Savaş Bilimi Yönüyle Gazze Çatışması

12 Kasım 2023
Okuyucu

Gazze’yi, Filistin’i, Hamas’ı, İsrail’i, Amerika’yı, insanlığı ve uluslararası sistemi tartışmaya devam ediyoruz. Çok kritik bir evrede öylesine duygusal durumlarla iç içeyiz ki!.. Ben burada sizlere polemolojik açıdan birtakım değerlendirmelerde bulunacağım. Bir asker olarak böyle bir çalışmayı yapmayı üstüme vazife olarak addediyorum.

Ülkemizde polemolojik açıdan yayın yapan, bu konuda yazan ve konuşan yok. Bu boşluğu doldurmak adına sürekli askeri detayları içeren neşriyatlarım oluyor. Örneğin Ukrayna’daki savaşı çokça detaylandırdım, ama istediğim olmadı. Şimdi de Gazze’de çok önemli askeri içerikli faaliyetler oluyor ve sizler bunların kitaplarını başkalarının yazdıklarından okuyacaksınız! Dünyada bunlar çok önemli isimlerle yapılıyor ve medyada öne çıkartılıyor. Bizde ise referans olarak bu yabancılar tercih ediliyor. Bu makalede sizlere bu bağlamda bazı detayları vereceğim ve esasen bir tartışma başlatmak niyetindeyim: Askerliği yabancıdan mı öğreneceğiz? Belki buraya sığdırabildiklerim yeterli olmayacak; ama örnek olsun, bu konular polemolojide çalışılarak geliştirilir.

KISA HARP TARİHİ

Birinci nesil savaşları geçiyorum… İkinci nesil savaşlarda muharebe alanı esas alınmaktadır, ateşli silahların harekât alanındaki fonksiyonlarının daha gelişmiş olduğu görülmektedir. Hem karada hem de denizde müştereken sürdürülen harekata tüfekli (bazıları makineli) keşif uçakları da destek vermeye başlamış haldedir. Bütün bunlar görmeden atışı, destek atışını, taktikte değişikliği işaret etmektedir. Havan veya obüs gibi toplarla ateş ve yıkıcı güç imkânı gelişmiştir.

On dokuzuncu asrın hemen başında Fransa, Almanya ve ABD’de harp akademileri kuruldu. Savaş artık hem sanat hem de bilim idi.

Devrimci savaş denen Napolyon’un zamanı ve endüstrileşmenin başlayıp bunun savaş ürünlerine yansıdığı dönem on dokuzuncu asırdı. Napolyon Bonaparte (1769-1821) 27 yaşında ordu komutanı, 30 yaşında devlet yöneticisi ve 35 yaşında imparator olmuştu. Avrupa’da Napolyon Savaşları dönemi yaşandı. Carl von Clausewitz (1780-1831) bu dönemi izledi. Değişen şuydu, Napolyon muharebe alanına 200-500 bin arasında askeri rahatlıkla getirebiliyordu, komutanlar arasında saat senkronizasyonuyla taktikler değiştiriliyordu, ciddi istatistiki bilgiler kullanılıyordu, ateşli silahlar daha teknolojikti, toplar standart hale getirildi. 1850’de Napolyon Topu da denen 12 funtluk Gribeauval kuyruktan dolma top kullanılmaya başlandı.

Teknik olarak ilk balon birlikleri 1794 yılından itibaren görülmüştür. Havadan keşif başlatılmıştır. Hafif toplar kullanılmaya başlanmıştır. Savaş alanları tamamıyla barut kokar olmuştur. Yaralıların savaş anında en seri biçimde tedavi edilme konsepti bu zamanda uygulanmıştır. Bu bakımdan hasta nakil sistemleri devreye konmuştur. 

“Kitle/şok taktiği” denen bir uygulama devreye konmuştur. Şöyle ki: Hızlı intikal etmek, stratejik noktalara kuvvet yığmak, saldırgan taktiği benimsemek, hafif piyadeler kullanmak, milliyetçi duyguları marşlarla en üst seviyeye çıkartmak…  Süvariler şok birimi olarak kullanıldı. Atlı topçu birlikleri çoğaltıldı. İhtiyattaki ağır topçu desteği dağıtıldı ve bu kabiliyet mevcut ön hattaki alaylara verildi.

XIX. Asrın savaşları endüstri ile ilgili olarak gelişim göstermekteydi. 1815’ten itibaren Avrupa’da savaşlar meydan muharebesinden çıkmıştı, strateji, operatif ve taktikte yenilikler devredeydi. Her ne kadar Sanayi Devrimi İngiltere’de meydana geldi ve hızla Avrupa ülkelerine yayıldı ise de Amerika’daki ilerlemeler de önemliydi, savaş alanına dönük ilerlemeler hızla gelişmekteydi. Buhar, demiryolları, telgraf gibi ilerlemeler sayesinde savaşların seyri de değişmekteydi. Tüfekler hızlı atıma geçmeye, mermi şekli ortaya çıkmaya başladı. Ağızdan dolma toplar yerine zırh delici mermilerin kullanıldığı toplara geçilmeye başlanmaktaydı. Deneylerde geri tepmenin en aza indirilmesi üzerine çalışılıyordu. Atış ve isabet menzilleri artmaktaydı. Muharebe alanları genişlerken temas hattında tarafların siperleri arasındaki mesafe açılmaktaydı. Bu durumda siper savaşı yöntemi ortaya çıktı. XIX. Asrın sonlarında birer arayış halinde olan dumansız barut, siper havanı ve el bombası da kullanılmaya başlandığında XX. Asrın savaş alanları için her şey hazır hale gelecekti. Ama şimdiden harekât, lojistik ve haberleşme konuları ilerleme kaydeden en başlıca alanlar olmaktaydı. 

İngiltere tarafında ordu ve donanma 1866’larda modernize edilmeye başlandı. Cephe komutanlarının görevleri kadar sömürgelerdeki milislerle mücadele konuları da öne çıkmaya başladı. Sahada milislerin direncini kırmak için askeri önlemler politika yapıcılarla birlikte çalışmaya başladı. Muharip askeri akademilerinde eğitimler kültür merkezli konularla geliştirilmeye başlandı. Ama en belirgin gelişmeler ulaştırmada, topçuda ve piyade olmaktaydı. Ulaştırma konusu demiryollarına göre tekrar düzenleniyordu. Birlik intikalleri için özel demiryolu planları yapılıyordu. Sömürgelerin demiryolu ve deniz yolu bağlantıları yanı sıra ana kıta Avrupa’da her yer demiryolu ile birbirine bağlanmaktaydı. Amaç şuydu, öyle bir ikmal sistemi kurulmalı ki uzun yıllar birlikler muharebe edebilmeli. Demiryollarının savunulması için askeri tedbirler kapsamında özel birlik ihdası söz konusu oldu.

Fransızlar 25 namlulu ve dakikada 150 mermi atabilen mitralyöz imal etmeye başlamıştır. Otomatik silahlar ateş gücünü artırmıştır. Hiram Maxim otomatik tüfek imal etmiştir. Sonra Hoçkis makineli tüfekler üretilmiştir. Ben bu Hoçkis silahını kullanma imkânı buldum. Prusya’nın Krupp topları 4 km menzile kadar ve dakikada 10 mermi atabiliyordu ve çelikten yapılıyordu. Birinci Dünya Savaşı’na gelmeden Almanların çeliği silah endüstrisinde başarıyla kullanma becerileri çok önemlidir. Alman askeri akademisi de bu yöndeki eğitimlerde ilerlemeye başladı. Diğer yandan Alfred Nobel’in nitrogliserinle dumansız barutu bulması çok büyük yenilikti. Avrupa’da modern savaş sanayii böylece kurulmuş oldu. Prusya’da Helmuth von Moltke Genelkurmay Başkanı oldu (1857-88) ve ordudaki düzenlemelerde istihbarat ana sınıf olarak getirildi. Moltke düşmana ait stratejik değerlendirmeler yapmanın yanı sıra, operasyonlarda ve taktik manada silahların isabetle hedeflerini vurabileceği istihbarat usullerinin belirlenmesini sağladı. Buna daha sonra Harekât İstihbaratı dendi.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi 1864 yılında kuruldu ve Cenevre’de Birinci Konvansiyon toplandı. Sağlık önlemleri ve silahların etkisinin incelenmesi fikri bu dönemlerde oluşturuldu.

