ayna-etkisi
“Ayna Etkisi”

“Ayna Etkisi”

1459 Tıklama
25 Dakikalık Okuma
Okuyucu

“Ayna” metaforu Jacques Lacan’a aittir. O, psikanalizdeki çok önemli tezini “ayna evresi” diye açıkladı, ben de “ayna etkisi” şeklinde bir benzetmeyle size temel bazı ikilemleri açıklayacağım. Ben aynayı Lacan’dan ödünç alıyorum. Kullanım alanım başka olmakla birlikte ben açıklamalarımı Lacan’ın alanından bize doğru yaklaşarak yapmaya gayret edeceğim.

Müslüman dünyasında eğer bir şekilde insanın özünden bahsediliyorsa, büyük ölçüde nefs kavramından da bahsediliyordur. Kur’an nefs konusuna işaret eder. Ayrıca bu yönde hadisler de vardır. Günümüze geliriz, çağlar değişmiştir, birçok alanda değişim gelişme yaşanmıştır ama şu nefsin içeriğini bir türlü gözler önüne serememişizdir. Bugün yazarlar, konuşmacılar da nefsin eğitilmesi gerektiğine vurgu yaparlar. Sizce sonuç nedir?

Peki, nefs insanın dünyalık kısmı değil mi? Bu dünyanın sorumlu olunan kısmını az da olsa halletmeden öteki dünyaya ait bir beklentimiz olabilir mi? Ruh, Allah’ın (c.c.) kendinden verdiği ve Hz. Muhammed’e (s.a s.) hitaben, (mealen) “… sorulursa gaipten de,” şeklinde buyurduğu, bize göre daha geniş bir kavram değil mi? O halde, üzerinde işlem yapmamız gereken ve bu nedenle çok iyi bilmemiz gereken nefse dair durumumuz nedir? Bir aynaya bakıyoruz ve Batı kültürünün bize yansıyan açıklamalarını doğrudan alıyoruz. İşte benim kastettiğim ayna etkisinin temel konusu budur.

Filozoflar, dilciler, psikologlar, psikiyatristler belki konuya temelde “psikoloji” bağlamında eğiliyorlar ama yine de üzerinde durulan konu nefstir, tersi söylensin, ruh değildir. Elbette Batı farklı bir anlatım içindedir. İster dini, isterse bilimsel, Batı kültüründe insanın iç dünyasına dair olan bu konu; tin, geist, psike veya benzer anlama gelen terimlerle açıklanır ve geliştirilir. Bu anlamdaki çabalar göstermektedir ki, Batı kültürünü benimseyen her toplumda konu hakkında bilimsel düzlemde daha ayrıntılı analizler gerçekleştirilmektedir.

Batı kültüründe ruh ile ilgili görülen her konu, süreçleri içinde analiz edilerek detaylandırılmıştır. Arzu, haz, istek, ihtiras, güdü, bencillik, benlik; bilinç, bilinçaltı, bilinçdışı; anne karnı evreleri, doğum süreci, doğum sonrası evreler, bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik; kadın ve erkek ilişkileri, anne ve baba ilişkileri… Her bir farklı konu üzerine Batı’nın çok derinlemesine çalışmalar yaptığı ortadadır. Bu konularda en fazla söz sahibi olanlar ise Freud ve fikrini ödünç aldığımız Lacan’dır.

Buna karşılık Müslüman kesimde nefs terimi; yaramaz, huysuz, isteyen, tatmin olmaz, günahkar, şeytana uyan gibi birçok davranış ile irtibatlı görülmüştür. Nefsin bütüncül bir açıklamaya karşılık geldiği aşikardır. Hem canlılıkla hem de kişilikle ilgilidir. Bir canlı olmak adına söylenebilecek her şeyin idrak sahibi, gelişmiş yapıdaki bir insana söylenmesini düşünün: Doğum öncesi, esnası, sonrası, büyüme, yaşlanma, ölme evreleri; biyolojik ve fizyolojik her yönlü elle tutulur, gözle görülür bakış; konuşma, kendini ifade etme, tepki verme, eylemde bulunma… Öte yandan; sinirli, sakin, olumlu, olumsuz, çalışkan, tembel, hassas, kaba… gibi bir çok tanımlayıcı kişilik ögelerinin oluşmasının ve tanımlanmasının ne olduğuna bakalım.

İnsandan bahsediyoruz. Sadece “nefs” demekle kalınan bir koca alanı, “ruh” deyip açıklayan Batı kültürü ile doldurmaya çalışıyoruz. Ayna metaforunu kullanarak benzetmek gerekirse, bu durumda; biz bebek, Batı anne oluyor. Bu ise bizi çok farklı yerlere götürüyor. En önemlisi bu alanda insanlığa bir fayda varsa, o katkı bir türlü sunulamıyor. Reddiyeci bir zihinsel handikapla çaresiz gösterilen bir yaşam devam ediyor.

