispatlamak için kor haline gelmiş odun sobasını tezahüratla kucaklaması ve acı çekmesi ritüeli yakın zamanın yöresel bir ritüelidir. Uzun süren Afganistan savaşlarını da düşünürseniz bunun ne anlama geldiğini daha iyi yorumlayabilirsiniz.

Bir şiddet hadisesi meydana geldikten sonra bu konunun hukuki boyutuna bakılır. Her ne kadar önleyici ve caydırıcı hukuk gibi tanımlar veya çabalar olsa da esasen burada hukukun böylesi bir konunun bütünü içindeki yerini, kimin suçlu olduğunu bulmak, mağdurun hak ve menfaatlerini kendisine veya varislerine teslim etmek, gibi işlemleri kapsar.

Uluslararası hukuk boyutunda ise bilinen yaklaşım şudur: Güçlünün hukuku ilkesi.

Dolayısıyla şiddet hadisesi mevzubahis ise tek konuşma alanı hukuk değildir. Şiddetin psikolojiyle, sosyolojiyle, kültürle, politikayla, hatta zaman, mekân ve şartlarla olan ilgisi daha önemlidir.

Neden şiddet diye bakıldığında çok temelde mekanik nedenleri, bilinmezlikleri, her ikisinin arasına sıkışmış hallerde ortaya çıkan dolaylı yaklaşımı bilmek gerekir. Sonuçta ne olursa olsun, bireyi ve toplumu güvenlik içinde tutmak gerekecektir, bu konuyla ilgili gerekli bir yaklaşımdır. Şimdi bunlara bakalım.

MEKANİK YAKLAŞIM

Şiddetin nedeninde bildiğimiz temel bilimler ve doğal nedenler var, fizik, kimya, fizyoloji, biyoloji, gibi… Bir defa bu noktadan başlayıp konuyu anlamaya çalışmadıysanız, (örneğin) iyi bir insan neslinin nasıl olabileceğini de açıklayamazsınız. Fizyoloji ve biyoloji insanın gelişimine paralellik gösteren bulgularla ve bazen sorunlarla doludur. Hatta Freud’dan başlayarak bugüne uzanan psikanalizin gelişimini de değerlendirmek gerekir; bunlar insanı anlamakla ilgili çok noktayı açıklar.

Şiddeti üreten her ne ise; konuşulan dil ve iletişim araçları, anlaşmazlıklar, bireysel ve toplumsal yüklemeler, yerinde ve objektif şekilde analiz edilir. 

Örneğin dil şiddet üretir mi? Evet. Konuştuğunu zanneden insanlar aslında ne yaptığının bile farkında olamayabilir. Kullanılan kelimeler ve iletişimdeki vurgular bile incelemeye değerdir. Diyelim topu topu elli kelime ile gününü geçiren biri ile iki bin kelime kullanan diğerinin anlaşmasını gözlemek gerekir.

Örneğin bir yaşam yeri, konut, mahalle, vs. şiddet üretir mi? O eve, mezraya, köye, mahalleye, semte girip gözlem yapmazsanız bunu anlayamazsınız. İlişkiler, doğru veya yanlış etkileşimler tüm cepheleriyle analiz edilmelidir.

Yaşamın atmosferi veya ekosistemi neticede bir kültür oluşturur ve birkaç nesil, bu kültürle birlikte yaşıyor ise artık genetik türevli bilim alanlarının konusu dahi olacaktır. Belli bir yargıya varmadan önce örneğin jenerasyonların aktarımlarına dahi bakmak gerekir. Öyleyse böyle dokusu farklılaşmış veya bozulmuş bir alanda inceleme yaptığınızda inanç ve ahlak bazlı birçok açıklama bulabilirsiniz; ancak ortaya çıkan durum ve dışavurumlardaki ortak noktalar, sizi aldatmamalıdır.

Diyelim teröre veya örgütlü suçlara meyilli bir yöreyi inceliyorsunuz, evlerine veya mahallelerine girip objektif bir çalışma yapmadan hüküm getiriyor ve burada hukuki veya vicdani tedbirlerle bir noktaya varmaya çalışıyorsanız, çok uğraşırsınız!