XX. Asrın başında ulus devletler daha çok militaristti. Militarizm ise daha fazla askeri teknoloji üretmek için bütün gücünü bu alanda toplamayı düşünüyor. Zamanın gereği her şeyin belirleyici olmaktaydı. Bundan sonra XXI. Asra da böyle bakmak gerekiyor, sonrasına da… Eğer devlet sistemi güçlü olacaksa bunun bir bedeli var, devletler yerine başka bir düzenek olacaksa bunun da bir bedeli olacaktır.

Alman Alfred von Schlieffen 1908’de Çağdaş Savaş başlıklı bir makale yayımladı. Burada “kontrollü strateji” kavramı ortaya çıktı. Savaşa önceden planlı olmak ve buna göre bir merkezden sevk ve idareyi elde tutmak esasa bağlandı. Schlieffen, “savaşın mantığı yoktur ama kendine has dilbilgisi vardır,” demişti ve savaşın diplomasisini bu yöndeki dille geliştirdi.[1] Böylelikle planlamalar tamdı, seferberlik, yığınaklanma ve çatışma biçimleri bir esasa bağlandı. İstihbarat ve keşif havadan da yapılmaya başlandı (özellikle zeplin kullanılması söz konusu oldu). Telefon, telsiz ve telgraf gibi iletişim hatları çok iyi hale getirildi. Merkez ve cephe arasında sevk ve idare usulleri belirlendi. Cephede motorlu ve zırhlı araçların kullanımı yaygınlaştırıldı. Haritacılık, muhabere, demiryolu lojistiği, silah sistemleri düzenekleri, gibi konularda üretkenlik ve etkinlik esasa bağlandı. 

Birinci Dünya Savaşı bir suikast eylemiyle (terör de denebilir) başladı. Arşidük Franz Ferdinand bir Sırp milletçisi tarafından öldürüldü. Sırp askeri istihbaratı uzmanları o suikastçıyı hazırlamış idi. Savaş durumu Avrupa’da bütün seferberlik sistemlerini hemen devreye soktu, ihtiyatlar hazırlandı. Fabrikalar askeri malzeme ve mühimmat üretmeye dönüştürüldü. Çok silah, çok ateş gücü demekti. 

Almanların stratejisi süpürme ve kuşatma harekâtı idi. Cephelerin hepsinde manevra esaslı muharebeler yapıldı. Silahlar çok iyi durumdaydı. Almanlar bir ara cephe kaybedince siper savaşı başlatıldı. Toplar, makineli tüfekler, tüfekler siperlerde etkili olmaya yöneltilmişti. İsabet kaydetmek için havadan keşif uçuşları gerçekleştirildi. Bir de şu denedi, modern silah sistemleri ağırlıklı savunma harekâtında kullanıldı. Bu başarılı olunca harekât giderek tıkanmaya başladı. Bu kez Almanlar toplu hücuma yöneldi, taarruzlarda sıklet merkezi kullanımı öne çıktı. Bu da yeterli gelmeyince fosgen diye bir gazın kullanılması söz konusu oldu. Kimyasal Savaş başladı.

Üçüncü nesil savaşlarda harekât (operasyon) ve taktikler bütünüyle savaş araçlarına göre belirlenmektedir. Artık süngüye ihtiyaç yoktur. Harekât alanında silah sistemleri devrededir. Bu silah sistemleriyle, mesela tanklarla, toplarla, tekerlekli ve paletli vasıtalarla, hatta uçaklarla, cephe hattı, önü, gerisi gibi kavramlara göre, değişik taktiklerin uygulanması söz konusudur. İkinci Dünya savaşı üçüncü nesil savaşın örnekleriyle bezelidir.

Üçüncü nesil savaşta ülke, geri bölge, lojistik kapasite ve stratejik ihtiyatla aslında muharebenin irtibatlı olduğu tüm alanları kapsar olmuştur. Ülkeler savaşa her bakımdan hazırlanmak zorunda kalmışlardır. Savaş sanayisi gelişmiştir, uçaklar, denizaltılar, radarlar, kitle imha silahları, gelişmiş paletli ve zırhlı vasıtalar savaş alanlarını doldurmuştur.

İkinci Dünya Savaşı iki ittifak arasında gerçekleşti: Mihver ve Müttefik Devletler. Bugün de ittifaklar stratejisinden bahsediyorsak önce bu durumu tespit etmemiz gerekiyor. Birinci Dünya Savaşı biter bitmez ülkeler müteakip savaş için insan yetiştirmeye, kara, deniz ve hava güçleri için silah sistemlerini üretmeye başladı, yani dünya bir fabrika oluverdi. Ne için? Savaş!.. Örneğin savaş sonunda bir büyük ülkenin erkek nüfusunun yarısı yok olacaktı, imal edilen tankların yüzde 90’ı tahrip olacaktı. Belki bu hesap başlangıçta yapılmıştı, büyük bir savaşa hazırlanılıyordu. Bu insanlığa ait bir büyük kavga mıydı, yoksa büyük güçlerin bir stratejisi haline mi gelmişti? Birinci Dünya Savaşı’nın merkezinde Atlantik güçleri vardı. İkincisinde Japonya önemli bir güç olarak devreye girdi. Japonya çok sayıda silah sitemi üretme kapasitesine ulaşma zorunluluğunu nasıl duydu? Bir adaya sıkışmış (ben Japonya ile İngiltere’yi çok noktada eşdeğer görürüm,) ancak emperyalist ideallerle güdülenmiş bir yayılmacı anlayışın Pasifik’te elini güçlendirmek adına gidip Pearl Harbor’a saldırması nasıl açıklanabilir? Herhalde Amerika Atlantik’te meşgulken, Japonya da Pasifik’te tarihi fırsatı değerlendirir, Asya kıtasında ve Okyanusya adalarında toprak elde edilir şeklinde hayal etmiş olmalılar! Eğer bu niyet ile bir büyük strateji kurdular ise bunun mimarı Pearl Harbor’a saldıran Amiral Yamamoto mu, İmparator mu, yoksa Japon elitleri mi? Bakın Amiral Yamamoto ne diyor? “Teksas’taki otomobil fabrikalarını ve petrol yataklarını gören biri, Japonya’nın Birleşik Devletler ile savaşacak güçte olmadığını anlar. Eğer savaşa girersek, altı ay boyunca çok iyi sonuçlar alacağımızı size garanti ederim ama iş bir veya iki yıla uzarsa, o zaman ne olacağına dair hiçbir teminat veremem.[2] Japonya yine de çok başarılı oldu. Belirlenen strateji tuttu, gerekli üretim gerçekleştirildi, cephelerde başarı sağlandı, petrol veya çelik tahdit oluşturmadı, ama bu da yetmedi; çünkü ABD’nin attığı o nükleer bombalar hesapta yoktu. Nükleer Savaş! O halde savaşlara dair düşünce üretenler şunu aklında tutmalılar; güçlü olma düşüncesi bir gerçektir, gücü oluştururken içinde hayal vardır, strateji oluşturulur ama bir de hakkını vererek uygulama becerisini gerektirir, büyük strateji kapasite gerektirir, savaş inançla olur, sonuna kadar direnen ve yenilik üreten umutlu olmalıdır… Bir savaş hakkında komplo teorisi üretmeye yer yoktur. Batı dünyasının gücünü çok iyi anlamak gerekir (büyük strateji bahsini açıklarken bu kültürün geri planını ve bütününü ifade etmiştim), politikayı, ekonomiyi, teknolojiyi, hayallerin daha ötesindeki hayali üretebilecek kapasiteye sahiptir.

Almanya ne durumda? Dünyaya meydan okuyacak akıl, neden böylesi bir iddiayı ortaya attı? Almanya o dönem neredeyse Amerika Birleşik Devletleri’ne eşit güce sahipti. Almanya, yanı başındaki İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin toplam gücünden az da olsa üstündü. Ama ABD, İngiltere ve SSCB toplamı Almanya’nın gücünün iki katıydı. Eğer Japonya ABD’yi yenebilseydi Almanya Avrupa’da savaşı kazanabilecek miydi? Bakın, strateji üretenler ellerine kâğıt, kalem alırlar, harita karşısına geçerler ve düşünürler, çeşitli denklemler kurarlar. Başkasına güvenip kendisinin kazanacağını bir ihtimaliyat konusu olarak hesaba katarlar. O halde rakibin gücünü bilmek kadar diğerlerinin de güçlerini çok iyi bilmek gerekir. Bütün bunlar dünya çapında istihbarat kapasitesine sahip olmak demektir. Politikanın ve diplomasinin gereği ortaya çıkan sözlerle ve niyetlerle bir yere kadar ulaşılır. Ama ittifaklarda söz ve niyet yetmediğinde sizin yere sağlam basmanızın teminatı kendi bilgi kapasitenizdir, istihbaratınızın gücüdür. Buradan anlaşılması gereken, stratejinin bir ekip tarafından yapılması zorunluluğunun olmasıdır; bunun içinde lider veya başkan, ilgili bakanlar, komutanlar, uzmanlar ve destekleyici unsurların temsilcileri olur. Strateji üretenler önyargılı ve kibirli olmamalıdır. Örneğin Nazi savaş ekonomisinin başındaki Hermann Göring 1941’de şöyle demişti: “Amerikan askeri sanayisi Almanya için bir tehdit mi? Bu sadece bir blöf! Amerikalılar ancak otomobil ve buzdolabı üretebilir, uçak değil.[3] Büyük savaşlar için topyekûn inanan ve azim gösteren bir millet olmak gerekir. 1940-41’de Almanya uçak, tank ve top üretiyorken, İngiltere ve SSCB bunun iki katı üretim yapabildi, üstelik halkın günlük yaşam şartları daha kötüydü.

Savaş zamanında hava ve deniz radarları üretildi. Bu teknolojiler savaşın seyrini önemli ölçüde etkiledi. Sistem donanımlarıyla beraber U-bot’ların başarısı daha da arttı. Uçaklarda jet motoru kullanımına geçildi. Güdümlü füzeler kullanılmaya başlandı. Muhaberede şifreleme sistemleri bir yerde bilgisayar teknolojisinin gelişmesi demek oluyordu. Müttefiklerin teknolojik ilerlemesi daha hızlı gelişti, Almanya savaş içinde gelişen teknolojilerle baş etmekte zorlandı. Demek ki bir ülkede teknoloji üretme kapasitesinin var olması, savaşın başındaki ve ortasındaki safhalarda daha farklı sonuçlar vermekteydi. Birleşik Devletler sonunda atom silahını da yaptı ve bu savaşı bitiren bir nokta koymak anlamına geldi.

Değişik alanlardaki operasyonlarda denizden abluka uygulamaları yaygın biçimde kullanıldı. Hava üstünlüğü kavramı önem kazandı. Deniz gücü deniz üslerine bağlıydı, buralarda teknoloji geliştirildi. Hava gücü de hava üslerine bağlıydı, bunun sistemleşmesi daha çok İkinci Dünya Savaşı zamanında gerçekleştirildi. Ayrıca hava radarları, hava savunma, füze birlikleri, hava sahasında koordinasyon gibi hususlar geliştirildi. Hatta ağır bombardıman uçakları bu dönemde çok sık kullanıldı, havada bombardıman uçaklarını himaye eden av uçakları vardı. Dağılma meydanları ve üsler inşa edildi. Büyük güçler dünyanın her yerinde deniz ve hava üslerine sahip olmak zorunda kalıyordu. Dünyanın çeşitli yerlerine ihbar ve ikaz sistemleri, radarlar, hava savunma birimleri kuruluyordu ve hepsinin birbiriyle iletişimi vardı. Hatta her alanda arama-kurtarma operasyonları sistemleştirildi. Ülkenizi savunmak istiyorsanız en uzaktan itibaren bir sisteminizin olması gerekmekteydi. Bu anlayış İkinci Dünya Savaşı esnasında tamamen yerleşti. 

Dünyanın değişik yerlerinde teknik personel bulundurma zorunluluğu ortaya çıktı. Gelişen teknolojilere uygun askeri eğitimlerde ciddi bir gelişme görüldü. Artık askerler aynı zamanda birer mühendisti. Ülke insan gücü kapasitesi bu işlerin tamamına yeterli olmak zorundaydı. Ülke içinde, ama dünyanın çeşitli yerlerindeki yerleşkelerde, sivil savunma ve sağlık faaliyetlerinin çok güçlü olması gerekmekteydi.

Savaşın gelişiminde merkez cephelerde ülkeler sıkıştığında, karşı tarafın gücünü dağıtmak amacıyla, dünyanın çok değişik yerlerinde yalıtılmış alanlarda savaş ve çatışmalar türetildi. Savaşla hiçbir ilgisi olmayan toplumların bu şekilde angaje edilmeleri büyük bir insanlık dramına ve kaynak israfına neden olmuştur. Savaş içinde olan bu konu bugün barışta gri bölge operasyonları şeklinde başka amaç ve yöntemlerle yapılmaktadır. Diğer konu da yıpratma savaşıdır. Düşmanın olduğu her yerde, ama kritik noktalarda, sürekli üstüne gitmek şartıyla düşmana baskı oluşturulması planı başarıyı öne çıkarmanın bir yolu olmuştur. Düşmanı yenmenin tek yolu muharebe yapmaktı.

İkinci Dünya Savaşı modern ulus devletler sisteminin bir sınavı gibiydi. Toplumlar bu kurgu içinde savaşıyorlardı. Başarı için milliyetçilik, din faktörü, muhafazakâr partiler ve üretimde kadınların rolü öne çıktı. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri dünyada uluslar sisteminin kurulmasında ve yerleşmesinde en büyük görevi üslenmiştir. Yeni dünya düzeni Amerika’nın önderliğinde kurulmuştur. Ancak bu dönemde SSCB, Batı’nın asıl düşman olmuş ve İki Kutuplu Dünya kurulmuştur.

Dördüncü nesil savaşlarda ikinci planda kalanlar, ateş gücü veya manevra esaslı operasyonlardır. Bütünüyle amaç hasma (veya hasımlara) üstünlük kurmak ve kendi isteklerinizi kabul ettirmek olduğuna göre, hangi yol izlenirse ve vasıta kullanılırsa en ekonomik ve etkili sonuç elde edilir, buna bakılmaktadır. Artık örneğin stratejik caydırma yöntemiyle bir ülkenin harbe devam azim ve iradesinin kırılması söz konusu oluyorsa, bu yol tercihlerin önüne geçebilmektedir. Başka örnek, eğer düşmanı felç edercesine bir stratejik etki altına alırsanız, onu masaya rahatlıkla oturtabilirsiniz. 

Dördüncü nesil savaş dolaylı kazanımları da devreye koyduğundan, asimetrik unsurlarla, terörle, vekillerle, gayrinizami harple, teknolojik sistemlerle, hatta içerideki sivillerin kullanılmasıyla, psikolojik harple ve pek çok yeni imkanla birlikte değerlendirilir olmuştur. Bu, askeri zayi etmeden savaşmayı, dördüncü neslin imkân ve kabiliyetleriyle birlikte kazanmayı işaret eder. Durum böyle olunca düşmanlıkların tarifi değişmektedir ve harbin ilansız gerçekleşmesi dahi mümkün olabilmektedir. 

Dördüncü nesil savaşın ana temalarını Lawrence Freedman şöyle özetliyor: Ahlaki ve bilişsel alanda savaşlar ya kazanılıyor ya da kaybediliyor. Salt yüksek teknolojiye ve kısa süreli savaşlara odaklanmak yanlış. Küreselleşmeye ve ağlar kurulmasına ilişkin eğilimler geliştirilmelidir. Savaş ve barış, sivil ve asker, düzen ve kaos kavramları arasındaki yerleşik sınırlar bulanıklaştırılmalıdır. Savaş ne zaman ne de mekân olarak sınırlandırılabilir. İnsan faaliyetleri yayılımı öne çıkmaktadır. Teknik olmaktan çok politik ve sosyal olarak networking yapılıyor, süre giderek uzuyor. Düşmanı bulmak ve belirlemek kolay değil. Konvansiyonel savaş ve mantık dışında olmak gerekir. Ahlakilik ve bilişsellik öne çıktığına göre askeri eylem herhangi bir iletişim biçimidir. Psikolojik operasyonlar, medya ve enformasyon müdahaleleri hakim operasyonlar seviyesine çıkartılır ve bunlar stratejik silah gibi kullanılır.