Ben buna “ayna etkisi” demekle yetindim. İnsana dair her iş, söz, tavır, duygu, ne varsa hepsi, bir aynadan Müslümana yansıyan veya yansıtılan ne ise o şekilde anlaşılıyor. Peki, Müslüman kendi yaşam tarzını nasıl açıklayabilecek? “Onun ruh dediğine ben nefs gözüyle bakarım, olur…” diyen kolaycılık, bir Müslümanın “amel” konusuna doğrudan müdahildir. Durum bu denli ciddidir.

Ciddidir, çünkü ikilem içinde yaşamanın esas sebebi, bu tür temel konuların halledilmemiş olmasıdır. Ciddidir, çünkü sebepleri bilinmeden yaşanan sorunların halledilebilmesi için bireylerin kendiliklerinden alabilecekleri önlemler bir türlü alınamamaktadır. “İnançlıyım ama elimde olmayan nedenlerden dolayı yanlış yapıyorum…” bağlamındaki kötü amel çıkmazı bir şekilde kader değildir, bilakis cehalettir. Ciddidir, çünkü cehalet her türlü kötülüğün ve başarısızlığın anasıdır.

Biraz da olsa “psikoloji” konusuna bakalım, bize neler diyor? İnsan davranışlarını motive eden nedir? Freud’un tarif ettiği bir içgüdü müdür, yoksa Lacan’ın dediği gibi itki (dürtü) mi? Örneğin Lacan “arzu” ve “haz” konularını inceledikten sonra bizlere “itki” adını verdiği bir kavramı sunmuştur. Lacan sayesinde daha iyi farkına vardığımız itki ile insan davranışlarını başka gözle irdeler olduk. Bakın konu nerelere kadar gidebiliyor.

İçgüdü nedir? Laplanche (Pontalis, 1974) şöyle tanımlar: “Belirli bir türün tüm üyelerinde bulunan, benzer biçimde ortaya çıkan, kalıtsal olarak önceden belirlenmiş davranış.” İtki (dürtü) ise; ortaya çıkardığı davranış ve doyum nesnesi daha önceden belirlenmemiş olandır. Lacan, itki (drive) ile içgüdü (instinct) kavramını kastetmemektedir. İçgüdü, daha geniş pencereden canlıların davranışına yakın görülür; genetik olarak önceden belirlenmiş bir davranış kalıbıdır. Öte yandan itki, türün yerini belirlemeye daha az elverişlidir ve özneye özel vasıflar kazandırabilir. Dönemsel özellik taşıyabilecek olan içgüdüden farklı olarak itki, özneyi sürekli zorlayan daimi bir güdüdür. Bundan dolayı Lacan onu insan için “asıl” olan seviyeye yerleştirir. Asıl ise; daima aynı yere geri dönen şeydir.

Lacan’a göre “gereksinim” bebek doğduktan sonra öğrenilen bir şeydir. Bebeğin ilk doyum deneyimi, gereksinim duyan bebeğe herhangi bir mental temsiline sahip olmadığı bir nesnenin verilmesiyle başlar. Bu anne-bebek ilişkisine bağlı gelişen fizyolojik ve organik bir süreçtir. Bu doyumla birlikte bebek yaşantısında bir nesneyle ilişkisini imge/algı ile karşılaştırarak öğrenir. Bebeğin itki sürecinin zihninde yer etmesi, doyum tecrübelerinin bellekte iz oluşturmasıyla artar. İlk doyumdan sonra itki süreci artık saf bir gereksinme olmaktan öte geçer. Doyumun bellekteki temsiliyle bağlantılı bir gereksinme tarifi oluşur.

Süreç içinde çocuk, “öteki” olanın “tek arzu nesnesi” olmasını pekiştirir. Kendine göre öteki olanın arzusunu duymak, “temel doyumu yeniden bulmak arzusu” demek olur. Çocuk doyumun tekrarını ister. İstek, her defasında bir yöntem denenerek formüle edilir ve öteki olana yöneltilir. Yani nesneler onun için elde edilmelidir ama sırf bu duyguyu tatmin etmek için her defasında başka bir nesne talebi gerekecektir. Temelde istekler, ihtiyacın doyurulması ve sevgi tabanlıdır.

M. Mahler’e (The Psychological Birth of Human Infant, 1975) göre, “biyolojik doğumdan sonra insan bebekken psikolojik doğumu yaşar.” Yani bebeğin “insan olmayı öğrenmesi” gibi bir yaklaşımdan söz edilmektedir. Başka bir ifade ile ego (kendilik duyumu) gelişimi bu süreçte olur. Ben buna “nefsin kendini fark etmesi” veya “ben olma süreci” demekteyim. Bebeğin sosyalleşmesi ve iç dünyasında dengelerin oturması, kişiliğe dair temellerin atılması bu süreçte meydana gelir.

