Büyük Değişim

Okuyucu

Yeni güvenlik risklerini açıklayabilmek için dünyada ve zamanın içinde hâkim kültürün düşünce sistemini, doğal seyri ve güne ilişkin stratejik yaklaşımları birleştirerek doğru bir açıdan okuma yapmak gerekir. Bir biçimde gelişen fenomenleri, yapılan tarifleri ve etkilenen kitlelerin hassasiyetlerini alt alta sıralayıp bir analiz yapıyor olmak yeterince doğru ve tatmin edici bir yöntem değildir. Daha çok ülkemizde görülmektedir, bilim yaptığını düşünen kimselerin felsefe ve bilim arasındaki ilişkiye vakıf olmadan böylesi analizler yapmaya kalkışmaları dört başı mamur sonuçlar vermemektedir. Dolayısıyla birine, “yeni güvenlik risklerinin veya tehditlerini anlat,” dendiğinde, salt cereyan eden olaylara ve bunların ortaya çıkardığı etkilere dayalı listeleme (alt alta olayları dizerek anlatma) vasıtasıyla, “iklim değişikliği de tehdit olarak kabul edilmelidir,” denmesi yeterli değildir. Evet, doğanın bu dönemdeki etkileri yadsınamaz, yaklaşık otuz yıl öncesinde ilgili bilim insanları konuya dikkat çekmeye başladı, yeni kurumlar oluşturuldu ve çalışmaları ile raporlamaları başlandı, küresel bir siyaset oluşturmak adına birçok girişim de oldu, hatta partiler kuruldu; ama böylesi bir konu, tam da bugün, bu tarz bir yüzeysellikle açıklanmamalıdır.

ÖZET

Bugün en zor bir konuyu işliyorum, Büyük Değişimi. Neden zor? Perdeye akseden bilinmezlikler ve kaotik sahneler o denli çok ki! Bütün bunları bir bütün halinde açıklayan kaynak aradığımda, bulamadığımı itiraf etmeliyim. Belki sizler konuya benden daha iyi derecede vakıfsınızdır. Ama ben yine de şartları zorlayacağım ve küresel değişimin bu son merhalesinde ortaya çıkan önemli hususları sizlere bir bütünsellik içerisinde aktaracağım.

Dördüncü Sanayi Devrimi küresel çapta çok noktadan saldırarak büyük değişimi hedeflemiş durumdadır. 2008 Küresel Mali Kriz ile başlayan sürecin henüz neresindeyiz? Bunun üzerine 2019’dan bugüne (2022) yaşanan pandemi ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla beraber başlayan enerji, gıda, tedarik zincirleri ve finans sistemlerindeki sorunların giderek büyümesini düşünün… İnsanlık olarak, çok kısa bir zaman aralığında karşı karşıya kalınan hızlı ve büyük değişimle nasıl baş edileceğini söylemeden önce, bütün bu yaşananlarının doğru bir teşhisini yapmamız gerekmektedir. Her şey yeni baştan! Buna bazıları Büyük Sıfırlama dedi.

Sancılı dönemdeyiz ve bunun etkisi sanki bir Yeni Karanlık Çağ gibi algı yaratıyor. Belki de insanlığa bu bile bile bu şekilde sunuluyor, ki Yeni Aydınlanma kolaylıkla kabul görsün! Önerilen çözümler, küresel yeni bir düzenin teknoloji temelli gelişimini açıklamaktadır. Teknolojide yatırım yapmak ise küresel şirketlerin ve hükümetlerin asıl işi durumundadır. Buradan küresel yönetişim için Küresel Elitizm konusunun teşvik edildiği bir ortamda bulunulmaktadır. 

Savaşlara, ekonomik darboğazlara, G7 ülkelerinden Çin’e ve Rusya’ya, İklim Değişikliği gibi çok önemli bir faktöre bir bütün halinde bakıldığında, henüz değişimin başında olduğumuzu ifade etmem gerekmektedir.

ANAHTAR SÖZCÜKLER: Jeostrateji, Jeopolitik, Felsefe, Güvenlik, Strateji, Dördüncü Sanayi Devrimi, Federal Reserve, ABD, Pandemi, Covid-19, İklim Değişikliği, Küresel Finans Krizi, Çin, Uzay, Siber, Çok Alanlı Operasyon Doktrini, Tam Spektrumlu SavaşDünya Ekonomik ForumuBüyük Sıfırlama, Endüstri 4.0, Birleşik Krallık, Avrupa Birliği, Brexit, Muhafazakâr, Demokrasi, Paydaş Kapitalizmi, Küresel Elitizm, Karanlık Çağ, Aydınlanma, Neo-Kapitalizm, Dördüncü Nesil Savaş, Küreselcilik, Ulusçuluk, Beşinci Nesil Savaş, Yeni Ortaçağcılık.

ABSTRACT

Today I am covering the most difficult subject, the Big Change. Why difficult? There are so many unknowns and chaotic scenes reflected on the screen! I have to admit that when I searched for a source that explains all this as a whole, I couldn’t find it. Maybe you have a better understanding of the subject than I do. But I will still push the conditions and convey to you the important issues that emerged in this last phase of global change in a holistic manner.

The Fourth Industrial Revolution has targeted great change by attacking from many points on a global scale. Where are we in the process that started with the 2008 Global Financial Crisis? Then, consider the growing problems in energy, food, supply chains and financial systems, which started with the pandemic from 2019 to today (2022) and Russia’s attack on Ukraine. Before we can tell you how to deal with it, we need to make an accurate diagnosis of all these experiences. Everything all over again! Some have called it the Great Reset.

We are in a painful period and the effect of this creates a perception as if it is a New Dark Age. Perhaps this is deliberately presented to humanity in this way, so that the New Enlightenment will be easily accepted! The proposed solutions explain the technology-based development of a global new order. Investing in technology is the core business of global companies and governments. Here we are in an environment that promotes the topic of Global Elitism for global governance.

When we look at wars, economic bottlenecks, from the G7 countries to China and Russia, a very important factor such as Climate Change as a whole, I must state that we are just at the beginning of change.

KEY WORDS: Geostrategy, Geopolitics, Philosophy, Security, Strategy, Fourth Industrial Revolution, Federal Reserve, USA, Pandemic, Covid-19, Climate Change, Global Financial Crisis, China, Space, Cyber, Multidomain Operations Doctrine, Full Spectrum Warfare, World Economic Forum , Big Reset, Industry 4.0, UK, European Union, Brexit, Conservative, Democracy, Stakeholder Capitalism, Global Elitism, Dark Ages, Enlightenment, Neo-Capitalism, Fourth Generation War, Globalism, Nationalism, Fifth Generation War, Neo-Mediavalism.

Jeostrateji ve Felsefe

Bir filozofun diğer bir filozofu anlatması, yöresel ifadeyle, kaymaklı ekmek kadayıfı oluyor. Varlık ve Zaman’ın hocası Martin Heidegger Freiburg Üniversitesi’nde Hegel’in o meşhur Tinin Fenomenolojisi[1] derslerini vermesi bu işle ilgilenenler için büyük bir kazanım olmuştur. 

Heidegger dersini veriyor: 

Bilimin aşıcı bilmesine kendini birinci nesne olarak sunan, bizzat en dolaysız bilme olan bilmenin zorunlu olarak da kendisi olmaktadır. Ama yine de Hegel, A’nın (bilincin) ‘Algı’ olarak bilmeden bahsettiği ikinci bölümünde şunu söylemektedir: ‘Algıyı alıcılığımız’ -mutlak bilmenin nesnesi olarak- ‘bu yüzden duyu kesinliği gibi tezahür eden alıcılık değil, zorunlu alıcılıktır.[2]

Özellikle On Sekizinci Yüzyıl’dan itibaren İngilizler Güneş Batmaz İmparatorluğu’nu geliştirirlerken ve sömürgelerini yönetirlerken elde ettikleri tecrübelerin coğrafyalara ne şekilde birer “zorunluluk” olarak işlenebileceğini de öğretmişlerdi. Yirminci Yüzyıl’ın başında (1913) ise çok önemli bir hamle var: Londra sermayesinin yüzde 45’lik maddi gücünü Amerika Birleşik Devletleri’ne taşıması, burada Federal Reserve’in (FED) kurulması ve müteakiben Dünya Savaşları’nın başlatılması döneminden itibaren belirleşen dünya sisteminin tarifini yukarıdaki ifadeyle açıklamaktayım.[3] Bu zamandan itibaren belirgin bir biçimde, “dünyanın diğer tarafında yaşayanlar zorunlu olarak kendilerine sunulan bir algının içerisindedir ve bunu kabul etmekten başka bir çıkış yolu bulamamaktadır, eğer sistemi zorlarsa kendi aleyhine olur,” diye düşünülebilir. Ama insan bu; boyun eğer mi? Bu acımasız sistemle mücadele girişimleri ile karşı karşıya kalınca doğal olarak heyecanlananlar olur. Bazen direnen insanlar kazandıklarını zannederler, ama bu da onlara sunulanların içindeki algılama biçimlerinden bir plan olsa gerekir. Çünkü güç, daha fazla güçlü olmanın getirdiği avantajla hükmetme inisiyatifinde de ilerle kaydetmeyi sağlıyor. Daha fazla hükmetme yetisi Tinin Fenomenolojisi tarifi içindeki bir mesele olmaktadır.

Bu kadar mı kötü, diyeceksiniz. Algıya göre değişen bir durum: Eğer bu sistemin içinde geliştiyseniz kazanımdasınız; nitekim dereceli yansımaların olduğu bir “şartlar coğrafyası” içindesiniz.

Devam edelim: 

Duyu kesinliğinin hakikati, kanısında olduğu hep bu var olandır. Duyu kesinliğinin kanısı, bu mevcut olan hakkındadır. Var olmakta olan bunun kanısındadır. ‘Bu vardır’ -duyusal kesinliğin ifadesi, onun hakikati budur. Duyu kesinliği, mevcut olanın mevcutluğunu yani Hegel’in terminolojisiyle ‘varlığı’ ifade eder. Bu yüzden Hegel demektedir ki: ‘Onun [duyu kesinliğinin] hakikati, yalnızca konunun varlığını içerir.[4]

Duyularımızı, heyecanımızı, daha fazla tüketme talebimizi, savaşmak istememizi, isyanımızı, kabullenmemizi, kederlenmemizi… gerçekçilik olarak biliyoruz, istesek de istemesek de yaşamımızın esası kabul ediyoruz. Duyularımız algıların esiri. Eğer tarif edildiği üzere, hep beraber konunun içindeysek, o halde Heidegger’in dikkat çektiği o “konu” ne? Örneğin “küresel liberal sistem” konuyu tayin edecek erklere sahipse, şartlar coğrafyasında karşı karşıya kalınanlar oralarda yaşayan topluluklar için bir kader mi? Örneğin dün Suriye’de, Libya’da veya Afganistan’da, bugün Ukrayna’da yaşananlar birer mecburiyet mi? Konu, hâkim konumda olan güçlerin jeostratejik açılardan belirlediği şartlarla ilgili mi? Evet, genel olarak insanların günlük yaşamı var olan şartların içerisinde gerçekleşir. Bu şartlarda insan eliyle ortaya konan stratejiler de var, doğanın kendi akışı da; insan eliyle olan stratejilerin yirmi yıllık olanı da var, on asır zarfında toplam olarak ortaya çıkan da. Zaman her insan için (veya kurum, devlet için) farklı önemseme derecesi halinde etki yaratır. Varlık ve Zaman ilişkisi de kendiliğinden böyle anlam kazanır.

Jeopolitik

Jeopolitik bakımdan açıklamamız şöyle: İçinde “küresel” olan her gelişme aynı zamanda küresel risk ve tehdit kapsamındadır. Örnekler: Küresel finans krizi, küresel salgın (pandemi), küresel ısınma (iklim değişikliği) gibi.

Jeostratejik bakımdan ise şöyle: Küresel güçler tarafından küresel risk ve tehditlerin yönetilmesi amacıyla dünyada ve uzayda uzun vadeli sürdürülen çabalardır. Örneğin: ABD ve Çin’in uzay, siber, dünya coğrafyasında kendi çıkarına geliştirdiği uzun vadeli planları.

Yeni güvenlik risklerini açıklarken soruluyor, “iklim değişikliği nasıl açıklanabilir,” diye. Küresel iklim değişikliğinin kendisi giderek artan tempoda büyük zayiatlar veren olaylardır. Burada iki nokta var: Birincisi, mevcut yapı bağlamında ulus devletlerin çabaları ile mücadele etmesidir. İkincisi ise ulus devletlerin etkin mücadele esnasında yeterli olmayacağı, küresel bir yapı ile mücadelenin sürdürülmesidir.

Büyük güçler jeopolitik yaklaşımlarıyla iklim değişikliği konusunu Hegelci yaklaşımla bir “kazanıma” dönüştürmek isterler. O halde bir yandan ulus devletlere yönelik uygulamalarda bulunurlar, diğer yandan ise yeni coğrafi şartları belirlerler. Her iki açıyı da beraber algılamak gerekir; biri diğerinden öncelikli değildir. Bu durumda jeostratejik hamlelerin ise geçmiş otuz yılın tecrübesini ve bu süre içinde inşa edilen yapıları değerlendirerek açıklamak gerekir. Hegelci düşünce bize bu var olan konuyu işaret ederek ama bir “zorunlu alıcılık” halini tesis ederek sunması gerekir; eğer bu çapta büyük bile olsa işin içinde insan (hâkim gücün iradesi) varsa sonuç böyle cereyan eder. Öyleyse söyleyin, “varlık ve zaman” ilişkisini de göz önünde tutun, ABD etrafında kümelenen ülkeler grubunun Çin’e karşı ve dolayısıyla “küresel coğrafi şartların hazırlanması” bakımından politikası “zorunlu alıcı” kavramına dair gelişecek ise jeostrateji buradan bile “bir kazanım elde etmek” şeklinde olmayacak mıdır? Eğer “evet” diyorsanız, bu durumda bu ülkeler grubunun hedeflerini sıralamanız gerekir. Bu anlattığımın tam tersi için de bir açıklama yapmanız gerekir: Çin’in karşı koyması. Ama o zaman ortaya bir çatışma ortamının doğacağı gerçeğinin kabulü ve bu çatışmanın da yönetilmesi gereği ortaya çıkacaktır. 

O halde açıklama şöyledirİklim değişikliğinin doğal etkisi, buradan dolayı ortaya çıkan politikalar ve hedefler, karşı koymalar ve çatışmalar bütünü yeni küresel güvenlik risklerinden birini (iklimle ilgili olanı) tarif eder. Benzer küresel konular (Dördüncü Sanayi Devrimi ve beraberinde gerekli görülen küresel ekonomik değişim, küresel pandemi, gibi) için açıklamaların hem kendi doğallığı hem de hâkim gücün çıkarı gereği uzun vadeli ve kapsamlı açıklamasının yapılması söz konusudur.

Güvenlik

Güvenlik başlığı altında açıklarsak, bugün hâkim güç olan ABD, Tam Spektrumlu Savaş (bunun yeni versiyonu Çok Alanlı Operasyon Doktrini’dir)[5] yöntemiyle bütün bu stratejiyi, politikayı ve hedefleri karşılar durumdadır. Bu savaş stratejisinin içinde uzay, siber, kitle imha, konvansiyonel, asimetrik… her türlü imkân var.

Her ülkenin (veya hükümetin) coğrafi şartlarına ve algılama biçimlerine göre açıklaması, tepkisi ve politikası değişir. Örneğin orta ölçekli bir ülkesiniz, önce hâkim gücün etkisi altında olduğunuzu ve ilave olarak ortaya çıkan küresel güç mücadelesinin etkisini bilmeniz gerekir ki etkin politik hamlelerinizi belirleyebilesiniz. Bu aşamada politikacılardan hatalar görürsünüz, ya bir taraf olup kolaycı yolu izlemek isterler ya da belli bir bakış açısını da gözeterek başka politikalar belirlerler. Ancak ikisi arasında kalarak hareket edilirse bunun da başka bir sonucu olur. Böylelikle, küresel risklerin her ülkeye başka bir etki yaptığını işaret ederken, hükümetlerin tercihlerini de hesaba katmak gerekir. Konuya böyle bakılırsa, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki bireyler için bütün bu yansımalar kaotik halde görülebilir ve bu kaotik yapının kendisi (Hegelci yaklaşımla) ciddi bir etki yapar: Batı kapitalizminin zorunlu alıcılığı!