Lawrence Freedman’ın açıklamalarından anlaşılan, dördüncü nesil savaşçılar için; konvansiyonel saldırıda önemli hedef sayılabilecek pek az noktayı ortaya koydukları, genelde davaları uğrunda savaşıp ölmeye daha hevesli oldukları, nadiren üniforma giydikleri, toplum içinde ayırt edilemedikleri, konvansiyonların onları çok az etkilediği ve amaçlarına ulaşmak için yenilikçi yolları tercih ettikleri, şeklinde belli özellikler ortaya çıkmaktadır.[4]

Dördüncü nesil savaşın bende bıraktığı intiba, olup biteni tarif etme güçlüğünün başlamasıdır, çok taraflı belirsizliklerin ve belli bir kalıba sığdırılması güçlüğünün olmaya başlamasıdır. Örneğin suç örgütleri, çeteler, gerillalar, militanlar, milisler, ayrılıkçılar, paralı askerler, teröristler, ülke istihbarat servislerinin kullandığı taşeronlar hep bir havuzda yüzebilirler, siz bunları anlamakla ilgilenene dek havuz kirlenmiştir; yani belli bir arazi kesimi, ülke, vs. istikrarsızlaşmıştır, bu hepsi için ve onların burada olmasını isteyen “büyük abilerinin” (her kimse o, küresel bir grup ve güçlü kesim de olabilir,) işine gelen bir durumdur; üstelik sosyal ve konvansiyonel medya ile diğer algı yönetim biçimleri sürekli bir akıl karışıklığı yaratır.

Sonunda bir uzman elinden çıksa bile içinde bulunulan durum o kadar çok tanımlamayla birlikte açıklanmak isteniyor ki, akıl karışıklığı yaratacak türden ifadeler yer alabiliyor. Durumu açıklayan ifadeler, hibrit ve asimetrik savaşlardır, terörizm ve terörle mücadeledir. Bir diğer tanım ise gri bölge savaşıdır. Gerçekten, bu dönemlerde neredeyse çok şey gridir. 

11 Eylül 2001 yeni asrın fitilini ateşledi. Dördüncü nesil savaş konusu bu dönemin düşüncelerini kapsamaktadır. Öyleyse sadece başlıkları hatırlayalım: Bu dönemde İHA ve SİHA sistemleri gelişmiştir, yarı otonom silahlar devrededir. Gelişmeler sıfır kayıplı savaşın kullanımının daha da artacağını göstermektedir. Yaygın ve bitmeyecek türden Terörizm, Bilgi Harbi, Siber Savaş, Gizli Savaş (veya Gölge Savaşı), Hibrit Savaş ve Gri Bölge Operasyonları, Kültür Merkezli Savaş ve Asimetrik Savaş (içinde çeşitli çatışma biçimleri var) görülmektedir. Joe Biden akıllı güç yöntemini uygulayacağını bu dönemde anons etti. Bu dönemde uzmanların açıklamalarına baktım, akıllı gücü pek anlamamışlar. Halbuki uygulayıcılar işlerine koyuldular bile. Bu durumda teorisyenler uygulamalara bakacaklar. Yine bu dönemde ABD Savunma Bakanlığı Tam Spektrumlu Savaş talimnamesini yayımladı. Artık savaşın sonu olmayacaktı!

XXI. Asırda öyle büyük değişimler görüldü ki takip etmekte güçlük çekildi. Sabah kalkıldığında bugün ne olacak demeye ihtiyaç duymadı, gelişmeler hızla sahnelendi, bu kez sorun tespit etme, algılama, yarını yakalamaya dönük hazırlanma güçlüğü gibi başka konular haline geldi. Büyük değişimin etkilerini görmek ve hissetmek bir hayret değil vesilesi değil, normal kabul edildi. Savaşların karmaşıklığı da benzer türden iç içe geçmiş yönleriyle farklılaşmıştı. Bir yanda teknoloji diğer yanda ilkel yaklaşımlar, ürünler, usuller, beklentiler hâkim oldu. İnsanlık bu dönemde mimetik baskıların esiri olduğunu bütünüyle hatırladı.

YENİ SAVAŞ TÜRÜ KARAKTERİSTİKLERİNE DOĞRU

İsrail’in Savaşı!

7 Ekim 2023’te İsrail’in adına “savaş” dediği ve üzerinde tartışılması gereken bir çatışma biçimi ortaya çıktı. Aslında İsrail ABD benzeri bir durumu ilan etti, 11 Eylül’ü. El-Kaide’nin New York’taki Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerine saldırısı sonrasında ABD, “Küresel İslami Teröre Karşı Savaş” ilan etti ve peşinden Afganistan’a girdi. 7 Ekim’deki saldırısı sonrasında İsrail, Hamas’a “terörist” dedi, savaş ilan etti ve Gazze’ye saldırıyı başlattı. Batı dünyası Hamas’ı, El-Kaide’ye ve IŞİD’e benzetti, “küresel cihatçı terör örgütü” sınıfına yerleştirdi.

İran’ın Vekilleri ve Gayri Nizami Savaş!

Gazze’deki Hamas’ın (Hamas’ın anlamı direniştir,) El-Kassam Tugayı “vatan savunması” esaslı bir hazırlık içindeydi. Bu savunmayı Gayri Nizami Savaş usullerine dayandırmaktaydı. Esasında İran’ın kendine “Direniş Ekseni” olarak tarif ettiği Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki bütün İsrail’e ve ABD’ye “karşı mücadele” veren örgütlerin Gazze’deki Hamas’a benzer tarafları vardı. “Direniş” içindekileri örgütlerin, bulundukları yerlerde, sosyal ve siyasi tabanları vardı, “devlet dışı aktör” şeklinde tertiplenmişlerdi, askeri yapıları kuruluydu, savaşma taktikleri ise Gayri Nizami Harp idi.

Küresel Bölünme

Hamas’ın imal ettiği silah ve patlayıcıların önemli bir kısmı İran menşeilidir. Hatta buna teknoloji ve yöntemi de ilave etmek gerekir. Bir kısım malzemede Çin malı devre kartları ve elektronik aksam vardır, yakın çatışma silahları ise Rus malıdır. Böyle bakılırsa, İsrail-Hamas çatışması da bir kanıt oluyor, ABD ve ortakları ile bunun karşısında öyle veya böyle, değişik sebeplerle yardımlaşma emareleri giderek artan Rusya, Çin ve İran eksenli bir bloğun oluşumu ortaya çıkmaktadır. Bugün bu durum Orta Doğu, Afrika, Latin Amerika ve bir kısmıyla Ukrayna’da gerçekleşmekte, yakın zamanda ise Hint-Pasifik bölgelerinde de görülebilecek potansiyeldedir.

Burada güçlülerin birbirlerini kolaylıka desteklemesi, başka ifadeyle yayılması, emperyal düşüncede olanların veya hegemonik iddası olanların yaklaşımları diğerlerini gözetmeden gerçekleşmektedir. Teknoloji, silah kapasitesi, ateş gücü, gözetleme ve istihbarat ağları, gibi pek çok alanda durumu kontrol altında tutma girişimlerine bakılırsa, dünyada fiziken belirli bir eşitsizlik ortaya çıkmaktadır. Öyleyse direnç gruplarının vekil olup olmamaları bir yana, aslında bu saydığımız güçlere karşı durmak isteyenlerin, amaçları her ne olursa olsun, çatışmaları için daha da yerin altında faaliyet göstermeleri durumu ortaya çıkmaktadır.