Bu süreç Lacan tarafından üçe bölünmüştür: 1) 0-6 ay; Parçalanmış Beden İmgeleri, 2) 7-17 ay; Ayna Evresi, 3) 18 ay sonrası; Dil-Sembolik evre. Bizim sözünü ettiğimiz “ayna etkisi” de bu cümleden alınmıştır. Ayna evresinde bebek anneden her defasında nesnel ve duygusal tepkileri yansıyan şekliyle alır ve bebek kendine yansıyana göre aldığı tavırla benimsenmesini arzular. Gülümseme, dokunuş ve diğer her şey önemlidir. Bir tür anne-bebek aşkı yaşanır, bir özdeşleşmeden bahsedilir.

Başka duyular da gelişir. Örneğin “narsizm”. Lacan’a göre narsizm, özdeşim yoluyla diğer insanlar üzerinden öğrenilen kendini sevmedir. “Lacanian ego” olarak bilinen bir kavram var; ayna dönemi öncesi parçalanmışlık ve kayıplara karşı geliştirilen savunmanın adıdır. Yalancı bir bütünlük söz konusu ise bu “narsisistik ego” gelişimidir. Egonun yalancı bütünlüğüne tehdit oluşturan her şey öfke ve saldırganlık sebebidir. Bu aslında sevgi enerjisinin iç bende birikimi ile ilgilidir. Eğer duygu iç bende birikmeye devam etmezse, bu kez sevgi öfke patlamasına dönüşerek açığa çıkar. Kendini aynada bulan ego narsisisttir ve sürekli olarak öteki tarafından aynalanmak ister; ancak “parçalanma/dağılma” korkusu peşini bırakmaz, buna da “paranoid” denir. Egonun temel işlevi, yabancılaşan ardışık özdeşimlerden beslenerek “gerçeğin reddi” haline dönüşür.

Neyse, sonuçta koca adam karşımıza dikiliyor ve bencilce davranışlarda bulunuyor. Bencil olmak dinen ve ahlaken uygun görülmez, değil mi? Eğer hayırlı bir evlat sahibi olmak istiyorsak, bilmemiz ve yapmamız gereken ev ödevleri varmış, değil mi? Sadece kendini düşünen, başkalarına kaba davranan bir evlat sahibiyseniz durun düşünün; neyi biliyordunuz, neyle mücadele ettiniz, ne kadarında başarılı olabildiniz? Yoksa, her şey rasgele mi gelişti?

D. C. Dennett (Aklın Türleri) şöyle der: “Belki de akla dil eklendiğinde ortaya çıkan akıl türü, dil olmadan da sahip olacağımız akıl türünden o kadar farklıdır ki, her ikisine de akıl demek yanlış olur.” Çocuk dil gelişimi safhasında akıllanır desek, yanlış olmaz. Yine Dennett, “Üçüncü taraf açısından bakış (ilişkinin temsili), anbean baş rol oyuncularının neler olduğunun sözsüz bir anlatı belgesini oluşturmaktır… Dil, kendi etkinliklerimizi gözden geçirmemizi, anımsamamızı, yinelememizi ve yeniden tasarlamamızı mümkün kılar,” demektedir.

Lacan bilinçdışını dil ile birbirine bağlar. “Bilinçdışı dil gibi kurulur.” Bilinçdışının çekirdeğini dürtüye dayalı örnekler/izler oluşturur; olan içgüdüler değildir. Dil ve sembolleri anlama konusu, dış dünyanın algısıyla bireyin kendileştirdiği bütün önemli gelişmeleri kapsar. Dil ve sembol eksikliği kavram geliştirememe ve benzerlerini türetememe gibi zihinsel tıkanıklıkların sebebi olur.

Tam tersine, küçük yaşta zihne yazılan imgelerle bireyin tüm yaşamı düzenlenebilir. Planlı dil eğitimi ve sembol yetisi vermekle ilgili çalışmaya eğitim-öğretim gözüyle de bakmak mümkündür. Olumsuz işler de bu dil/sembol işiyle ilgilidir. Örneğin kötü alışkanlıkların kalıcı olması bu dönemin sorunudur. Bilinç altına kadar işleyen bazı semboller ileri yaşta bireyin farkına varmadan gidip bulması, insiyaki olarak yapması, tercih etmesi anlamına gelir.