Dördüncü Sanayi Devrimi, Büyük Sıfırlama ve Küresel Düzen Algısı

Günümüzde gelişmeler ürkütücü! Anksiyete bozukluğu yaratır cinsten. Her bakımdan güçlü olan toplumlar daha avantajlı olabilecekler. Çünkü senaryo George Orwell’in 1984 isimli romanındaki gibi gelişiyor…

Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, WEF Başkanı Klaus Schwab 2016’da Dördüncü Sanayi Devrimi veya başka isimle Endüstri 4.0’ı açıkladı. 2017’de Dördüncü Sanayi Devrimi (The Fourth Industrial Revolution) kitap olarak yayımlandı.[6] Bundan önce Schwab 2008 Küresel Mali Kriz ile irtibatlı Mantıksız İnsanların Gücü: Sosyal Girişimciler Dünyayı Değiştiren Pazarları Nasıl Yaratıyor? (The Power of Unreasonable People: How Social Entrepreneurs Create Markets That Change the World) isimli kitabını yayımlamıştı.[7] Yine 2020 yılına gelindiğinde, ki tam olarak Covid-19 pandemisi üzerine gündeme gelmesi ve bu konuyla bağlantılı bir öneride bulunması dikkat çekmişti, Büyük Sıfırlama kavramı tartışılmaya başlandı. Covid-19: Great Reset[8] isimli kitapla tekrar gündeme gelen Schwap aşamalar halinde dünyayı yeni düzene, yani Küresel Sistem’e yönlendirmekte gibi göründü. Bu Davos Ruhu olarak bilinen güçlü inisiyatifin tam da karşılığı bir durumdu. Schwap’ın bu önerilerine Birleşik Krallık (İngiltere) Kralı III. Charles da katıldı. 

Bu konu ifade edildiğinde Kraliçe II. Elizabeth sağdı. Galler Prensi Philip Arthur George Charles veliaht idi. Ama şu söylenebilir, Charles kral olunca İngiltere’de ve küresel düzende nelerin olabileceğinin sinyali o dönemde verilmişti! Bugün Birleşik Krallık’ta Başbakanlık konusu bile ne denli ses getirdi, öyle değil mi? Hepsi Muhafazakar Parti ile sürüklenilen demokrasi denklemi içinde konuşuldu; Boris Johnson ile Brexit, yerini bulamayan Liz Truss ve sonunda Hint asıllı milyarder Rishi Sunak.

“Sıfırlamak” sözcüğü yaşamımızın her alanına girmiştir. Sıfırlamak anlam olarak belli bir ilişkinin, sürecin, işin, kaybın altını çizmek ve yeniden başlamak gibi güçlü bir dönüm noktasını işaret eder. O halde 8 milyara yaklaşan nüfusa sahip insanlık IV. Sanayi Devrimi ile sosyo-politik ve sosyo-ekonomik açılardan bu tür bir sıfırlama işlemini tamamladığında, değişimi tarif edenlerce acaba neleri önümüze koyuyorlar, şeklinde çok temel bir soruyu sorma hakkımız doğuyor. 

Son yıllarda kendini iyiden iyiye hissettiren Küresel Isınma (Global Warming) ve İklim Değişikliği (Climate Change), ki Birleşmiş Milletler raporuna göre 2020 yılı en sıcak 3 yıldan birisi, bu felaketin zirvesi olarak tespit edilmiş bir sınır, 2008’de adı konan Küresel Mali Kriz (Great Recession), peşinden Covid-19 insanlığın önüne çok belirgin bir sinyal veriyordu. Diyordu ki: Ey insanoğlu, eğer böyle biraz daha ilerlersen her şey aleyhine dönecek!

Zaten son iki asırdır işler ters gitmiyor muydu? Aslında çok geniş perspektiften bakılırsa bu üretim ve tüketim biçimi, Hegelci kapitalist sistemin inşa ettiği yaşam anlayışı yaşanan küresel felaketlerin ve krizlerin temel nedeni değil miydi? 

Bakın şimdi, bu bildiğimiz kapitalist emperyalizm, kapitalistçe bir formülü uygulamanın peşinde! Sıfırlanacak şey tam da bu mantık üzerine tarif edilebilir. 

Paydaş Kapitalizmi ve Yeni Küresel Elitizm

Time Dergisi Klaus Schwab’ın Great Reset başlıklı makalesini esas alan ve kapağıyla dikkat çeken 2-9 Kasım 2020 sayısını yayımladı. Bu makalede Büyük Sıfırlama konusu kaleme alınmıştı. Kapitalizmin son versiyon açıklaması olarak işaret edebileceğimiz bu yeni model, kaçınılmaz gidişatın olabilmesi için küresel bir sıfırlama yaparak yeni bir adım atmayı içeren düşünce, Covid-19’u da fırsat bilerek, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin araçlarının rahatlıkla yaşamda yer alındığı bir dönemde, Paydaş Kapitalizmi dedikleri bir sistemi yerleştirmeyi tarif eder nitelik taşır. 

Önde gelen küreselci kapitalist olarak bilinen Schwab, bütün yaşananlara ve sonuçlarına “kısır döngü” tespitini yapıyor ve “öyleyse sıfırlayıp yolumuzda ilerleyelim” mesajını veriyor. Ancak bu mesajı alacak kesimler, klişeleşmiş şekilde tarif edeyim, dünya nüfusunun yüzde 99’u değil, yüzde 1’i konumundaki küresel elitlerdir. Bu yaklaşımla, bugüne dek “yeni küresel elitizm” olarak tarif ettiğim yaklaşımımın ana hatları kendiliğinde ortaya çıkmaktadır. Schwab’ın Paydaş Kapitalizmi biçiminde anlattıkları bana göre Yeni Küresel Elitizm’dir.

Schwab, “1950’lerde ve 1960’larda Amerikan kapitalizminin altın çağında bu kadar çok refah yaratan aynı ekonomik sistem, şimdi eşitsizlik ve iklim değişikliği yaratıyor, II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel ilerlememizi ve demokrasimizi mümkün kılan siyasi sistem, bugün toplumsal uyumsuzluk ve hoşnutsuzluğa katkıda bulunuyor, her biri iyi niyetliydi, ancak istenmeyen olumsuz sonuçları oldu,” diyor.

Peki çözüm ne? Ne öneriliyor? Sıfırlama taraftarlarının ifade ettikleri üzere, küresel şirketlerin katkısıyla bu gezegenin sorunları çözülebilir mi? 

Bakın Schwab makalesinde şöyle ifade ediyor: 

Şirketler kısa vadeli karları veya dar kişisel çıkarları kovalamak yerine tüm insanların ve tüm gezegenin refahının peşinde koşabilir. Bu 180 derecelik bir dönüş gerektirmez; şirketler, hissedarları için kâr peşinde koşmaktan vazgeçmek zorunda değiller.

Neo-liberal ideoloji, “İş iştir, diyenler her işin üstündedir ve dahi piyasa en iyisini bilir!” türü bir yaklaşımındadır. Demokratik veya otokratik yönetim fark etmez, bu neo-liberal düzende hükümetler kuralları böylesi piyasa şartlarına göre koyarlar. Peki bugün sıfırladığımız düzen çok basit manada neo-liberalizmden kurtulmak mıdır? Eğer böyleyse neo-liberalizmi Batı Kapitalizmi yaratmadı mı?

Diğer yandan 2021’de Beyaz Saray’a oturan ABD Başkanı Joe Biden, Çinlilere ve Ruslara, Batı Kapitalizmi ve Batı Demokrasisi beraber olmalı, fikrini dayatmıyor mu? Bu iki Batılı araç yeni bir ideolojik çıkış yolu mu? Biden’ı o koltuğa layık görenler ile Schwab’a kitap yazdıran ve yılda bir Davos’ta toplatan aynı elitler mi? Muhafazakar (Conservative) politikalara karşı alınan tavır ABD’den başka ülkelere de yayılacak mı?

Makalede belirgin bir tarif var, aynı şekliyle ifade edelim: 

Daha erdemli bir kapitalist sistemin mümkün olduğuna olan inancım Bank of America‘dan Brian Moynihan liderliğindeki Uluslararası İş Konseyi’nin bir girişimi ile Eylül ayında yeniden doğrulandı, ‘Paydaş Kapitalizmi Metrikleri’ni yayınladılar: Finansal olmayan ölçümler ve açıklamalar, önümüzdeki iki ila üç yıl içinde (isteğe bağlı olarak) şirketlerin yıllık raporlarına eklenecek ve zaman içindeki ilerlemelerini ölçmeyi mümkün kılacak.

İyi de asıl küresel kapitali elinde tutan elitler finansmanı sadece bir “metrik zincir” içinde hareket eden paydaşlara dağıtacak, diğerleri serbest mi hareket edecek? Böyle bir mantık varsa sıfırlama işi bana göre baştan çökmüş demektir. Liberal ve sosyalist düzen karışımı yeni bir ideoloji ile elitler kendi hakimiyetlerini kuracaklarsa; diyelim bir daha salgın hastalık yaşanmayacak, buna dair önlemler alınabilecek, insanlar (Michel Foucault’un Hapishanelerin Doğuşu’nda açıkladığı gibi) 7/24 izlenecek, üretim-tüketim sistemleri kontrol edilecek, finans teknolojileri (Fintech) kullanılacak, böylelikle modern köleliğin önüne geçilecek mi, gezegende kaybolan türler yeniden canlanabilecek mi, içilecek su sorunu ortadan kalkacak mı, bu sistemdeki piramidin en tepesindekilere nasıl itimat edilecek, bu sistemin sürdürülebilirliği nedir, kaç milyar insan bu sistemin dahilinde olacak, diğerlerine ne olacak? Peşinen bu yeni ideolojiye karşı durduğumdan değil, öğrenmek için soruyorum.

Yeni Karanlık Çağ ve Yeni Aydınlanma

Entelektüel bakıyor ve karar veremiyor, acaba Neo-kapitalizm mi desem, yoksa Post-kapitalizm mi? Sanki Neo-kapitalizm daha doğru…

Schwab’ın anlatımlarında küresel sorunları bahane edip kendince iyi bir fikir ve çare gibi sundukları, ne derecede dünyayı kurtarır bilinmez, ama esasen ifade edilen küreselci modelde insanlığın görüşü alınarak mı hareket edilecek? Bu fikre temkinli yaklaşmak yanlış mı? Zira küresel elitler bir oldubitti şeklinde yaptıklarıyla yollarına yürümekteler, bu arada az da olsa bir şeyler açıklayıp sanki üstlerinden bir yük atıyor edasındalar. Esasen uyguladıkları küresel emrivakiye karşılık asla yetmeyecek açıklamalarını etik olarak tartışmak şöyle dursun, bana öyle geliyor ki, yeni bir din inşa edercesine estirilen bu havayla, insanlığın asırlarca etkisi sürecek bir yaşam kalıbını ortaya koyma hakkını kendilerinde görüyor olmaları gayet ürkütücüdür.

Şunu anlayabiliyorum, yaşadığımız kapitalist model öyle kendiliğinden gelişmiş de değildir ve sosyo-ekonomik olarak artık bir doyma noktasına gelmiş durumdadır. Hegel’den Hayek’e sayısız Batılı filozofu okuduk yıllarca… Dahası, Dördüncü Sanayi Devrimi de gerçekleşmiştir. Yapay zekâ ve kuantum konusunun etkileri günlük yaşamımıza girdi bile. Teknoloji şirketlerinin hızlı ilerleyişleri gözümüzün önünde oluyor. Öyleyse yeni bir fikir ileri sürülmelidir. 

Ama bu fikir tartışmaya açık olmak zorundadır, kaçınılmaz gidiş olarak anlatılmamalıdır:Bir Aydınlanma Dönemi olmadan, bir Karanlık Çağ içine giriliyor etkisi yaratılamamaktadır!

Schwab ile şu noktada aynı fikirdeyiz, herkes için daha iyi bir küresel ekonomik sistem kurma hedefinden uzak bir noktadayız. Ayrıldığımız nokta ise Paydaş Kapitalizmi Metrikleri fikri yeterli değildir. Eğer, “hep beraber çalışıp bu yeni kapitalist sistemi kurup işletelim,” ve sonunda, “Paydaş Kapitalizmi sayesinde herkes için daha kapsayıcı ve sürdürülebilir bir ekonomik modele sahip olacak,” derseniz, işte burada şüphelerim var. Gücünüz var, görebiliyoruz, her istediğinizi sıfırlarsınız sıfırlamasına, ama bir kere bu insanlığın aradığı gerçek doğru sistem olmaz!

Küresel Elitizm ve Küresel Taşra

Yapılmak istenenin küresel mega-kentler ağının yeni bir yönetişimle inşası meselesi var. Şu an Schwab’ın sözcülüğünü yaptığı Paydaş Kapitalizmi taraftarları hantal devlet sistematiğinden kurtulmak isterken, hızlı ilerlemenin önündeki engellerden, kamu yüklerinin ve vergilerin sınırlayıcı etkilerinden tamamen kurtulmak istiyorlar. Küresel Elitizm kendi yönetişim sistemini öneriyor, kabul etmeyenlere ise bundan böyle Küresel Taşramuamelesi yapacağını işaret ediyor.

Eğer kapitalizme ve emperyalizme başından beri karşı olan kültürlere sorarsanız, onlar küresel gidişatın sorunlarına bakarak sizlere başka önerilerde bulunacaklardır, bunu da akıldan çıkarmamak gerekir.

Beşinci Nesil Savaşlar

Ancak madem sade vatandaşlar olarak topyekûn Dördüncü Nesil Savaşlar’ın neferleri konumundayız, o halde söylenenler iyi kulak verelim isterim. Zira bir yandan Klaus Schwab diğer yandan Joe Biden benzer biçimdeki argümanlarla karşımızda duruyor. Sorunlarımız, demokrasi ki ABD bu konuyu neredeyse savaş sebebi olarak işaret ediyor, iklim değişikliği ki insanlığın bugün için en büyük mücadele konusu, Covid-19 ki küresel bir pandemiden kurtulma savaşı içindeyiz, o halde nerede kaldı bizim o bildiğimiz toprak işgali amacıyla yapılan savaşlar? ABD-Çin veya ABD-Rusya birbirlerine rakiplerse, bunlar birbirlerinden toprak istemiyorlarsa ne istiyorlar? Onların savaşı, örneğin Türkiye’de beni neden bu denli ilgilendiriyor? Bırakın bugünleri neden geleceğimi planlarken neden bu gibi konuları göz önünde bulundurmak zorundayım?

İşte size yeni bir savaş ortamı, teknolojideki devrim, yaratılmak istenen dünya kurgusu… Savaşınız da değişti! Beşinci Nesil Savaş yöntemi, Çok Alanlı (multi-domain) hale geldi; içinde yok yok! Ama en çok da tuzaklar var. Stratejik tuzaklarla ülkeler, büyük güçler eritiliyor. Kaotik bir savaş, gerginlik, kriz ortamı düşünün, sonunun ne olacağını kestiremiyorsunuz, işte tam da onun kor halindeki merkezinde hissediyorsunuz kendinizi, kaçınılmaz olarak. Çaresizlik hızlıca yeni normalleri öğretiyor size. Sanki her gelişmenin hazırlığı yapılmış gibi. Ama bu arada savaş oluyor. Örneğin Ukrayna’da Rusya savaşıyor ve Rusya’ya büyük yaptırım paketleriyle boğuşuyor. Rusya, İran’dan teknolojik silah sistemi almak zorunda bırakılıyor. Çin’e, Tayvan için bir meydan okuma geliyor, diplomatik kanallardan, özgür dünya sinyalleri verilerek. Nükleer silahlar her yanda, stratejik tatbikatlar yapılıyor sürekli. Soğuk Savaş diyor bazıları. Çekiniyorlar, hemen Üçüncü Dünya Savaşı öncesinde olup olmadığını sorguluyorlar. Enerji, gıda ve bilgi güvenliği tartışılıyor. Bütün bunlar bir on yıl içinde yaşanabiliyor… Hoş geldin yeni küresel düzen!

Küresel Eğilimler ve Senaryolar

Amerika Birleşik Devletleri Küresel Eğilimler (2040) dokümanını yayımladı. Bu dokümanda yapılan inceleme neticesinde ortaya konan dört senaryolu tabloya bakınca akla şu geliyor; ABD bir hesap sonucu ortaya çıkan senaryoların durumuna göre çıkarına en fazla hizmet edecek olanının gerçekleşmesi için stratejisini yönlendirecek ve hedefler belirleyip uygulayacak. Akla başka bir husus daha geliyor, buna şüpheci yaklaşım diyelim. Bu şüpheci yaklaşım gereği, ABD ileride olabilecek küresel eğilimleri ortaya koyarak, hasımları ile mevcut ve olası ortaklarının seçeneklerini yönlendirmek istiyor olabilir.

Bu tarz çalışmalar esasen küresel bakış, amaç ve beklenti ile ilgilidir. ABD bu tarz bir dokümana Uluslararası Eğilimler (International Trends) de diyebilirdi, önceleri olsaydı böyle olabilirdi. Ortaya konan bakış açısı çerçevesinde düşünürsek, “ABD’nin bundan böyle tüm vizyonu küreselcidir,” demeliyiz. Bu da Joe Biden’ın misyonuna uygun düşen bir yaklaşımdır. 

İncelemeye bakılırsa, küresel ısınma, pandemi, gibi halen küresel etkisi olan konular var. Bu noktada sorgulayıcı olalım: Örneğin Covid-19 üç yıl önce yoktu ve böyle bir dokümanı hazırlayacak olanlar küresel manada sadece iklim değişikliği ile yetineceklerdi. Bu konu hatırladığım kadarıyla yoğun bir biçimde on beş yıldır dünya gündemindedir. Bu konuda öne çıkan isimlerden biri de eski başkan yardımcısı ve adaylardan Al Gore. Ancak biz gördük ki üç yıl içinde dünyada hemen herkes küresel (temel olarak sağlık ama beraberinde ekonomik ve sosyal içerikli) bir sorunla uğraşır oldu. Acaba bu salgın sorununun küresel yaklaşım için ilgilileri güdüleyen somut bir konu olması dikkat çekici değil mi?

Sonuçta iklimler ve virüsler derken, ABD de dünyaya mesajını şöyle veriyor olabilir: Küresel düşünmek zorundasınız! Bu bakış açısı ister istemez küresel kararlar vermeyi gerektiriyor. Ancak sizce buradan bir yola gidilmesi gerekmiyor mu? Yayımlanan Küresel Eğilimler’i okuyunca bunu da görüyoruz. Konu sosyolojik hesaplar ve mega-kentler. Küresel bazı vakıflar ve kurumlar özellikle dünyayı bu yöne göre hazırlayacak zemin çalışmaları yapmaktadırlar. Şimdi görülüyor ki, ABD, 2021 yılında Joe Biden yönetimi ile birlikte bu hususu politik olarak senaryolarına koyacak seviyede getirmiş durum. Bu belirgin bir sonuçtur.

Dünyada nüfus hareketleri kentlerde daha fazla nüfusun yığılmasını doğuruyor, buradan da mega-kentler dokusu, bunların küresel çapta bir ağ olarak birbirine eklenmesi hususu önem kazanıyor. Küreselleşmenin bu denli etkili bir ağ ile bütünleşmesi beraberinde teknolojinin getirdiği yeni gereç, usul ve anlayışlarında kullanımı öngörmekteydi ki bu da IV. Sanayi Devrimi ile gerçekleşmiş oldu. Amaç bu devrimin yaşam içinde yaygınlaştırılmasıdır. Daha fazla kentleşme demek, mega-kentlerin kendi arasında bir küresel yönetim ile bağlanması, yeni yönetsel politikaların belirlenmesi gibi önemli bir hususu içeriyor. İşte temel tartışma konusu da bu olmaktadır.

Sosyal, politik, teknoloji, vs. diyoruz, ama esasen şu husus unutulmasın; burada asıl hesap edilen konu, küresel ekonomik gücün yönetimidir. Bu yeni yönetim biçiminin hâkim kesimler tarafından kabul edilmesi gerekiyor ise acaba ABD gibi, Çin, Rusya, Hindistan, Avrupa ve benzeri uluslararası güçler bu küresel gelişmeye ne diyecekler? Politik yönetim erkleri bir konu, ancak sosyal ve ekonomik gelişmeleri yönlendirmek başka bir konudur. Bugün ABD küresel çapta dünyayı ikna etmek mi istiyor, diye sorabilirsiniz veya gidişat doğal olarak tarif edildiği gibi, ben de buna göre hazırlanmalı mıyım, şeklinde sorabilirsiniz. 

ABD’nin incelemesi ile ileri sürdüğü Küresel Eğilimleri (2040) senaryolarına bakalım:

Senaryo-1, Demokrasilerin Rönesansı: 2040 yılında dünya, ABD ve müttefikleri tarafından yönetilen açık demokrasilerin yeniden dirilişinin ortasındadır. ABD ve diğer demokratik toplumlarda kamu-özel sektör ortaklıkları tarafından desteklenen teknolojik gelişmeler küresel ekonomiyi dönüştürür, gelirleri artırır ve dünya çapında milyonlarca insanın yaşam kalitesini iyileştirir. Bütün bunlar hızla gelişme demektir. Yükselen ekonomik büyüme ve teknolojik başarı dalgası küresel zorluklara cevap verilmesini sağlar, toplumsal bölünmeleri kolaylaştırır ve halkın demokratik kurumlara olan güvenini tazeler. Çin ve Rusya’da yıllarca artan toplumsal kontroller ve izleme yöntemleri, önde gelen bilim adamlarını ve girişimcileri bezdirir, bunlar ABD ve Avrupa’da sığınma talebinde bulunurlar.

Senaryo-2, Dünyanın Sürüklenmesi: 2040 yılında, uluslararası kurallar ve kurumlar olduğu gibi, uluslararası sistem yönsüz, kaotik ve istikrarsızdır. Çin gibi büyük güçler, bölgesel oyuncular ve devlet dışı aktörler tarafından büyük ölçüde sorunlar görmezden gelinir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri, daha yavaş ekonomik büyüme, genişleyen toplumsal bölünmeler ve siyasi felçten muzdariptir. Çin, Batı’nın özellikle Asya’daki uluslararası etkisini genişletmek için yaşadığı sıkıntılardan yararlanır, ancak küresel liderliği üstlenme iradesine ve askeri gücüne sahip değildir, iklim değişikliği ve gelişmekte olan ülkelerdeki istikrarsızlık gibi birçok küresel sorunu büyük ölçüde çözümsüz bırakır.

Senaryo-3, Rekabetçi Birlikte Yaşam: 2040 yılında ABD ve Çin ekonomik büyümeye öncelik verirler ve sağlam bir ticaret ilişkisini yeniden kurarlar, ancak bu karşılıklı ekonomik bağımlılık, siyasi etki, yönetişim modelleri, teknolojik hakimiyet ve stratejik avantaj üzerindeki rekabetin yanında mevcuttur. Büyük savaş riski düşüktür ve uluslararası işbirliği ve teknolojik yenilikler, gelişmiş ekonomiler için yakın vadede küresel sorunları yönetilebilir hale getirir, ancak daha uzun vadeli iklim zorlukları devam etmektedir.

Senaryo-4, Ayrı Yaşamlar: 2040 yılında dünya, çeşitli büyüklük ve güçlere sahip çeşitli ekonomik ve güvenlik bloklarına bölünmüştür. ABD, Çin, AB, Rusya ve birkaç bölgesel ve kendi kendine yeterli güç unsuru, dayanıklılığa ve savunmaya odaklanırlar. Bilgi ayrı ayrı siber-egemen yerleşim bölgeleri içinde akar, tedarik zincirleri yeniden yönlendirilir ve uluslararası ticaret kesintiye uğrar. Savunmasız gelişmekte olan ülkeler, bazıları başarısız devletler haline gelmenin eşiğindeyken ortada kalırlar. Küresel sorunlar, özellikle iklim değişikliği öne çıkar.

Bu ileri sürülen senaryoları değerlendirelim: 

Demokrasilerin Rönesansı senaryosu ABD’nin küresel hegemonyası manasındadır. Küreselleşmeyi bu şekilde geliştirebilir. Dünyayı politik olarak bu duruma doğru kanalize edebilir. Ancak gerçekleşmesi güçtür. Bu senaryo belki 2040 itibarıyla mümkün görülmese de daha sonrası için örneğin 2050 için cazip noktalarıyla öne çıkabilir. Bu nasıl olur? Eğer örneğin New York, San Francisco, Londra, Paris, Frankfurt, Pekin, Şangay, Mumbai, Hong Kong, Singapur, Seul, Tokyo, Canberra (ve küresel sermayeye, üretime ve tüketime fazlasıyla katkı veren diğer mega kentler, bunların sayısı 300’den fazla olacak diye ifade edilmektedir,) yönetsel bakımdan birbirlerine ağ olarak bağlı olurlarsa, yerel devletler ile olan bağlarının üstünde farklı bir yapıları olursa, o vakit sınırlar kendiliğinden yumuşak bir hal alır.

İlk bakışta Rekabetçi Birlikte Yaşam senaryosu en olası hal tarzı gibi görülüyor. Bu birlikte yaşamın esaslarını, ekonomik, sosyal, ticari, sanayi, finans, ilgili yönleriyle hukuk, bilim, teknolojik, gibi konular oluşturur. Bu dahi zamanla küresel mega-kentlerin öne çıkmasını temin ve tesis eder görünmektedir. Temel küresel güçlerin sağlam güvenlik bloklarıyla bir denge politikası izlemesi söz konusudur. Güvenlik endişesi bir şekilde dengelenince insanlık daha çok çıkarına yönelecektir ki bu da iç içe geçen yapılar demek olur.

Belki de sopayı ve havucu birlikte gösterenler, örneğin Klaus Schwab gibiler bu yönde bir stratejiyi uyguluyordur, ne dersiniz? Schwab sadece ABD’nin ulusalcı (national) yaklaşım sahiplerine değil, burası önemli; ABD’deki tüm küresel elitlere, Birleşik Krallık’ın yeniden belirlediği küreselci rotanın yelkenlerini şişirenlere, Avrupa Birliği’nin ve G7 ülkelerinin tamamının ve dahi Rusya’nın ve Çin’in küresel elitlerine sesleniyor; dünya hızla değişiyor, bu bir Büyük Değişim, diyor.

Diğer her iki (sopayı gösteren) senaryo olan Dünyanın Sürüklenmesi ve Ayrı Yaşamlar ise kimseye kazandırmayacak sorunları büyütüyor. Kimseye derken bir anlamda da küresel sermaye güçlerinin de işine gelmeyeceğini söylemiş olmaktayız. ABD’nin ve onunla işbirliği halindeki güçlerin endişesi Çin’in kontrol edilemeyip küresel liderliği ele geçirmek istemesidir. ABD bu nedenle Çin’in kendiyle ve küresel güçlerle işbirliğine girmesi için gerekli doğal çıkarları sunması gerekmektedir. Hatta bazı noktalarda Çin’i çıkmaza sokup yönlendirmesi gerekecektir. Bu süreç yıpratıcı olabilir. ABD, Dünyanın Sürüklenmesi senaryosuna doğru kayacağına, Ayrı Yaşamlara doğru gidilmesini tercih edebilir.

Amerikan Enternasyonalizmi

Joe Biden yönetiminin misyonunu iyi anlayamayanlar için bu Küresel Eğilimler (2040) dokümanı rehber olmalıdır. Zira 2021 başından itibaren ABD dış politikasından alınan sinyaller de bu yöndedir. Bu büyük oyunu görebilenler kendi alt senaryoları için çalışma yapmalıdırlar. Şimdiden Avrupa tereddütsüz ve vakit geçirmeksizin ABD yanına geçmiştir ve bu durum örneğin Rusya’nın dikkatinden kaçmamış olup Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da bu yöndeki açıklamasına neden teşkil etmiştir. Türkiye gibi OECD ülkeleri birçok fırsatı değerlendirebilir ama yeni fırsatlar yaratmak için de titizlikle politika üretebilir.

ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni okuyunca derin düşünceler içine girdim. Bizler Soğuk Savaşı yaşamış insanlarız. Milli Güvenlik ve strateji tabirlerini en iyi bilenlerdeniz. Demokrat Joe Biden iktidara gelmeden önce söylediklerini, iktidara geldikten itibaren ortaya atılan argümanları ve bahse konu strateji dokümanını üst üste koyuyorum ve diyorum ki, artık dünya bizim bildiğimiz gibi değil. Ya nasıl? İnsan yaşamını, virüsleri, iklimi, ekonomiyi, siber dünyayı, yönetişim biçimlerini milli güvenlik meselesi olarak ele alıyor, küresel bir yaklaşımla düşmanlarına bu kavramlarla yaklaşıyor, ABD stratejisini bunun üzerine kuruyor.

ABD’nin düşmanları Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran, ama buradaki önemli kavramlar; demokrasi ve bunun düşmanı halindeki otokrasi! ABD’nin milli güvenlik stratejisi dokümanında neler var? Ekonomik, teknolojik, diplomatik ve askeri üstünlük kurmakla ilgili hususlar konu edilmiş durumda. Terörizmden ve ayrılıkçılıktan bahsediliyor. Ancak küresel üstünlükle ilgili bunların etkisinden ziyade demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar birer silah olarak düşünülmüş durumdadır, bunlar daha etkiliymiş gibi değerlendirilmiş haldedir.Dokümanda “bir devrim oldu ve bunun bir önemi var” diye algı yaratılıyor, bu da bir şey. Bu defa, “yapay zekâ ve kuantum teknolojileri günlük yaşamı değiştirecek, askeri ve ekonomi ile ilgili çok şey değişecek, refah anlayışı etkilenecek, gelecek buna göre şekillenecek,” deniyor. 

O zaman anlaşılması gereken şu: “Ulusal güvenlik stratejilerini belirleyenler, eğer sizin Dördüncü Sanayi Devrimi gereği bir yatırım stratejiniz yok ise küresel yarışta geri kalacaksınız!” Yani; silah sistemlerinin miktarlarının, bankalardaki zenginliklerin, yapılan köprü ve barajların sayısı, ayakkabı veya konserve fabrikalarının kapasiteleri, vb. sayılması ve bunlarla mukayese yapılması boşuna bir iş artık, her şey değişiyor, buna göre bir toplum düzeniniz var mı deniyor. Temiz enerji, biyo-teknoloji, 5G gibi iletişim altyapı ağı ve ileri tip ticaret yatırımlarından bahsediliyor.

ABD’nin ulusal güvenlik önceliği nedir? Amerikan halkını korumak, ekonomik fırsatları ve çıkarları gözetmek, demokratik değerleri yükseltmek ve müttefikleriyle birlikte gelişmek. İşte benim dikkatimi çeken bir diğer nokta bu oldu. Bizler bu başlıkları “küreselcilik” (globalism) olarak tarif ediyor ve “ulusçuluk” anlayışının (nationalism) karşıtı olarak ifade ediyorduk. ABD şöyle diyor: “Zaten küresel düzen oldu bitti, ancak buna uygun işleyen sistemlerini inşa eden ülkeler milli güvenliğini tesis etmiş kabul edilecekler! Bunun için ülkende işleri rayına koy, müttefiklerini de buna göre adapte et!” O zaman ittifak kavramının içinin doldurulmasında en basit tanımlama, “demokrasiler” şeklinde açıklanmaktadır.

Müttefikler şimdiden hangileri? Bu manada “Batı kapitalist” sistemini kabul etmiş olmak yetmiyor, Çin, Rusya, vs. de kapitalist, ama müttefik değil, üstelik düşmanlar. O halde şart ne? “Batı tipi demokrasi”. Batı tipi kapitalizm ile demokrasi bir arada olacak, deniyor. Bu durumda Kuzey Atlantik İttifakı (NATO), Avrupa Birliği (AB), Kanada, İngiltere, İsrail, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore, vs. ülkeler ABD’nin gerçek müttefiki oluyorlar. Otoriter, popülist, milliyetçi, vs. yönetimlere uzak duruyorlar.

Öteden beri sözünü ettim durdum şu Sonu Gelmeyen Savaş (Forever War) kavramının. İlk (George Bush zamanında) Uzun Savaş (Long War) olarak açıklanmıştı, sonra (Barack Obama ve Donald Trump döneminde) Bitmeyen Savaş (Unending War) denmişti. Gerçi Trump, Suriye Savaşı’ndan bahsederken, “Şu bitmeyen aptalca savaş” tabirini de kullanmıştı. ABD bunu bugün konu ediyor ve diyor ki, “Biz bu sonu gelmeyen savaşlardan bıktık, artık ilgilenmiyoruz!” Ne oldu? Şaşırdınız mı? ABD savaşsız beslenemez! Biden Yönetimi her fırsatta ifade ediyor: Uzun Savaş!

Şimdi sorabiliriz, ABD bu strateji ile Çin’i alt edebilecek mi? Mademki Çin, 2035 yılından sonra ABD’yi geçecek deniyor, o halde bu strateji aynı zamanda Çin ile rekabette ABD’yi üstün kılabilmelidir, öyle değil mi? Batı tarzı demokrasiyle, bu tarz ittifaklarla ve ekonomiyle, gelişen teknolojilerle, yeni tip akışkan ticaretle, siber aleme ve uzaya taşınan sistemlerle, vs. ABD bu savaştan galip çıkabilecek mi? Dokümanda bahsedildiği gibi, Tayvan, Tibet, Uygur, Hong Kong meseleleriyle ABD Çin’i nasıl sıkıştıracak, Çin ne tür önlemler alacak? 

Düşünsenize ABD’nin sonuçta başarılı olması için; milli güvenlik işgücüne, ortaklara, enstitülere, yeni nesil halk servislerine yatırımı, ülkeleri buna göre değiştirmeyi, akıl yürütme mekanizmalarını geliştirmeyi gerektirir, bunun için profesyonel kadrolara sahip olunmalıdır, işte bu strateji öne sürülüyor. Sanırım bu kadarlık bir ifadeyle bu yeni strateji uygulayıcısı kesimler tarafından mesele tam anlaşılacak değildir, açıklayıcı dokümanlarla desteklenmesi gerekecektir. Madem bu tip bir değişimin profesyonel kadrolarla iş görecek, o halde çok ilginç uygulamalarla karşı karşıya kalınacak demektir. Her safhada şeffaf, açıklanabilir ve entegre bir yönetim sürdürülecek, ama geleneksel olmanın ötesinde iş yapılacak! Bilim, teknoloji, mühendislik, matematik, ekonomi, finans ve kritik farklı diller bu tür bir faaliyetlerin en belirgin konuları, devletler, belediyeler, kabileler, sivil toplum, diaspora, inanç temelli gruplar ve özel sektör bu işin merkezinde olacaklar, şu işe bakar mısınız?

Bu durumda ABD’de bir kesim başlangıçta Joe Biden’ın kabinesi ve devletin belli organları bu hususları çalışmışlar, Dördüncü Sanayi Devrimi uygulaması biçiminde bir hazırlık içine girmişler, seçim kampanyası ve sonrasındaki hazırlıklar bu yöndeymiş. Açıkçası şaşırtıcı, burada bir iddia var ve aslında dünyanın yüzde biri bile bunun ne olduğunu bilmiyor! Şimdi insanların önüne muallakta olan kavramlarla bunu Milli Güvenlik Strateji Belgesi deyip atıyorlar. İnsanlık olarak soruyorum, olabilecekleri deneyip de mi göreceğiz, eğer savaşacaksak kiminle ve ne uğruna savaşacağız? Anlayan var mı? Demokrasi diyerek bunu emin bir biçimde anlamış oluyor muyuz? 

Anladığımı söyleyeyim, küreselleşme son hamlesini yapıyor, dünyayı yeni bir yönetim sistemine hazırlıyorlar, bunun oluşumu yıllar alacak, ama başlangıcını biz bu dokümanla okumuş oluyoruz. Böylece Küresel Yönetimdüzenine ya zamanla geçiş yapmış olacağız ya da geçemeden dünyayı yaşanamaz halde bulacağız, büyük kavgalara tanıklık edeceğiz. Bu benim için iki tarafı da kötü bir yoldur, çünkü belirsizliklerden çekinirim, bana danışmadan benim adıma yarınlarımı belirlemeye kalkanlardan da hiç hoşlanmam. Benim için durum bu denli ciddidir! Eğer abartma diyorsanız, bu durumda ABD gerçekten kendiyle dalga geçilecek basitlikte bir döneme girmiş oluyor ki, buna inanıyorsanız siz bilirsiniz. 

Küresel Ekonomi

Küresel Elitizm’in en öncelikli konusu ekonomidir. Eğer bir Büyük Değişim yaşanıyorsa, ki öyle, bunun zor ve yapay olan kısmı ve düzenlenmeye ihtiyaç duyulan tarafı, ekonomiyle alakalıdır. Aslında para (küresel olarak ağırlık dolar, avro, pound, yen birimlerinde) ve borsalar (küresel olarak ağırlık New York ve Londra borsalarında) yönüyle bir sorun olmayacaktır; bu bağlamda ağırlıklar toplamı yüzde 90’ların üstündedir. Sorun; yaklaşık 8 milyar insanın yönelimini değiştirmek, yeni alışkanlıklarla beraber uzun sürecek bir yaşam döngüsünü kabul edilmesini sağlamak, üretim ve tüketimin bütün insanlık tarafından yeni hiyerarşileri çerçevesinde belirlenmesi ve kabul edilmesi şeklinde olacaktır. Burada bireyler, yerel otoriteler, idari yapılar, şirketler, hükümetler ve en önemlisi küresel bankalar ve elitler kendilerine göre pozisyonlarını yeni baştan alacaklardır. Bu yeni anlaşmayı çıkar alanlarının bölüşülmesi noktasında eksiksiz kabul ettirmek esas olacaktır.

Anlatımda kolaylık sağlayacak bir referans aradım, yine küreselci bakış açısıyla karşımda duran The Economist vardı. The Economist, Ekim 8-14, 2022 tarihli dergisinde, “Sıradaki Ne? (What Next?)”[9] başlığını atmış. Konumuz ekonomi ve gerçekten sırada ne var, biliyor muyuz? İsterseniz musluğun başındakilere sorun bu soruyu!

Anılan raporda nelerden bahsediliyor; resesyon, ekonomilerde büyük sorunların gelişimi, dünya ekonomisinde yeni rejim… Değişimin ana temasında haliyle; İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Keynesyen ekonomi hedefte ve 1990 sonrasında çok ileri şekilde gelişen serbest piyasa ekonomisi ile küreselleşme var. Bu hızlı gelişen sosyo-ekonomik yapı 2010’larda daha belirgin bir şekilde İklim Krizi’ni ortaya çıkardı, akut tehlikelerle dolu finansal kaos ortamlarını doğurdu, kimi zaman insanların ekonomik davranışları kontrol dışına çıktı.

Bugün küresel enflasyon son kırk yılın en üst seviyesinde seyrediyor. FED, 1980’den beri gözlenen en fazla faiz artırımına yöneldi. ABD doları son yirmi yılın en güçlü para birimi oldu. Bu dengeler ABD dışında önemli sorunlara neden oldu. Küreselleşme ilerledikçe dünya düzeninin alt üst oldu, şimdiden küresel çapta 40 trilyon dolarlık bir zarar var ama bundan önemlisi, ortaya çıkan büyük belirsizlikten doğan büyük bir endişe hali var. En azından Covid-19 sürecinin hemen peşinden gelen Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, küresel tehditlerle baş etmenin ve enerji denklemlerinin dengesini bozdu ve tedarik zincirlerini altüst etti. 