Asimetrik Savaş

Gazze’de El-Kassam’ın Gayri Nizami Harp araçlarına ve silahlarına karşı, İsrail’in konvansiyonel ve ağır silahlarının harekatına tanık olunmaktadır. El-Kassam’ın ciddiye alınabilecek deniz ve hava gücünden bahsetmek mümkün değilken (sınırlı sayıdaki paramotor ve lastik botları yok sağılabilir, bunlar sadece Asimetrik Savaş yöntemlerinin araçları olarak not edilebilir; benzer şekilde Ukrayna ordusu da Rus güçlerine karşı Karadeniz’de daha komplike asimetrik araçlar kullanmaktadır), İsrail ordusu sürekli havadan saldırmakta, teknolojik, modern ve pahalı mühimmat kullanmakta, tank ve obüs atışlarıyla nefes aldırmayacak türden baskı sağlamaktadır. Ayrıca sürekli helikopterlerle de operasyonla yapılmaktadır. Havada ve uzayda, uydulardan tutunuz, uçak ve İHA ile istihbarat-keşif-gözetleme (ISR) faaliyeti sürdürülmektedir. Siber Savaş ve Bilgi Harbi teknikleri devrededir. Ele geçirilen esirlerin sorgulanması hem klasik hem de modern yöntemlerle (ilaç kullanılarak) yapılabilmekte ve sahaya ait detayların alınması sağlanmaktadır. Hiç kimse “nasıl sorguladın” diyememektedir. İsrail saldırılarının asıl hedefi Hamas ise de bunu yapmak adına Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan bir taarruz biçimini tatbik etmektedir.

Asimetrik Savaşta, gayri nizami veya paramiliter unsurların en büyük hatası tüm güçlerini rakibin karşısında olacak şekilde bulması, kaybın yüksek olması ve kaynaklarını kısa sürede tüketmesidir. Bugün Gazze’de Hamas’ın karşılaştığı tablo bu şekildeki bir görünüme daha yakındır. Tükenirseniz sürdüremezsiniz! Gayri Nizami Harp açısından dikkate alınması gereken kural budur.

İsrail tarafı hemen “savaş” ilan etti, bunun bir anlamı vardı. Bu sefer çatışmaya “savaş” demeleri önceki karşı koymalardan farklılık içeriyordu. Seferberlikle ve her türlü alanda büyüklüklerin hepsini abartılı ve önemlisi acımasızca kullanmalarıyla belirginleşen durumu mukayesenin içine koymak gerekir. Hamas, İsrail’in bu denli sert, kapsamlı ve uzun süreli karşılık vermesini hesapladıysa, bu Gayri Nizami Harbin sınırları içinde zor kabul edilir bir durumdur. Çünkü Hamas için bağlayıcı bir durum var: Birincisi, bu kez yıkıcı sertlik çok fazla, ikincisi ise saha çok dar. Gerçekçi yaklaşımda ölçü ifade eden parametreler devreye girer, bu gözardı edilemez. Mesela sahanın ölçüleri, çatışma alanının doğal yapısı önemlidir. Diğer yandan tünellere ve Meskun Mahal Çatışmasına dayalı olarak, çatışmayı içeride kabul etme beklentisi, burada sınırlayıcı bir parametre haline gelmektedir. Meskun mahalde İsrail’in riskleri malum, kayıp da verecektir. Ama içeri girmek için başka çaresi yok ve bu olası kaybı minimize etmek isteyecektir. Peki vazgeçer mi? Hayır. İsrail seferberlik ilan etti, savaş kabinesi kurdu, yani durum farklı. Zaten meskun mahaledeki riski en aza indirgemek adına, çok yıkıcı mühimmatlarla, havadan ve yerden ateş gücünü fazlasıyla kullanıyor. Diyelim bir DMPI için bir 500 librelik uçaktan atılan mühimmat yeterliyken, İsrail etkiyi artırmak adına 2 adet 2.000 librelik mühimmat atabilmektedir. Gazze dar ama atılan mühimmat sayısı o denli fazla ki!..

Bu tür yeni savaşları daha çok 11 Eylül sonrasında ABD’nin Afganistan’a girmesiyle görmeye başladık. Asimetrik güçler var, ama gücü fazla olan taraf az olan tarafa denklik sağlayacak ilkeleri uygulamamakta. Misliyle mukabele ilkesi fazlasıyla ileri gitmekte. Bu açıdan yaklaşılırsa kent savaşlarında önemli sonuçlar ortaya çıkmakta. Güçlü olan zayıf olanın bulunduğu kentleri yerle bir etmekte. Bunun en çarpıcı örneklerini ABD (örneğin Rakka’da), Rusya (örneğin Mariupol’da) uyguladı, şimdi de İsrail Gazze’de uyguluyor. Gazze’de taş taş üstünde kalmayan bir görüntü çatışmanın henüz ilk ayı sonunda görülmeye başlandı. Böyle bir düşünceyle üstün güç sivilleri de göz ardı etmekten kaçınmamakta. O halde üstün güç her tür çatışma yöntemini uyguluyor ama dikkat çeken tarafıyla sonuçta hedeflediği coğrafyadaki yerleşim yerlerini dünyaya kapatıp yerle bir ediyor. Güçlü tarafında asimetrik tehditler için uyguladığı yöntem bu!

Vekalet Savaşı

İran’ı bir yana bırakırsak, ki onun stratejik amaçlı kurgusu ve savaş yöntemi benzer ulus devletlerinki gibi açıklanabilir, bu örgütlerin ABD ve İsrail tarafından açıklaması vekil (proxy) örgütler şeklindeydi ve Vekalet Savaşı yapmaktaydılar.

İşin garibi, tersi yaklaşımla da benzer türden bir açıklama yapılabilmekteydi. ABD’nin karşısında siyaset yapan pek çok ülkeye göre savaşın hedefinde “emperyalizm” vardı. Bu durumda ABD ve ortakları emperyalist amaçlar güden ve çıkarları için her türlü durumu hem meşru hem de gayri meşru düzende tesis edebilen ülkelerdi. ABD ve ortakları kendi kamuoylarından bile gizleyerek (onları yanıltarak) bütçelerini bazı terör örgütleri üzerinden kazanım elde etmeye dönüştürebilmekteydiler. Örneğin ABD, Suriye’deki hem kendisi hem de İsrail’in güvenliği için gerekli olduğunu düşündüğü yapıları, “IŞİD’e karşı savaş” olarak lanse ettiği ama esasında PKK/YPG üzerinden inşa ettiği SDG ile yapmaktaydı. Bu durumda Vekalet Savaşı, eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde daha yaygın kullanılarak Orta Doğu’ya bulaştırılan bir “istikrarsızlık hastalığı” şeklinde gösterildi ki; emperyalist çıkarlar ile bu durum örtüştü. Bu durumda ABD ve ortakları kendileri vekiller üretmekte ve hatta bazen belli ülkelerin yönetimleri etki altında bulundurularak, “vekil ülkeler” marifetiyle kazanımlar elde edilmeye başlandı. Sonuçta Vekalet Savaşları böylesi karmaşık bir hal aldı.

Bu çatışmada terslikler bir hayli fazladır. Savaş bilimi ise bunlara “üzerinde çalışılacak uygulamalar” olarak bakar. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun açıklamalarından tutunuz, her liderinkini burada tartışabilirsiniz, ama savaşa olan etkileri yönüyle bazı sonuçlar çıkarmalısınız. Hatta Hizbullah lideri Nasrallah’ın durumunu da burada ele almalısınız. Olup bitenin tümü ile ilgili etkileşimlere başvurmak zorundasınız, çünkü bugün görülen savaş tipi ve karakteristikleri sadece buraya özgü olabilir ama geleceğe yansımaları yönüyle pek çok yerde de görülebilecek türdendir. Burada “direniş” mantığına dayalı başka bir çatışma türünün, “stratejik savaş” biçimiyle örgün hale geldiği durumdan söz etmekteyim. Stratejik diyorum, hadi ABD’nin stratejik kuvvetleri ortada, bunları görebiliyoruz, ilavesi de var; zira İsrail ve İran’ın mevcut ve mutasavver nükleer silahlarından da söz ediyoruz, öyle değil mi? Bir yanda basit roketler, diğer yanda yapay zeka ile çalışan drone ve robotların olduğu yeni bir dünyada bundan böyle direnişin biçimlerinde siber saldırılar da olacak.