Tekrar başa dönelim. Nefsin, “çok, daha çok, fazla, en fazla, en güzel, iyi, en iyi, yüksek, çok yüksek…” diyerek tatmin olmaması güdüsü, büyük ölçüde itki ile ilgilidir. Öyle ki, itki konusunu özümseyen eğitimciler, yazarlar, film yapımcıları, reklamcılar, modacılar, dijital oyun üreticileri, sosyal tabanlı ürünler üzerinde çalışanlar veya piyasada daha başka iş yapıp para kazanmak isteyen şirketler başarılı olmuşlardır. Bazı alanlarda yöntemler buna uygun geliştirilmiştir. Hatta politikacılar bile yorumlarında ve vaatlerinde bu tür konulara dair söylemler geliştirmişlerdir. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, itki sayesinde yani nefsin bir hassasiyeti üzerine gidilirse, çıkar elde etmek sistemleştirilebilir ve bu noktadan sonra insan istismarı meşru zeminlerde yapılabilir görülür.

Günlük yaşama dair örnekler verelim. Bir genç gider vitrinlere bakar, bir kıyafet bulur, alır, giyinir, süslenir, kendini göstereceği mekana ulaşır ve beğeni için adımlarını atar. Akşam yastığa başını koyar ve “tam istediğim olmadı,” der. Bir sonraki imkan olduğunda aynı şeyi tekrarlar. Renkler, modeller, tarzlar; yeni caddeler, kafeler, restoranlar… Dönüp gelir ve yine, “daha iyi olmalı,” der. Bir türlü tatmin olmaz.

İtki sürekli yeni bir tatmin eşiği tayin eder. Bu bir arzu olsaydı tatmini mümkün olabilirdi. İtki ise “ulaşamamaktan haz alma” durumudur. Davranışlar tekrarlanır durur. İşte bu güdüyü bile her “işini bilen” rolünü ona göre oynar, temasını ona göre düzenler. Olumsuz gözle incelenirse, hiç de masumane bir iş değildir. Çünkü sürekli bir “insani zafiyet” arama ve “planlı” şeklide bundan “yararlanma” işi vardır. Birey bu olumsuzluğu bilir ama kendini o işi yapmaktan alıkoyamaz. Çünkü itki tatminsizlik duygusuyla pekişir.

Bir türlü doymayan nefs, eğitilmemiş itkidir. Nefs kötü değildir, itkinin doğal güdü yapısı iyi bilinmelidir, hepsi bu! Üstelik sahip çıkmak gerekmektedir, ruh ile desteklenmelidir. Belki de ibadetin insanın kendine en fazla yararı tam bu noktada ortaya çıkar. Eğer ibadeti dahi başkalaştırdıysak, bunu da ele almak gerekir. Allah ile kul arasına girenlerin nefslerindeki süreçleri incelemek gerekir.

Ekonomi alanını gayet iyi anlayabiliyoruz. Sanayi, ticaret, finans, üretim, tüketim, pazarlama, sektör, banka, kazanç, faiz, yatırım… Tüketim toplumu refleksinin temel dayanağı itki hakkındadır. Politikada söylemler de buna göre düzenlenebilir. “Yenilen pehlivan güreşe doymaz!” deyişi bile itki kökenlidir.

Sonuçta şunu söyleyebiliriz: Bildiğimizi zannettiğimiz ama bir türlü içini dolduramadığımız iç benin kapsamı, insana ait olan bilgileri tüm yarayışlı haliyle açıklamaktayken, uygulamaya bakıyoruz; bize ters gelen ahlaki-kültürel davranışların (tarzların, yöntemlerin) bir aynadan yansımasıyla karşımızda duruyor ve biz onları, hatta beraberinde getirdiklerini doğal olarak kullanıyoruz. “Ben aslında bir Müslüman olarak bunu isterim ama böyle yapmaya mecburum, Allah affetsin…” türü yakınmaları duyuyorsunuzdur. Yakınmaların temeline inildiğinde kabul edilmelidir ki; gerekli bilimsel çalışmaların yapılmamasının zayıflığı apaçık bir gerçektir.

Böyle bir anlayışla, nefsine ruh gözüyle bakan ve hatta ruhunu periyodik olarak doktora götürme ihtiyacı duyan Batı kültürüne ait işleri kabul etmekten başka geriye ne kalır? Cahilane ve masumane çıkış yolları aramak nafile! Yolu yok; hem cahillikten hem de bize ait olmayan olumsuz yansımalardan “bizzat” ve “çok” çalışarak kurtulmak mümkündür.

Ayna etkisi metaforuyla ilgili daha çok verilebilecek örnek, işaret edilecek nokta var. Ama ben burada bitireyim. Diğer çıkarımları, kendi dünyasına değer veren ve sorumluluğunun bilincinde olan bir Ademoğlu olarak, sizler gözler önüne sunun. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek dileğiyle…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Yeni Küresel Devrim

DİĞER YAZI

Ahlak Konulu Bir Tartışma

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi