kapitalizmi-anlamak
Kapitalizmi Anlamak

Kapitalizmi Anlamak

1209 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

COVID-19 ile beraber hemen her gün ekonomi tartışıyoruz, endişelerimiz var. Hatta bugünlerde daha sık gündeme gelmeye başladı, para, finans, ekonomi, politika, vs. Biri diğerini, bir sistem diğer sistemi eleştiriyor. Ama atlanan bir nokta var. Temelde mesele ne biliyor musunuz? Kapitalizm. Bunu hazmedemeden başka bir yere adımınızı atamıyorsunuz.

Son zamanlarda ülkede fark ettiğim bir konu var; siyasilerle ekonomistler küs gibiler. Uzamanlar, ekonomistler ya konuşmuyorlar ya da dolaylı anlatımlarla konuları geçiştirmeyi yeğliyorlar. Ancak en başta teşhisleri isabetli şekilde yapmak gerekiyor, ki tedavi imkânı bulunabilirse, buna binaen olacaktır.

Politika kurumları da kendi mecrasında, bildiği yolda… Hem politika denilen şey ülkelerin tabiatına, karakterine göre şekillenir, gelişir. Küba’da, Venezuela’da, Güney Kore’de, Çin’de, Rusya’da, Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, Amerika’da… Biri birine uymaz. Politika ekonomiye, ekonomi politikaya dahil ve müdahildir; yerel, bölgesel, küresel, doğal, konjonktürel. Entelektüel kesim de bu etkileşimden kendince etkilenir veya kendi görüşünü ortaya koyar.

Bir keresinde televizyonda programdayız, ünlü bir psikiyatrist COVID-19 sonrası dünyayı anlatıyor ve dedi ki; “Artık kapitalizm bitti.” Bir entelektüelin fikri buydu memlekette. Soramadım, “yerine ne geldi” diye. 

Cevap şu olmalıydı: Postkapitalizm. Üstelik bu daha vahimdi.

Birçok politikacı ve bürokrat var, tam bir kapitalist sistem içinde bulunduğu halde aklından başka şeyler geçiyor. İdeolojik kalıntılar, hayaller, buluşlar… Kapitalizmin “vahşi” olduğunu romantik olarak az çok bilmek yetmiyor. Kapitalizm büyüyen bir virüs gibidir, insanı ve onun geleceğini ele geçirir, sadece bedenini değil, ruhunu bile. Burada uyguladığı yöntemler “psikopolitika” şeklinde yazılmış, kötü de olmamış. Her ne derseniz deyin, bugün liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, pek çok biçimde açıklıyoruz, masum ve süslü gibi görünen sözlerle, gerçek şu, bunlar kapitalizmi büyütüyor, evrimleştiriyor. 

Karşı mıyım? Evet. Yapacak bir şeyim var mı? Hayır. Bunu biri değiştirmeye kalkışsın mı? Kalkışsın ama önce kasasında parası ve gücü olmalı.

Yazdım, çok yazdım hem: 2011’den bu yana onlarca yazdığım yazılarıma ve kitaplarıma; görürsünüz, kapitalizmi ve onunla ilgili görüşlerimi. 

COVID-19 süresince ekonomi ve politika yazılarımın tamamında kapitalizm, postkapitalizm, liberalizm, neoliberalizm, vs. tekrarlayıp durdum. Bakabilirsiniz son yazdığım şu yazılara:

Bir kez daha süreci birlikte okuyalım. 

Kapitalist bir modelle yönetilen ülkeyiz. Ayrıca şu an gelişmekte olan bir ülkeyiz. Bu ifadenin İngilizcesi Emerging Market, yani gelişen pazar. Bugün G20’deyiz, ama G7’de değiliz. Serbest Piyasa Ekonomisi (Free Market) örneğin Güney Kore’de tam uygulanıyor ama bazen bizde bu konuda tartışmalı konular ortaya çıkıyor. Önce bunları bilelim. Önce Market Ekonomisi ve Kapitalist Market konularını bilelim.

Durumu açıklayabilmek adına biraz sizi gerilere götürüp sonra bugünlere getireceğim.

Bizler Kıbrıs Harekâtı zamanında kuyruklarda bekledik, yokluk gördük. Her şeyi öğrenmek istiyorduk. İnternet yok, televizyon eh! Erken yaşlarda Adam Smith’in, Karl Marx’ın kitaplarını okuduk. Değişik fikirleri öğrendik, bir öğretmenden değil, serbest. Arada arkadaşlarla tartıştık aramızda, yine serbest. 

Şimdi politika yapanlar iyi bilirler, o zamanlar Milli Türk Talebe Birliği, Ülkü Ocakları vs. bir kanatta, buna karşılık devrimci, sosyalist, komünist anlayışla çeşitli fraksiyonlarda yer tutanlar ise diğer taraftaydı. 12 Eylül oldu. Bu elbette bir ihtilal değildi, yönetimin ve ülke karakterinin değişmesiydi olsa olsa. Ben asker olarak o dönem bunun farkındaydım, ne olduğunu anlayabiliyordum. Bu Türkiye’nin SSCB, sosyalizm gibi noktalardan tamamen kopmasıydı, diğer taraftan politikanın değişmeyecek şekilde Batı sisteminin istediği kurallara uyum sağlamasının da başlangıcıydı. Kural neydi? Neoliberalizm.

Merhum Süleyman Demirel liberaldi, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” sloganının anlamını çoktan Türkiye’ye getirdi. Ancak 12 Eylül’e kadar Türk ekonomisinin büyüklüğü bunu tam olarak yaşamaya elverişli değildi. Laissez-faire tam olarak hayatımızdaydı ama sokaktaki insanlar bunun anlamını bile bilmiyorlardı. Hatta Ankara’da Devlet Planlama Teşkilatı bile vardı. 12 Eylül oldu, sonra Özal’ın neoliberal politikaları canlandı, Demirel’in hiç itirazı olmadı. Hatta daha sonraları Özal ve Demirel Cumhurbaşkanlığı makamında halef-selef oldular. SSCB yıkıldı. Orta Asya açılımında hemen aynı çabayı gösterdiler.

Merhum Turgut Özal zamanında, dönemin Merkez Bankası Bakanı Rüşdü Saraçoğlu’nun da işaret ettiği gibi, bir pazar sabahı paramızın konvertibl olduğunu ilgili bürokratlarla beraber bütün Türkiye olarak öğrendik. Tartışmadık, neoliberal olduk! “Özgürlük, demokrasi, eşitlik, adalet…” bunun beraberinde geldi dendi, tam olarak. Yatırımlar geldi, enflasyon öğrendik, her köşe başına döviz büfeleri açıldı, aybaşı maaş alıp Dolar, Mark aldık, o zaman Avro yok daha… Evler, arabalar dövizle alındı satıldı memlekette. Banker hadiseleri yaşandı. Özal’ın meşhur, “Benim memurum işini bilir,” sözü değişimin asıl karşılığıydı. 

Sonra siyaset evrildi Türkiye’de. Gelen partiler sağ olsun, sol olsun; muhafazakâr olsun, yenilikçi olsun, konuşulsun konuşulmasın değişmeyen bir şey vardı artık ülkemizde, o da “Serbest Piyasa Ekonomisine dayalı, Neoliberal, Kapitalist sistem”. Bugün farklı mı? Hayır. 

Dünyada Ronald Reagan ve Margaret Thatcher küreselleşmeyi (globalizmi) sistemli biçimde başlattı. Bizim siyasiler ve uzmanlar da küreselleşmenin anlamını ve etkilerini öğrenmek için kitap, gazete okudu.

Uygulamadaki tabloya bakalım, küresel çapta kapitalist iş insanlarınız ve kurumlarınız yoksa, ancak yerel ve bölgesel olabiliyordunuz. Demirel zamanında Sabancı ve Koç gibi zenginlerimiz vardı, Özal ile birlikte Anadolu’da başka zenginler de türedi, ama asıl mesele; Türkiye’nin küresel neoliberal sisteme gücü henüz yetmemekteydi.

Nikson-Mao görüşmesiyle Çin kapıları dışa açma sinyali vermişti. Ancak 2007’de asıl trafik işlemeye başladı, küresel yatırımlar belli bir esasa göre Çin’e kaydırıldı. Jiang Zemin 1994 yılında Yuanı devalüe etti ve küresel piyasalara “ben hazırım” dedi. Sonra “Çin tarzı özelleştirme” başladı. 1997’de Hong Kong Çin yönetimine geçti. Çin’e giren yabancı sermayenin üçte ikisi Hong Kong’dan giriş yaptı. Çin 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil oldu. 2007’de Hu Jintao zamanında ABD yatırımcısının, Çin’in ABD tahvili satın alması karşılığında bu ülkeye girişi hızlandı. Şimdi Çin Komünist ama neoliberal bir ülke. ABD ile boy ölçüşüyor. Hatta son zamanlarda görüldü, Çin kendi milli politikaları için bazı adımları atıyor ki bunlar büyük, jeopolitik, jeostratejik, küresel gerilmeler.

Avrupa Birliği ve Avro Bölgesi (Euro Zone) uygulamaları boşuna çıkmadı. Politikanın evrimleşmesi ve kendine göre pozisyon alma ihtiyacı, aynı zamanda küresel mecburiyet. Bir güç birliği oluşturma düşüncesi hayata geçti. Kapital, risk kavramı ve jeopolitik adımlar…

İyi ama birbirine rakip olan asıl sermaye güçlerinin, başka ifadeyle küreselleşmeyi temel alıp Hegemonik Sistemi devam ettirmek isteyenlerin, sermayesini, finansmanını istediği ölçüde büyütebilen, istediği alana kaydırabilen, hatta teknojinin hayata geçmesine kaynaklık etme gücüne sahip kesimlerin, neohegemonik güçlerin, adımları açıktı; bunlar yeni siyaset anlayışlarını belirleştirdiler. Bu siyaset çevre, hükümetler ve insan hayatı ve davranış biçimleriyle doğrudan ilişkili oldu.

Bu küresel bilgi, iletişim ve etkileşim sürecinde teknolojinin neleri getirdiğine şahidiz ve bugün IV. Sanayi Devrimi piyasası kurulmuş durumda. Paranız olacak, hem de çok, para ihtiyacını küresel finans sisteminden tedarik edeceksiniz, teknolojik ürünleriniz de olacak, buna göre küresel pazarda arz-talep oluşturacak güce sahip olacaksınız, paranızı buna göre değerlendireceksiniz.

Bu konuda ABD içinde bile Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında rekabet yaşanmaktaydı. Muhafazakâr Cumhuriyetçiler, “Uluslararası sistem ABD hegemonyasında sürsün, küreselleşmeye ABD ayar versin,” demekteydi. Neoliberal Globalist Demokratlar ise “İnsanlık kendi potansiyeliyle gelişsin, önemli olan postkapitalizm,” dedi. İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, gibi Avrupa ülkeleri ve Rusya’dan tutunuz pek çok ülke bu modellere göre ülke potansiyelini devreye koyarak siyaset yapmaya başladılar. Adı her ne kadar komünist ama uygulamada postkapitalizme uyumlu, neoliberal, globalist Çin’e (buna Çin tarzı komünizm diyenler de var,) gelişmiş ve gelişmekte olan diğer ülkelerin bakış açıları bile bu evrimleşmeyi değerlendirilecek yeni bir siyaset tarzı oldu; çok boyutlu, kutuplu, eksenli gibi fikirler ortaya çıktı.

John Williamson’un 1989 tarihli Washington Mutabakatı diye bilinen 10 maddelik reçetesi neoliberalizmim yasası gibi algılandı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası bundan sonra ülkelerin bu reçeteyi uygulamasını talep etti.

Bu kapsamda Türkiye IMF ile 19994, 1999 ve 2002’de yaptığı Stand-by anlaşmalarında Washington Mutabakatı reçetesi hep oldu. Hatta 2001 mali krizinden sonra ülkeye “kurtarıcı” olarak gelen Kemal Derviş’in uyguladığı ekonomik yöntemlerde bu hususlar harfine uygulandı. sonra bu konu Türk ekonomisinde kalıcı oldu, hiç kimse bu hususları değiştirmedi.

Bugün dahi ekonomi bu planda yerleşmiş modeli işletmektedir. Örneğin özelleştirme, maliye politikaları, sübvansiyonlar, temel sağlık politikaları, altyapı yatırımları, vergiler, döviz meselesi, ithalatın serbestliği, yabancı sermayeyi çekmek, vs. gereken hep yapıldı.

Bu durumda belirginleşen şuydu: Küresel, Neoliberal, Postkapitalist Sistem. Kapitalizmin evrimleşmesinin son anlatımı böyle. Popülizm, plütokrasi, kleptokrasi, otokrasi, milliyetçilik, vs. fikirler politika alanından başka, sosyal hayata da girdi.

Bir ara Türk siyaseti bu sisteme bilerek veya teşvikle dahil oldu. Kuralları belli olan bu sistem öyle kolay yutulur lokma değildi. Küresellik içinde hemen her şeyin mümkün olabildiği çok kaotik bir dönemde siyaset yapma düşüncesi de dikkat ve titizlik ister oldu. 

Dünya 2008 krizini böyle bir atmosferde yaşadı. 2008 krizini anlamak için sadece, “Lehman Brothers, baloncuklar…” deyip geçmemek gerekir.

Her neyse, Türkiye özelinde, bugüne gelen politik evrimleşme bağlamında konuyu toparlayacak olursak, özetle şöyle: 

  • Atatürk zamanında özgün Karma Ekonomik Sistem vardı, borçları ödedik, temel kalkınma yatırımlarını yapmaya başladık. 
  • Demokrat Parti ile liberal olduk ama para yoktu, kapitalist olmayı öğrenme dönemine başladık, İstanbul sermayesi halen hakimdi.
  • 12 Eylül’den sonra neoliberal olduk ve para hayatımıza girdi, Anadolu sermayesi İstanbul’a rakip oldu, kapitalistler çoğalmaya başladı, bu kez de küresel çapta kapitalist açığımız oluştu.
  • Küreselleşme ve teknoloji hayatın içine girdi. Küresel finans sistemi akıl almaz miktardaki para ve diğer enstrümanlarıyla hem çok hareketli oldu hem de kestirilemez hareketlerle yönetilir oldu. Postkapitalizm kaotik ortamını yarattı ve güçlenmeye başladı. 2008 krizinden sonra olanlar dünyada her şeyi değiştirmeye başladı. Değişimin ve bozulmanın içine çevre konuları da girdi. Türkiye’de siyaset kurumları ve siyasetçiler aslen kapitalist olduğu halde bunu görmezden geldiler, kendilerine göre çıkarımlar yaptılar. Bu durum halk için de geçerliydi. İş adamları büyük-küçük iş yaymaya başladı, ama paraları olmadan. Çek, senet, vaat, vs. Sanki bu onlara sunulmuş fırsatmış gibi geldi. Lüks yaşam arayışı var ama kapitalist mantık yok! Halbuki dünyada artık kurallar ve çoklu ilişkiler çok ince noktalarda eklenmiş haldeydi. Tezatlar her katmandaydı, ister kabul etsinler ister etmesinler.

Ülkede ekonomik krizler, faiz, döviz, borç, cari açık, vs. sorunlar günlük yaşama girdi. Konuşuyoruz hep beraber. Peki, kapitalist veya değilse başka bir modelde olabilmek adına ne yapıldı ülkede, bunu da tartışmakta yarar var artık, geç de olsa! Biraz da kendimize o çuvaldızı batıralım…

COVID-19’dan sonra her şey değişecek diyor, bazı temel konuları anlayıp da yarına hazırlanalım.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

pandemik-ajanda
ÖNCEKİ YAZI

Pandemik Ajanda

kuresel-cag
DİĞER YAZI

Küresel Çağ

Politika 'ın son yazıları

Analiz: Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz ısındı ve daha işin başındayız. ABD başkanlık seçimleri yaklaştı. Neler bekleniyor, analitik bakışla konuyu

Yunanistan Sorunu

Yunanistan-Türkiye arasındaki temel anlaşmazlıkları ve Kıbrıs konusunu ana başlık ve tarihleriyle birlikte kronolojik şekilde ifade edelim,