Temassız Savaş

İsrail, Gazze’deki Hamas’a savaş ilan etti. ABD derhal İsrail’e destek verdi ve stratejik kuvvetleri dahil olmak üzere, sanki bir dünya savaşı çıkacak edasıyla, stratejik, konvansiyonel ve nükleer kapasitesini Orta Doğu’ya yönlendirdi. Bunlardan amaç şuydu, İran’ı ve vekillerini “caydırmak” şeklinde bir açıklama yapıldı. Fakat sahadaki vaziyet caydırmayı da aştı ve kuvvet göstererek coğrafyayı baskılamaya dönüştürüldü. Bu durumda ABD, tıpkı Ukrayna-Rusya Savaşı’nda da görüldüğü gibi, Temassız Savaş düzeninde stratejik baskılama adımlarıyla, Orta Doğu’dan Hint-Pasifik’e kadar olan sahada, bütün çıkarlarını bir çırpıda kazanca dönüştürmeye başladı.

Peki burada Hamas nerede? Tünellerde veya Gazze Şehri içerisinde çeşitli noktalarda. Bu bir çelişki değildi, askeri manada söylüyorum, savaşın şekli büyük bir “stratejik durum üstünlüğü kazanmak” ile açıklanabilir şekildeydi. İsrail Gazze’yi siliyor, ABD de kendi amaçları gereği kazanıyor! Ama olan sivillere oluyor.

Hamas’ın Yöntemi ve İsrail’in Orantısız Güçle Saldırısı

Hamas çatışmayı Gazze’de kabul edecek taktikleri izledi. Planı, İsrail ordusunu Gazze merkezine, içerilere çekmek ve burada ağır kayıplar verdirmek üzerineydi. Tüneller burada kullanılacaktı. Gelişmiş gözetim yetenekleri, sinyal istihbaratı ve insansız araçlar savaş alanında çoğaldıkça, yeraltı seçeceğiyle Asimetrik Savaşı yürütmek, El-Kaide, IŞİD ve Hamas gibi örgütler için giderek daha çekici hale geldi.

Hamas açısından da İsrail açısından da bu savaş üç boyutluydu. Hamas tünellerle savunma yaparak ve sürpriz saldırılarla beraber etki sağlayarak hareket edecekti. Tüneller üçüncü boyuttu. Ancak İsrail havadan tünelleri etkileceyecek taarruzlarıyla yine üçüncü boyutu kullanmak zorundaydı.

Teorik bakalım, tünellerde Hamas’ın üstünlüğü var. Manevra yapma, iletişim kurma ve yeraltında hayatta kalma imkanlarını geliştirdiler. Yeraltı tünelleri İsrail’in askeri yeteneklerini etkisiz hale getiriyor. Uçaklar, tanklar, mekanize araçlar ve modern iletişim araçları yeraltında etkisiz kalıyor. Üç boyutlu savaş alanı, herhangi bir gelişmiş ordunun galip gelmek için mücadele edeceği bir ortam haline gelir.

İkinci Dünya Savaşı’nda bu tünelle beraber üçüncü boyut uygulaması Japonya’nın ABD’ye karşı Iwo Jima Muharebesi sırasındaki direncinde görülmüştü. Adaya indiklerinde ABD kuvvetleri, müstahkem odalar, çelik kapılar ve askeri tıbbi tesislerle donatılmış büyük bir tünel kompleksine yerleşen binlerce Japon askeri tarafından karşılandı. Birkaç hafta içinde binlerce Amerikan askerinin ölümüne yol açan yeraltı savaşının yaratabileceği şiddet hafızalara kazındı.

Tünellere karşı İsrail’in yapması gereken ya etkisizleştirmek ya da tahrip etmekti. Bunlar farklı değerlendirmeleri gerektiren yöntemlerdi. İsrail bu savaşta tahrip etme seçeceğini kabul etti. Aksi halde İsrail askeri ve daha çok istihkamcıları tünellere kadar yaklaşıp buralara çimento dökmek gibi usullerle etkisizleştirilmesine gayret edilecekti ki bunun maliyeti bir hayli fazlaydı. Bu tünel savaşlarında çare sadece sahayı çökertmekti (Hard-kill). Buna göre taarruz elemanları kullanılmalıydı ki İsrail bunu fazla güç kullanarak yaptı, hatta bu saldırıları trajediye dönüştü. Bunun bir nedeni olarak Hamas’ın yöntemini ifade etmek gerekir. Çünkü Hamas “savaşmayan nüfusa gömülü” bir askeri/savunma doktrinini seçti. İşte bu şartlarda İsrail, Yan Etki (Colleteral Damage) noktasında olacakları kabul etti ve bu trajedinin temel nedeniydi. İsrail ordusu, termobarik silahları, sığınak bombalarını ve hassas güdümlü mühimmatları kullanılarak esas olarak havadan etki sağladı. Yerden ise sıvı emülsiyon (karışınca güçlü bir patlayıcıya dönüşen iki zararsız sıvının birleşimi) kullanılarak yüzeyden yapılması gereken bir iştir) kullanıldı.

Hamas’ın Gayri Nizami Savaşında önemli gördüğü tüneller konusuna bakalım. İsrail tünellerle ilgili engeli Ekim ayı sonuna gelmeden ele geçirdiği krokilerle ve sorguladığı kişilerle bir ölçüde çözmeye başladı; yerleri, girişleri, önemli noktaları, yani depo, satıh altından tek ve çok namlulu roket atış noktaları, operasyon, liderlerin yerleri, vs. Binaların içinde, bitişiğinde ve arazide 60×60 cm kapakların yerlerinin bir kısmını, araç girişine elverişli yerlerin bir kısmını İsrail ordusu öğrendi ve vurdu, bu faaliyet artarak devam ediyor. Esasında İsrail bu konudaki mantığı çözdü, sürekli yerden ve havadan istihbarat topluyor. Giderek çember daralıyor, bu tünellerin yerleri bulunuyor. Tünellerin içindeki mühimmat, çok namlulu roket atış noktaları ve lider kadro yerleri tespit edildiğinde üzerindeki yapıya bakılmaksızın JDAM ile vuruluyor. İsrail ordusu roket atış noktaları konusunu tünellerin dışında da inceliyor ve hemen vuruluyor. O halde durum giderek İsrail’in lehine gelişiyor denebilir. Hamas’ın elinde giderek omuzdan atılan roketler kalmaya başladı.

Asimetrik Savaşta mühimmat ve silah konusu belirgin bir farklılıktır. Hamas’ın kendi ürettiği çok çeşitli roketler ve roket atma sistemleri vardır. Buna tahditli kullanımı olan drone kapasitesi de eklenebilir. Bu roketlerin hemen hemen tamamına yakınının dairevi hata ihtimali (CEP) değeri isabet sağlamaya yeterli değildir, üstelik yapacağı kinetik (K-kill) veya ateşli (F-kill) etkisi zarar verme noktasında düşüktür. Roketlerin imal edilme sayıları yani “geri bölge” faaliyetleri de önemlidir. O halde bir çatışma uzun sürdüğü sürece arka planda imalat sürmüyor ise operasyonun sürdürülebilirliği sorun oluşturur. Bir de çembere alınan coğrafyada dış dünya ile irtibatınız kesilir ise lojistik sorun herseyini önüne geçer. Paramiliter unsurun taktiği inisiyatifle saldırıp saklanmak üzerinedir. Saldırı azalır, saklanma alanları daralır ise bu kez bütün gayret boşa gidebilir. İnisiyatifin azaldığı zamanları hesap ederseniz, bir de buna lojistik sorunları ilave ederseniz paramiliter unsurun imkanları giderek daralır. Eylemsizlik demek giderek savaşma azmini kaybetmek demek olur.

Buna karşılık İsrail modern mühimmatı, modern patlayıcıları, hassas tapaları, bunların sürekli imali ve ikmalini yapabilmekte, neredeyse sınırsız ikmale sahip bir durumu vardır. Bu durumda İsrail’in Gazze’de Hamas’ı çembere alıp sonra zamanı hesaba katarak bir operasyon yürütmesi, seçebilecekleri hal tarzı gibi görülmektedir.