Ne diyorum? Örneğin bir bakış açısına değinelim, Freud çocuğun üç yaşlarındaki ortamındaki kazanım veya kayıplarını açıklıyor değil mi, siz de o insanın üç yaşını bilmelisiniz ki açıklamalarınız doğru sonuç versin.

Psikiyatrik rahatsızlığı olan suça meyilli biri (ona cani diyelim) hapse atılır ise normal bir davada mı yargılanır, ne tür bir cezaevi koğuşunda infazı tamamlanır? İnfazın psikiyatri koğuşlarında gerçekleşmesi gerektiğini hukukuna yerleştiremeyen bir sistemde daha sonra bir cinayet daha olur ise kim suçludur, sokağa salıverilen cani mi? Bunlar mekanik konulardır, açıklamaları vardır.

BİLİNMEZLİK YAKLAŞIMI

Şiddeti konuşuyoruz, fizik de nereden çıktı? Örneklemek adına, “bir atom içinde elektron, proton ve nötron istikrarını dışarıdan etkiyle dengesiz bir hale getirirseniz ortaya enerji çıkar” diye bakın olaya. Şiddeti konuşurken örneğin bir psikolojik patlamadan, olumsuz bir dışa vurumdan bahsediliyorsa, o halde etki-tepki, ortamdaki etkileşimler, ortaya çıkan enerji gibi değişik noktalardan bakmak gerekir.

Ancak, insan en mükemmel varlık diyorsak, aynı zamanda en karmaşık varlıktır da… O halde insanı anlamak veya anlatmak zamana ve şartlara dayalıdır. Velhasıl insan noktasında bugün henüz açıklanamayan çok nokta var. 

Elbette mekanik bir evren tarifi var, ancak henüz bazı konular anlaşılma aşamasındadır. Evrende ortaya çıkan her ne ise bu bir enerjiyle, patlamayla, yok oluşla veya yeniden varoluşla, açıklanmaktadır. Galaksilere, yıldızlara veya gezegenlere bu gözle bakılabilir. Tamam hepsine ait bilimsel çalışmalar ve gözlemler var, ama yine de evrenin bilinmeyen tarafları ile bunun insana yansımalarını açıklarken henüz çok ilkel bilgilerle hareket edildiğinin de bilmemiz gerekir. 

Bu konuyu fazla uzatmadan ifade edeyim, şiddete meyilli kişiler gibi özel halleri (çünkü psikoloji ve psikiyatri bunlara ilişkin vakıalara bakar) bir yana bırakır da bütün açıklamaları bir araya toplamak ihtiyacı duyarsak, aslında bu enerjinin şiddetle ortaya çıkmasından başlayarak, buna “kurucu şiddet” diyelim, insanlığın bu akıl almaz büyüklükteki evrende tutunabilme serüveninde kendine bir yaklaşım yolu yaratıp onu sürdürmesi gibi hususları bir “zoraki dengeleme” açıklaması olarak kabul etmemiz gerektiğini savunmaktayım. 

Bu fikrimi desteleyecek sağlam bir nedenim de var. Şiddet ve Kutsal isimli kitabında şiddetin dinsel yönüne bakan filozof Rene Girard şöyle diyor: “Kurucu şiddet, yapılandırıcı erdemini koruyabilmesi için, görünmez olmak zorundadır zaten.”[1]

Buradan başlayarak tartışılması gereken birbirinin zıttı kavramları ele almak gerektiğinin farkındayım. Örneğin: Ölüm bir kurtuluş mudur, şiddet midir? Şiddet mi politikayı, politika mı şiddeti açıklar? Kefaret ödemek bir kurtuluş mudur, bir çaresizlik yaklaşımı mıdır? İnsanın kendini aklaması adına şiddeti ikame aracı olarak kullanması normal midir? Yetkinlik ile bilinmezlik çelişir mi? Kültürün bilimi olur mu? İnsan için sapkınlıkların istisnası olur mu? Nükleer denge mi, felaket mi? Bu tür ikilemler belki asırlarca tartışılsa emin olunacak bir sonuca varılabilir mi, bilmiyorum. Onun için bir bilinmezlik yaklaşımına ihtiyaç duyduğumuzu savunuyorum.

DOLAYLI YAKLAŞIM

Konu ne olursa olsun, doğru değerlendirme yapabilmek için, henüz zaman ve şartlar yeterli olmayabilir, fakat en başta doğru bir bakış noktasında durmak gerekir. Yönteminiz, kullandığınız gereçler, tek tek ele aldığınız bilgiler, hep doğru bir bakış açısını karşılamalıdır. Şiddete bakarken durduğunuz yer neresi, elinizdekiler neler?..

Düşünceme göre kişilerle ilgili tespitler için, mekanik yaklaşım yoluyla psikoloji ve psikiyatri bu şiddeti açıklamak adına yeterlidir. Hukukun yeri de bellidir, hak ve menfaatleri ele alır, yapabildiği kadarıyla önleyici tedbirleri uygulamaya alır. Politikanın şiddet yöntemini kullanarak kendi çıkarına hizmet eden bir fırsat alanı yaratmak istemesini de açıklamak mümkündür. Daha fazla zenginlik için siyah Afrika’yı büyük bir köle pazarına çeviren ve birkaç on yılda on milyonlarca insanı zincire vurup ölümüne sahne olan kibirli zihniyeti insan davranışlarında arayabiliyoruz ve artık bunları açıklamak zor olmuyor.

Ancak bireylerin ve toplumların, kendilerine ait şiddet çözümlemelerini öne çıkarmak istemeleri hakkında ne diyeceğiz? Bunu açıklamak için bazı zorluklar var. Belli bir insan grubu inanarak yapageldiği alışkanlıkları, ritüelleri, ananeleri büyük bir sadakatle savunur ve çoğu yerde bunları hukuktan bile üstün görür. Böyle bir toplum veya grup içindekilerin an itibariyle değerlendirmesi yapılırken onlar adına atfedilebilecek bir bilinmezlik söz konusudur, belki de bu sapkınlık dahi olabilir. O halde sadece onlar için söyleyebiliriz; ne yaptıklarını bilemezler, bu böyledir derler.

Şiddete ait tartışmalar, başta insanlık kadar eski demiştim, sonsuza kadar sürecek diye belirtmemiz gerekecektir. İşte size mekanik ve bilinmezlik arasına sıkışmışlık konusunun açıklaması: Bazı kültürlerde ve evrelerde kalıcı veya geçici şiddet çözümlerinde mekanik, bazılarında ise bilinmezlik ağırlık kazanır, zaman geçer bu yer değiştirir. İnsanın bu sıkışmışlığı yine insanın yapageldiği şekilde bir çözüme odaklanmayı gerektirir ki buna dolaylı yaklaşım demekteyim.

Dolaylı yaklaşımda neler var? Bir kültür yaratmak… Bunun içinde muhafazakardan liberale birçok açılım var. Kim neyi savunuyor veya tartışıyor ise onun içindeki sorunlara ait yaşam kalıplarıyla ve eğer sorun çıkarsa bedelini ödemekle ilgilidir. Bu bir gelişme veya gerileme meselesidir. Şiddete ait neler yapıldığını, bu gelişme ve gerileme içinde irdelemek gerekir. Dahası, eğitim, bilim, hukuk, politik, ekonomik güç meseleleri tek tek ele alındığı gibi, bir bütün halinde gelişimi de içerir. 

Diyelim İsviçre’nin veya Danimarka’nın sosyo-politik ve sosyo-ekonomik her ne değeri var ise oradaki şiddetle ilgili çözümlemeleri ancak oraya özgü değerlendirebilirsiniz. Buna karşılık, örneğin İran’da veya Amerika Birleşik Devletleri’nde bu bakışınız daha farklı olur. Bir ülkede idam cezası neden olur, kişi hangi şartlarda idama çarptırılır veya infaz ne yöntemle gerçekleştirilir, bu konular bile birbirinden ayrı irdelenir.

Bazı kültürler psikiyatrik bir vakıayı hukuk sistemine çok iyi yerleştirmişken, bazıları ne hukukunu ne de sağlık anlayışını geliştirebilmiştir. Bazı ülkeler konutlarını inşa ederken bunun medeni bir mantığının olması gerektiğine tamı tamına sadık kalırken, bazı toplumlar mekân algısına dair kültüründe bir ilerleme kaydedememiştir. Hatta bu eksik mekân anlayışını dahi savunacak değerlerle kendine bir çıkmaz alan yaratmaktadır. Başta da örneklediğim gibi, bazı toplumlar iletişim dilinde ve araçlarında büyük bir zenginliği hayati görürlerken, bazıları ise durumlarının ne denli sorunlu olduğunun farkında bile değildir. Üstelik bunlar cehaletlerini savunacak türlü türlü hurafeler yaratmayı, bunları da belli tekellerin egemenliğine vererek açıklama yolunu seçtikleri, bu yolla yaşamı kendilerine göre emniyete aldıklarına inanırlar.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da ülkesine ait konsolosluk binasında emir alan devlet görevlileri, ajanlar tarafından testereyle kesilip parçalanması, cesedinin asitte eritilip ortadan kaldırılması olayını hatırlayın. Suudi Veliaht Prensi’nin şahsı, Suudi toplumunun dünyaya bakışı, uluslararası ilişkiler, insan hakları, gibi pek çok yönden değerlendirirseniz, böylesi bir şiddet hadisesinde sonuç nereye bağlandı dersiniz, dolaylı çözümlere…

Namus cinayeti ne demek, böyle bir tanım olur mu? Kan davası ne demek? Küçücük çocuğa annesi, babanın katilini gün gelecek vuracaksın, intikamımızı alacaksın, diye yıllarca beyin yıkama yapar mı? Bunlar kabul edilir şeyler mi? Bir ülkede tahtı korumak için muhalifleri ortadan kaldırmak meşru bir iş olarak görülebilir mi?

GÜVENLİK YAKLAŞIMI

Şiddet benimle, uzmanlığımla hangi noktada ilişkili? Savaş, terör, istikrarsızlık, krizler, riskler, toplumsal hareketler, güvenlik gibi konular, bunlara ilişkin stratejik yaklaşımlar benin alanımdır. Bakış açımda çok temel gözlemlerim olmaz ise şu anı doğru değerlendiremem, ilerisi hakkında söyleyeceklerim yeterli olmaz.

Savaş zaten bir şiddet hadisesidir. Savaş yapılmasa iyi de insan bu yöntemden bir türlü vazgeçemedi! Savaş oluyor, ama burada bitmiyor, travmalı süreçler belki bir iki nesil sürüp gidiyor…

Ancak gerçek askerler, savaş veya er meydanlarında soylu davranışların nasıl olması gerektiğini bilirler. Bunu istismar edenlere kısaca Haşhaşi, mankurt, terörist, çete, çapulcu, deyip geçelim mi? 

Bir ilave yapayım, savaşın travması sürer gider, bunun bir müddeti vardır, ancak günümüzde bu Haşhaşi, mankurt, terörist, çete, çapulcu, dediklerimizin açtığı yaraların da uzun uzadıya etkisi, travması görülür; hatta bazı güçler bu yapıları politik çıkar gereği vekil (proxy) olarak kullanır, bu daha vahimdir. Olan şu: Şiddeti yapan vekil, yaptıran, geri plandaki çıkarcı bir politik güç. Eğer bu noktadaysanız şiddete, vekile veya teröre sabit bir tanım belirlenebilir mi?

Küresel, bölgesel ve yerel şiddet biçimleri kaynağındaki etkileştiği atmosfere, bir öncesinden taşınıp getirilen, çözüleceği yerde daha da çözülmez hale getirilmiş hususlara, bir yere diğer yerlerin etkisine, alınan önlemlerin nereleri önlediğine, nereleri daha da olumsuz etkilediğine, bu gibi pek çok konuya bakmam gerektiğini bilirim. Bu çok karmaşık ve zorlu bir çalışma gerektiren husustur.

Okurlarım hatırlayacaklardır, bugün küresel terör örgütü DAEŞ’i bile bana anlat dediklerinde, Saddam’dan, ABD’nin Irak’taki savaşlarından, Felluce’deki atmosferden, CIA’nın ve MOSSAD’ın faaliyetlerinden, dünyadaki şiddet eğilimli kişiliklerin ve örgütlerin manipülasyonlarından, stratejik yaklaşımlardan, bunun gibi pek çok noktadan hareketle açıklama yaparım. Peki, temelde ne var? Uzmanlık, bilmek, çalışmak… Konu fizik, kimya, biyoloji, fizyoloji, psikoloji, manipülasyonlarla birlikte söylersek, propaganda, dezenformasyon gibi pek çok şeyle ilgilidir, bunun bir yöneticisi, orkestra şefi olmak zorundadır; yoksa bile eğer birileri bundan yarar bekleyecekse, dikkatlice gözleyeni, arada bir girip durumu yönlendirmek isteyenler olmalıdır diye düşünüyorum.

ABD’de okul bahçesinde silahıyla kan akıtan bir gence bakış açısını da bir çalışma yaparak açıklamak mümkündür, Türkiye’de hastanede doktoru katleden güvenlik görevlisi veya temizlik işçisini de çalışma yaparak açıklamak mümkündür; ancak bütün bu çalışmalar süregelen değerleri yerden yere vurmak veya öne çıkarmak için yapılmaz, objektif ve bilimsel bakılır. Şiddet noktasından hareketle, birinin diğerine, masum insanlara, sokaktan geçene, kadına, mesleğinin gereğini yapana, hatta hayvanlara olan yaklaşımlar yönüyle ele alınır. Şiddet üreten atmosferin tanımını yaparken ve çerçevesini çizerken, sözünü etmekten korkulan, görmezden gelinen bir siyasi husus, gelenek, tabu veya çıkar var mı, bunu bile incelemek gerekir. Şahsen yasal boşluk konusunu veya istismar aralığını bile incelemek isterim, ama bu diğer bir konudur; öncelikle temel noktaların çalışılması gerektiğini savunurum.

Öyle de konu askeri-stratejik konular olunca hesaplar da değişiyor. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nı sonlandırması olayı Japonya’ya attığı iki nükleer bombayla oldu. İşte size fizikle ilgili bir şiddet hesabı konusu. Soğuk Savaş zamanında küresel risk tablosu nükleer silahlarla artırıldı ve halen böyle bir riskin üzerinde oturmaktayız. Her ne kadar buna nükleer denge ve caydırma gibi bakılıyor olsa da o kadar basit değil. Otokratik yönetimlerin silahın düğmesine basma süreçleri ile demokratik olanlarınki bile tartışılıyor. Biri düğmeye basınca birkaç saniye sonra diğeri de basıyor, bu süreci nereye gidebileceğini hesap eden yok. Belki insanlığın bu yüksek enerjili şiddetle meydan okumasının sonucunda ortaya çıkacak tablo tam bir felaket olacak ve buna bizler kıyamet (apokaliptik) senaryosu demekteyiz. İnsanlık kendi dünyasını yok etmeyi bile aklından geçirmiş ve şiddeti bu noktalara kadar taşımıştır, daha ne olsun?

Bir de Kitle İmha Silahları konusunda sadece nükleer yok, biyolojik ve kimyasal tehditler de var. Bunlar yetkin ellerde ise bir nebze olsun kendinizi güvende hissedebilirsiniz. Peki ya teröristlerin eline bu Kitle İmha Silahları geçerse ne olacak? Kim ne için sebep oldu bunlara?

Saddam’ın 1988’de Irak, Halepçe’de sarin gazı kullanmasının nedenini bir tek Saddam açıklayabilirdi. Ama sonrasına bakın, neler yaşandı. Hep şiddet!

Bakın bu anlatılanların belli bir yere kadar açıklaması, mekanik yönden bile hesap etseniz açıklanabilir yönleri oluyor. Ancak sonu nereye varır, bunu bilemiyorsunuz. İşte bu nedenle bile olsa şiddetle bilinmezlik yaklaşımı geçerlidir.

HİBRİT ŞİDDET

Bütün bunlara ilave olarak çağımızda hibritleşen bir şiddetten söz etmek isterim. İnsanlık bunu neden yapıyor, diye şaşırmıyorum. Bunlar olacak, hatta daha girift şiddet alanlarıyla da yüzleme zorunda kalınacak. Bu konuyu ileride daha detaylı işlemek isterim.

Şimdilik söyleyeceğim şudur, büyük güçler ve onlara aparat olan örgütler, ülkeler ve politikacılar çatışma alanlarındaki asimetriyi geliştirdiler, içine siber yöntemleri de kattılar, elbette teknoloji iyi yönlerinin yanı sıra bir takım güçlere alabildiğine bir istismar alanı da sunmaktadır, ortaya hibrit bir şiddet alanı yarattılar. Hibrit Savaş deyip geçmemek gerekir; bunun psikolojik, sosyoloji ve ekonomik boyutlarını iyi irdelemek gerekir.