Şimdi bu cümleye bakanlar düşünecektir; o halde ulusalcılığa sarılmak gerekir, şeklinde. Öyle değil mi? Ama bu sopaya karşılık gösterilen havuç önemlidir: Küresel Elitizm sistemini kurmazsanız, bu sorunu çözemezsiniz, denmektedir.

Bakın şimdi, pandemide enflasyonist ortam gelişti, tüketici alışkanlıklar değişti, tedarik zincirleri bozuldu, ancak Ukrayna’daki savaş küresel enerji krizine de sebep olunca (ki bu durum Cenevre’de Biden ve Putin’in bir anlaşmaya varamaması üzerine, Rusya tarafından başlatılan Ukrayna topraklarının işgali harekatında, ABD’nin başını çektiği G7 ülkelerinin yaptırımları neticesinde bu hale geldi, bu gelişmiş ekonomiler enerjideki dengeleri tahrik edecek politikalardan kaçınsalar idi bugünkü sonuç büyük oranda ortaya çıkmayabilirdi; o halde bu nokta bile bile ladestir,) bugünkü enflasyonist şartlar işin içinden çıkılmaz bir hal aldı. Bunun üzerine FED üst üste faiz artırımlarına girdi ve para piyasalarını yönetenler için bir sıkışıklık ortaya çıktı. 

Eğer bütün bu konular 2008 Küresel Mali Kriz ile başladıysa ve bugün Covid-19 ile Ukrayna’daki savaş nedeniyle bankaların dengesini adamakıllı bozduysa, değişimi bu noktadan itibaren açıklamak gerekmez mi? Öyleyse soru kendiliğinden geliyor: Sıradaki ne? Bankalara daha az iş düşen ve fakat daha akışkan pazar ve teknoloji! İşte Dördüncü Sanayi Devrimi bunu gerektirdi, Covid-19 ve Ukrayna’daki savaş görünürde tüm dünyadaki insanları bir biçimde yeni-normalleşmeye zorlayan sebepleri oluşturdu. Ama günün sonunda hedefte; hükümetler, merkez bankaları, büyük yatırım bankaları gibi para ve finans sistemiyle ilgili otoriteler var.

Bir örnek vereyim, 2008’de Lehman Brodhers ile başlayan mali krizde ABD halkı ve ekonomik büyüme için önemli görülen konut sektörü ile bankalardan verilen kredi sistemini düşünün, şimdi bu konu iyiden iyiye kritik bir noktaya geldi. İşte burası çarpıcı; bugün dünyanın en zengini sayılan Elon Musk (elit), Twitter teknoloji şirketini satın alma yolunda ilerliyor. Hem Elon Musk, Mars projesinden ve diğer bütün teknolojik yatırımlardan da geri adım atmadı, gereken mali desteği istediğinde bulabiliyor. O halde paranın akış yönü değişti diyebiliriz. 

ABD’deki yatırımcıların davranışları klasik alanlardan teknolojik alana geçti ve bunun daha da artması isteniyor. Çin’deki sistem daha değişik, devlet kapitalizmi içindeki yatırımların dengesine bakmak gerekir, devlet veya onun öne çıkardığı bir isim (elit) istenirse teknolojiye çok büyük yatırım yapabilmektedir. Bu tür Avrupa kaynaklı örnek şirketler de verilebilir; İrlanda’dan Accenture, Almanya’dan SAP SE, Fransa’dan Capgemini gibi. O halde hiyerarşideki yapıyı şimdi siz düşünün, kim neye ihtiyaç duyuyor ve nerede gelişecek, bu sorunun cevabına göre ya kolaylık ya da zorlukla karşılaşılacak.

Sonuç

COVID-19’un şaşkınlığı içinde bile küresel çapta çok hızlı bir değişimi göğüslediğimizi zannettikçe, Ukrayna’daki savaş uzadıkça, Rusya’nın gücü törpülendikçe, stratejik silahlar gerginlik alanlarına sevk edildikçe, dünyanın dikkati Hint-Pasifik eksenine doğru çekildikçe, yeni tür ekonomik düzenin çalkantılı halinin yeni normalleri bağlamındaki alışkanlıklar için toplumların sürüklenmesini izledikçe, her şey tepetaklak oldukça, hatta geleceğe bakarken duyulan endişenin bile artık kanıksanır halde olduğunu gördükçe, size ne diyeyim? Sizce bugün için Dünyanın Sürüklenmesi (Senaryo-2) görünümü insanlığı nerelere taşıyacak? Bizlere Yeni-Karanlık Çağ’ı yaşatıyorlar diyebilir miyiz? Bundan maksat Yeni-Aydınlanma mı olacak? 

Bugünün çatışma biçiminin adını da zikredeyim: Neo-Mediavalism, Yeni Orta Çağ Savaşları, buna Beşinci Nesil Savaş diyebiliriz, ABD ise bunu Çok Alanlı Harekât Doktrini şeklinde tarif etti.

Değişimin tam da içindeyiz! Buna Büyük Sıfırlama diyen Küresel Elitistler çıktı, özellikle ara dönem Donald Trump’tan sonra hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Birleşik Krallık’ta daha farklı, kararlı, yeni bir yola doğru girildi. Kanada, Avustralya gibi ülkeler koşulsuz bunları izleyecekler. Japonya ve Avrupa Birliği değişimi fark etti ve pozisyon almanın peşindeler. Elbette biraz daha temkinliler. Çin, güven tazeleyen Komünist Partisi kadroları ile beraber küresel yarışta, ulusal değerleriyle ve dikkat çeken teknolojisiyle önemli bir pay kapmaya hazırlanmaktadır. Ancak buradaki problem küresel düzenle ilgili olduğuna göre, Batı’nın küresel elitleri ile Doğu’nun küresel elitlerinin bir masa etrafında olmak zorunda kalacağı şartların yaşanması konusu var. Basit yaklaşılırsak, bu bir ABD ile Çin arasındaki gerilim gibi gösterilebilir; daha kompleks bakılırsa, ABD Enternasyonalizm ile Küresel Elitizm arasındaki taşların döşenmesi sürecidir.

Büyük değişimdeyiz o halde kısa bir reçete vereyim: Küresel perspektif, küresel güç olmak için doğru ortaklıkların kurulması, büyük oranda teknolojiye yatırım, eğer konu enerji ise hızlıca yeşil enerjiye geçilmesi, bunun altyapısında yer alan teknolojide eksiksiz ilerleme sağlanması, teknoloji ve enerji bağımlılığından kurtulunması, gıdaya çok dikkat sarf edilmesi, güvenliğinin temin ve tesisi, doğru planlama ve yatırım için özel dikkat, insan kaynağının gelişimindeki engellerin kaldırılması. Eğer bu reçeteye bakılmaz ise Küresel Taşra konumundasınızdır! Gidişat bu şekilde…

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] Bkz.: Martin Heidegger, Hegel’in Tinin Fenonemenolojisi, Çev. Kaan H. Ökten, Alfa, İstanbul, 2020.

[2] A.g.e.: S. 93.

[3] Nial Ferguson, Paranın Yükselişi, Dünyanın Finansal Tarihi, Çev. Barış Pala, Yapı Kredi Yayınları, İstabul, 2011, S. 129-134.

[4] Martin Heidegger, Hegel’in Tinin Fenonemenolojisi, Çev. Kaan H. Ökten, Alfa, İstanbul, 2020, S. 99-100.

[5] FM 3-0, Multi Domain Operations Doctirine, ABD, 2022.

[6] Klaus Schwab, The Fourth Industrial Revolution, WEF, 2017.

[7] Bkz.: Klaus Schwab, The Power of Unreasonable People: How Social Entrepreneurs Create Markets That Change the World, 2008.

[8] Bkz.: Klaus Schwab, Covid-19: Great Reset, 2020.

[9] The Economist, What Next? A Special Report on the World Economy, October 8th-14th 2022.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Enerji Merkezi ve Güvenliği

DİĞER YAZI

Küresel Statüko Arayışı

Politika 'ın son yazıları

Şam Sevicilik

Son günlerde Suriye ve Esad ile ilişkiler konusu gündemde yer alınca bu konuda yanlış anlaşılmaların olduğu

Beka

Beka gibi çok ciddi bir kavramı öyle çok basit görmeyelim! Hatta işi politika olanların bu gibi