İsrail saldırılarında hedef gözetmeksizin ve orantısız güç kullanarak amaçlarını yerine getirmekle ilgilenirken, maalesef çok sayıda sivil ve çocuk ölümü olmaktadır, buna işaret ettim. Diğer yandan hastaneler, ibadethaneler, yaşamsal noktalar (elektrik, su, enerji, vs.) hedef seçilmekte veya bunlar seçilen hedeflerin vurulması esnasında (yan etkiyle) zarar görmektedir. Uluslararası toplum bu durumu hassasiyetle takip etmektedir. Ancak bir çaresizlik hali söz konusudur. Bir bakıma Filistin halkı İsrail askeri heyetinin ve siyasetçilerinin vicdanına terk edilmiş halde gözükmektedir. O halde bu gibi çatışmaların geleceğinde bu tür orantısız müdahalelerin yaygınlaşacağını ve kamuoylarının bu tür durumları sineye çekerek kabullenecekleri, aslında hiç olmaması gereken bir yönelim söz konusudur. Nasıl Afganistan’da Taliban’ın kadınlara yaptıkları ve ABD çekilirken yaşanan insanlık dramı kanıksanabildiyse, başka alanlarda da bunlar yeni-normaller gibi düşünülecek eğilimlerdir.

Uluslararası Hukuk

İsrail bu savaşı “terör” örgütüne karşı yaptığını, Filistin Devleti’ne ve Filistinli sivillere karşı yapmadığını işaret etti. Hukuki savunmasını, 7 Ekim’de saldırıda bulunan ve “sivilleri öldüren ve kaçıran (Hamas’ın elinde 200 civarında rehine olduğu biliniyor) terör örgütüne karşı meşru müdafaa hakkını kullanma” esasına dayandırdı. İsrail, Hamas’a yasadışı olarak gösterdi. İsrail Gazze’deki sivil Filistinlilerin ölümlerinden de Hamas “terörünün” sorumlu tutulmasını ifade etti. Ara sıra insani koridor açma duyuruları yaptı. Gazze’ye sürekli el ilan attı.

Bu dönemin anlatımlarında “uluslararası hukuk” kaideleri bütünüyle yeniden derlenip toplanması gereken bir duruma geldi. Çünkü hukuki ihlaller çoktu ve insanın temel hak ve hürriyetleri tamaman yok sayılmaktaydı. Denebilir ki Birleşmiş Milletler’den başlayarak düzeltmek söz konusu… Bu diğer bir yönde ama doğru yaklaşım; askeri manada ise hedef seçimlerinde hukukun uygulanmasındaki detayların çalışılması gerekiyor ve yöntemler tartışılmalıdır. Çünkü yeni şartlarda teknolojinin çok çeşitli yönleri sahayı ve hemen gerisinde en uzak noktalara kadar coğrafyaları etkileyebilmektedir.

Sivillerin bu savaşın tam da içinde kabul edilerek (maalesef) “öldürülmeleri” ve “yerlerinden sürülmeleri üzerine çıkar elde edilmesi” söz konusudur. Eğer başta Hamas, “nasıl olsa sivilleri öldüremezler” diye düşündüyse ve İsrail bunu görerek kendi saldırılarına tahdit koymadıysa, bu geleceğin çatışma biçimleri ile hukuki düzenlemelerin biçimine de etki edecek bazı detayları ortaya çıkaracaktır. Bugün şu açık, İsrail sivilleri yok sayıyor! Hatta onları “Hamas’ın insan kaynağı” olarak görüyor.

İsrail, Gazze’yi dünyaya kapattı. Uluslararası gözlemci, başımsız örgütleri, medyayı, BM temsilcilikleri dahil hemen herkesi ya vuruyor ya da bölgeye sokmuyor. Bazı haberler Hamas’ın aracılığıyla yayımlanabiliyor, bunlar da sosyal medya platformlarıdır. Esasında İsrail bunu da biliyor; bu platformlar hukuki açıdan tartışmalıdır.

Drone Kullanımı

Yeni nesil drone için hatırlatılması gereken ilk konu, teknolojik bakımdan güçlü ülkeler için her türünün yapılabilmesidir. Bu bağlamda sadece keşif gözetleme bakımından değil, aynı zamanda hedefi bulup imha etme bakımından da yapay zekayı kullanabilen, çok atımlı, at ve unut şeklinde işlevi olan drone çeşitleri üretilmektedir. İsrail’in bu yönden de üstünlüğü vardır. Konu sadece adı çokça bilinen Heron tipleri değildir.

Esasında yaygınlaşan yeni savaş araçlarında artık drone (deniz ve hava) kadar yapay zeka ile işlevsel olan robotlardan da bahsetmek gerekecektir. Örneğin robot köpekler tünel tipi yerlerde imha dahil çeşitli amaçlarla kullanılabilmektedir.

Kültür Merkezli Savaş

Peki Gazze’de siviller öldürülüyorken, İran nerede? Açıklama Şöyle: “Her direniş örgütü kendi kararlarını verir. Şehit olmak büyük bir amaçtır. Cennette buluşacağız…” Bunu konuşmasında Nasrallah da böyle açıkladı. Bu Hamas, Hizbullah veya Orta Doğu’daki diğer direnişçiler için geçerli olabilir. Ancak bu örnekten yola çıkarak bir sonuca varmak istersek, giderek inanç ve ideoloji kökenli düşüncelerin yaygınlaştığı ve buradan daha çok mimetik yansımalar yoluyla tarafların birbirlerine daha sivri uçlarla yaklaşacakları, anlaşma zeminlerinin ortadan kalkacağı bulanık bir atmosferin gelişebileceği söylenebilir.

Öyleyse bugün karşımızda duran çatışma biçiminin bu tür yönleri var. Sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik, gibi pek çok türevlerinde, yenilenen bazı anlayış kalıpları devreye konmaktadır. Benim “mimetik yaklaşım” yoluyla açıkladığım hususlar yeni tür çatışmaların tam da kalbine oturtuluyor.

Bu Kültür Merkezli Savaşın çeşitli açıklamaları yapılmaktadır. Bugün İsrail’in arkasında duran Batı dünyası ki başta ABD ve Avrupa var, bunların temsil ettiği ne, karşısındakileri aradığı ne, buna kısa bir cevap arayalım. Ulus, devlet, uluslararası sistem, organizasyon ve demokrasi gibi çok temel kavramların temsilcileri olarak Batı medeniyeti, buna ABD ve ortakları da demek mümkün, bir gruptur. Bu grubun özellikle 11 Eylül sonrasındaki ana hedefi, “küresel terörle ve bu küresel terörün gelişmesine elverişli zemin hazırlayan unsurlarla savaş,” şeklinde betimlenmektedir. Bu bakışla ABD ve ortakları, İran, Rusya, Çin, gibi ülkeleri ve monarşik yapıları karşısında görmektedir ve bunları; alternatif sistem oluşturmak isteyenler, diktatörlükler, otokrasiler, monarşiler, vs. görmektedir. Batı medeniyeti, kendisiyle işbirliği halindekileri, örneğin Orta Doğu’daki monarşileri kontrolünde tuttuğu şartlarda tehdit görmemektedir. kontrölden çıkacak olurlarsa belirli yaptırımlarla onları çeşitli uygulamalarla “yola getirme” faaliyetlerine girişmektedirler. Karşısında saf tutanları, direnenleri, birlikte hareket ederek bir güç oluşumu içine girenleri ve yola gelmeyecekleri ise “düşman” ilan etmektedirler. Bu Kültür Merkezli Savaş içerisinde Batı dünyası Akıllı Güç uygulaması ile hareket etmektedir. Batının karşısındaki belirginleşen ve/veya gelişen blok ise Batı’ya “emperyalist, meşruiyeti istismar eden, sömürgeci,” gibi temel kavramlarla hareket etmektedir.