Örneğin Türkiye’nin güney sınırlarındaki meseleye bir süredir hibrit diyorum, bilmem anlatabildi mi?

Yörede, sokaktaki bazı hayvanlardan neden uzak durulduğundan, çocukların dağa kaçırılmasından, kadın cinayetlerinden, DEAŞ ve PKK gibi örgütlerin varlığından, kol kırılır yen içinde kalır benzeri üstü örtülü yaklaşımlardan tutunuz, ABD ve İsrail’in politikalarına kadar her şeyi bütünüyle irdelemek gerekir. Sonuçta görmezden gelinen temel konular, bir yandan adaletin, diğer yandan uluslararası ilişkilerin de bir meselesi olur gider…

Bugün Güney Asya, Ortadoğu ve Afrika coğrafyalarını düşünün, sömürgelerden ve savaşlardan sonraki travmalar, inançlarla ilgili temel çatışmalar, çözülememiş bir çok temel mesele, ama bir taraftan da bu iç içe geçmiş şiddet sarmalına ve oluşan tehditlerle ortaya çıkan olumsuz duruma bakın. Yerel ve bölgesel bakımdan buradaki toplumlar neyi halledebilirler ki? Şiddet burada yaşayanlar için bir çözümsüzlük, bilinmezlik ve aynı zamanda istikrarsızlık üretir; ki politik bakımdan bunun çıkarla ilgisi vardır, adı artık istikrarsızlaştırarak yönetmektir.

Ama madem bu konunun uzmanı olarak ifade ediyorum, şimdi buna başka bir isim daha eklemem gerekir; Kültür Savaşı.

Bu durumda Hibrit Savaşlar ile Kültür Savaşları sarmalının ürettiği şiddetin meclislerden sokağa kadar taşınmasındaki sorunları iyi irdelemek gerekir.

Hibrit yaklaşımın en bariz örneğini bugün Ukrayna’daki Rusya’nın sürdürdüğü savaşta görebilirsiniz. ABD, G7, NATO, Avrupa Birliği, velhasıl Batı dünyası aklı bu otokrosinin saldırısına başından itibaren hep Hibrit Savaş dedi. Hatta bu yaşananlara, ben dahil belli düşüncedekiler tarafından, ABD ve Rusya arasındaki savaş gözüyle bakılmaktadır. O halde şiddeti nerede aramak gerekir? İnsanların evlerinden işlerinden olduğu noktada mı, yoksa cephede silahla öldürüldüğü noktada mı?

Buna benzer örnek çoktur, istikrarsızlaştırılan coğrafyalarda sürdürülen mücadelede her türlü usul tatbik edilir ve iç içe geçmiş şiddet uygulamaları, belki nesillerce sürecek düşmanlıkların temel nedeni olarak hafızalara kazınarak korunacaktır.

SONUÇ

Bu multi-disipliner incele konusu olan şiddetin üniversitelerimizde yeterince ele alındığını düşünmüyorum. Değişik kişilerden ve mevkilerden çok değişik açıklamalar alınmakla beraber, bu konunun temelinde anlaşılmayan bazı hususlar var, bunları gözardı ederek, sıradan noktaları tartışarak, bir anlamda geçiştirmenin, popülizm yapmanın Türkiye’yi, coğrafyamızı ve hatta insanlık ölçüsünde dünyayı istenen bir noktaya taşıyamayacağına inanıyorum.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] Rene Girard, Şiddet ve Kutsal, Çev. Necmiye Alpay, Alfa, İstanbul, 2019, s. 453.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

ABD’nin Uzun Savaş Stratejisi

DİĞER YAZI

Stratejide Kazanmak

Güvenlik 'ın son yazıları

NATO ve Terör

Soru şöyle geldi, Kilis'e ve Karkamış'a PKK terör örgütü roketle ve havanla saldırdı, ölen ve yaralanan

PKK ve PROMOTER

İstiklal Caddesi’nde meydana gelen hain terör saldırısı sonrasında yapılan değerlendirmeleri izledik, okuduk. Önemli isimlerden dikkat çekici