İran’ın stratejisinde, direnişçileri örgütlemek, desteklemek, düşmanı ABD ve İsrail ile dışarıda savaş halinde olmak vardır. Bu noktada, din, mezhep, ideolojik, duygusal temelli bir çok kavramla motivasyon sağlanmaktadır. Bu durum İran ve İsrail bazlı düşünüldüğünde, beraberinde “Müslüman ve Yahudi” savaşı gibi bir alana kaymaktadır. Bu bir Kültür Merkezli Savaş hali olmaktadır. Bu savaşta kim kimin ekmeğine yağ sürüyor, bazen bu da karışmaktadır, zira vekiller, paramiliter ve yer altı ve devlet dışı örgütlenmeler devrededir. Bu yapılar “istikrarsızlık” ve “istismar” kavramlarını içerisinde gelişmektedir.

Bu tür bir savaş gelecekte, “yüzde 99’un yüzde 1’e, küresel güneyin, küresel kuzeye, varoştakilerin mega-kent merkezindekilere” karşı gibi, çeşitli türevleriyle, ama esasında “üst organizasyon ve alt organisazyon” arasındaki bir çatışmanın belirleyicilerindendir. Geleceği bu şekilde açıklamak için bu kavramlar daha da tartışlacak gözükmektedir.

Meskun Mahal Çatışması

Ben böyle bir makaleyi “sonuç” diyerek bitirmek istemiyorum. Henüz bazı reaksiyonist hareketler yeni başlamış olabilir ki belki de harp bilimi (polemoloji) için çalışmalarımız bundan sonra daha da detaylanabilecek. Ancak şunu ifade etmek gerekecek, artık çatışmalar bilinen yöntemlerle açıklanamaz haldedir. Askeriliğin savaş alanı olarak tarif edilerek mertçe dövüşüldüğü cephelerden veya muharebe alanlarından taşınıp daha karmaşık noktalara, örneğin şehirlere ve şehirlerin altındaki direniş noktalarına kaydırılmasının mutlaka bir açıklaması olacaktır. Hatta Ukrayna’daki savaşın başlarında, Rus kuvvetleri Kiev’e yaklaşıyorken, bir soru üzerine, “mega-kentlerde savaşları konuşmak başka bir konu” demiştim. Gazze ise tünelleriyle birlikte, direnmeye göre düzenlenmiş bir şehirdir, ileride bunun büyük kentlerdeki yansımasına da bakacağız. Artık Meskun Mahal Çatışması denip geçilemeyecek bir durum söz konusudur. Genişleterek söylersek, Gazze’deki tünellerden, Doğu Akdeniz’deki stratejik hücum grubunun harekatına ve aynı zamnda Basra Körfezi’ndeki denizaltı harekatına kadar planlı bir durumun tarifi gerekmektedir.

BEŞİNCİ NESİL SAVAŞ

O halde, kim veya hangi güç, neyi ne derecede kontrol ederek üstünlük savaşında ileriye geçebilecek? Demek ki burada, kaotik bir durum yaratmak ile kontrol etmek arasında görülebilecek bir yelpazeden söz ediyorum. Kaotik durumu kimler yaratabilir, yönetebilir ve yöntemler ne olur? İşte size beşinci Nesil Savaşların kilit ifadesi budur! Beşinci Nesil Savaşlar içinde kim nere nasıl işlevselleşiyor, bunun çok boyutlu analizini yaparak belirtmek gerekiyor. Çünkü bu yeni nesil durumda çok bilinmeyenli denklemleri düşünün, çok fazla uluslararası, anonim, resmi ve gayri resmi kuruluş, siyasi, medya var ve hemen herkes kendini ifade edebileceği, aslında silaha dönüşebileceği, bir tutumla, bütün içindeki rolünü alabilmektedir. Yeni neslin mücadele biçiminde artık bu gibi hususları tartışmamız gerekmektedir.

SON SÖZ

Başta ifade ettiğim gibi, ben burada bu makale ile sadece bir tartışma başlatıyorum, Türkiye’de bu hususları “bilimsel olarak yapabiliyorum, örneğin Lawrence Freedman’ın yazmasını beklemeyin, ama bunları alıcısı olursa derinleştirebilirim, bu sizlere bağlı, açıkça!

Ama şu kadarını söylemeliyim, geleceğe hazırlanmak istiyorsanız doğru bilgilere ihtiyacınız var, bundan başka da seçeceğiniz yok. Geleceğin stratejileri, taktikleri, silahları, velhasıl askeri ve güvenlik vizyonu açısından burada ortaya koyduğum “çıkarılan dersler” konusu hayatidir. Elbette İsrail ve ABD büyük ölçüde yanlış işlerle çoğunluğun (örneğin yüzde 99’luk kesimin) karşısındadır, ancak mücadele sürüyor, hazır olmak isteyenlerin referansı gerçekçi olmalıdır. Yine de gelecek bugünden daha zorludur.

Bütün bunlara bakarak benim sürekli gündeme getirdiğim Yeni Orta Çağ (Neo-Medievalism) meselesi böylelikle gelişmektedir, çatışma biçimleri içinde de bunlar artarak görülebilecektir.


[1] Christon I. Archer, John R. Ferris, Holger H. Herwig, Timothy E. Travers, Dünya Savaş Tarihi, Çev. Cem Demirkan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020, İstanbul, s. 493.

[2] A.g.e.: s. 600.

[3] A.g.e.: s. 600.

[4] Lawrence Freedman, Strateji: Bir Tarih, Çev. Belkıs Çorakçı Dişbudak ve Taciser Belge, Alfa, 4. Baskı, 2018, İstanbul, s. 410-411.

Güvenlik 'ın son yazıları

64 views

İran Yine İsrail’e mi Çalıştı?

1 Nisan'da İsrail, İran'ın Şam elçiliğine saldırdı. 13 Nisan'da İran, İsrail'e günü-saati belli bir misilleme operasyonu yaptı, adı: Operation True Promise! 15 Nisan itibariyle durumu gözden geçirelim.
120 views

Birisi

Moskova’daki Crocus City Hall terör saldırısı konusunu analiz edelim. Ama önce bugünlere nasıl geldik, bir bakalım. Sonuçta aradığımız birisi var! Kim bu birisi? Hani öndekileri görüyoruz, yakalandılar da. Ama bu tür küresel etkisi olan ciddi konularda, Rusya gibi bir ülkeye terör saldırısı yapılarak, asıl ne amaç güdülüyor olabilir, bunu anlamaya çalışalım.
173 views

Küresel Silahlanma Tartışmaları

Her ülke silahlanıyor? Bu silahlanmanın caydırıcılık amacıyla yapılıyor olması bize neyi açıklar? Asıl konu egemenlik mi, küresel mücadele içinde daha fazla güçlü olabilmek mi? Bilinmedik şeylerden mi bahsediliyor? Bu soruları cevaplandıracağız. Ayrıca Macron ve Putin neler söyledi, değerlendireceğiz. Bu şekilde, asıl ilgilendiğimiz olgular ve temel düşünceler olacaktır.
184 views

Milli Güvenlik Siyaseti

Türkiye daima kazanan ve gelişen olmak zorundadır, başka türlü düşünülemez! Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (Kırmızı Kitap) gibi dokümanların kendi gücü için geri planda çok çalışılmalı, fikri altyapısı ve anlayışı özgün ve tutarlı olmalıdır. Ama önemlisi; bunun uygulanmasında herkesin, her kurumun, her şirketin, inanarak, gösterilen hedefleri elde etmek amacıyla, bütünlük halinde ve bu bağlamda tek yolda yürümesi gerekmektedir. Bu, "devlet disiplini" konu ve kapsamını aşan bir yaklaşımdır, ülkece disiplinli olmayı gerektirmektedir. Eğer ülkece disiplinliysek hak edilen gelişmenin yolunda oluruz! Siyasetin kendisi, entelektüel yaklaşımlar veya iş dünyası bizi yolumuzdan alıkoymamalıdır. Bu çok hassas bir konudur.
147 views

Küresel Stratejik Savunma 

Bu makalede, küresel savunma ve küresel strateji, savunma sanayiine olan ihtiyaç, bununla refah ve güvenlik yönleriyle kazanılacak avantaj, stratejik plan ve proje konuları ve KAAN projesinin değeri ortaya konacaktır. ABD, Rusya, Birleşik Krallık ve Türkiye örnekleri üzerinde duracağım.
DÖNBAŞA

Okumadan Geçme