yobazlasmanin-yeni-hali
Yobazlaşmanın Yeni Hali

Yobazlaşmanın Yeni Hali

336 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Konuşunca yeterince anlaşabileceğimizi zannediyoruz. Ama toplum genelinde büyük bir anlaşma sorunu yaşıyoruz. Dil, anlamak, kavramak, emin olmak, güvenmek için anlaşma sürecinin proseslerinin tamamlanması şarttır. Salt konuşmak, ses çıkarmak, sembolleşmek yeterli değildir. Yeterince anlaşmak için önce bilmek ve sonra karşı tarafa yeterince hazmetme süresi vermek gerekir. Çünkü istemli veya istemsiz çok proses yürür; bilmek gerekir. Biz ne yapıyoruz? Çok aceleciyiz ve geçip gidiyoruz; aman dikkat: İnsanız, bir milletiz, kültürümüz de var, sakın bozmayalım, yobazlaşmayalım!

Elbette konu felsefi değerde ve biraz da teknik konudur. Ben bu konuyu Muttakilik sitemde “Dilin Kökeninden Posthegemonik Atmosfere İnsan Etkileşimi” başlığıyla yayımladım. Ama gerçekten önemli gördüğüm için burada da belli bir ölçekte işlemek istedim. Zira retoriği dahi tartamayacak bir süreçteyiz ve kendimizi kötü hissetme evresinde gibiyiz. Endişeler yaygınlaşıyor ve zihinsel bölünmeler, kopmalar yaşanıyor. Yine yobazlaşıyoruz, hem de yeni türetilen haller içinde…

Teori şöyle: Aslında dilin kökenine ilişkin tartışmalar tamamlanmış değildir. Ernest Renan, “İnsanlık sık sık hedefinden uzaklaşıyor gibi görünürken aslında yaptığı şey hedefine yaklaşmaktır,” diyor.

Canlılar refleksleriyle hareket ederler; ama bu hepsi için geçerlidir. Biz ise insana özgü ve daha gelişkin hatta en gelişkin yapıyı irdeliyoruz. Renan, reflekslerin azının içgüdüyü öldürdüğüne inanır; fakat bu tamamlandıkça değerlenecek bir sürecin açlığını anlatır. Yani insanın doğası sürekli açlık duyar; bilgide de, yaratmakta da, anlamakta da, anladıklarını ifade etmekte de. İnsanın biyolojik yapısının diğer canlılardan ayrı tutulması gerektiğinden hareketle Renan’ın aynı bağlamda bir beklentisinin geliştiği anlaşılmaktadır. Buna göre sürekli analiz ve sentez yapan insan refleksleri gereği bitmek tükenmek bilemeyen düzeyde yaşam gerçeğine kendi ortamında aklıyla ve diliyle hükmetme gücüne sahiptir. Bu klasik dil konusuna dair bulguları açıklar mahiyettedir.

Çağdaş dil bilimi üzerine en parlak görüşlerin sahibi Noam Chomsky’dir. En azından böyle olduğu konusunda bir mutabakat vardır. İlginçtir Chomsky, insana ait dil gelişimi mekanizmalarında biyolojik altyapıyı eksik görür. Yani konu sadece insanda var olan sistemlerle ilgili değildir, bunun daha da üstüne bazı girdilerin etkisini vurgulamaya çalışır. Bu ise daha karmaşık düşünceler için insan ufkuna yeni anlamlar katan bir yaklaşım sunar.

Chomsky çalışmalarında Galileo, Newton, Descartes gibi somut katkı içinde olanların Kartezyen fikirlerini sebep olarak irdeler. Örneğin Descartes düşünceyi (cogitatio), “Hemen bilincimde, içimde ne olduğudur ve bunun da farkındayımdır,” der. Bunlar sadece doğal ve biyolojik sebepler üzerine araştırmalardır. Mekanik zihinsel yapı insanın çabalarını açıklamaya yetecek düzeyde değildir. İnsanın ne sorusu, ne merakı, ne araştırması, ne yeniden isimlendirmesi, ne yeniden kavraması bitip tükenecek bir dağarcıktır. Bilinç sürekli artar ve insan her şeyden sonra bunları tekrar kullanır; ama nereden ne temin ettiğini tam olarak bilemeyebilir.

Bu arada karşı görüşmüş gibi görünen ve belki de sadece bir arayış olma hüviyeti sunan Spinoza’nın potentia’sıyla açıkladığı “kuvvet, enerji ve potansiyel” vurgusunu da hatırlatmak gerekmektedir. Bana göre Spinoza’nın yaklaşımı açıklaması yapılamayan bahsin bilinen kavramlarla kolaylaştırılmasıdır.

Bütün bunlara bağlı olarak ben buna evrenin bilinç atmosferine yine insan gibi en değerli ve gelişimini sürdüren üretkenler (kavram, sembol, dil, anlam, düşünce, ürün, yöntem, program, araç, gereç vs. her türlüsünü iradesiyle üretme gündeki canlı, insan,) tarafından yüklenen bilinçle ilgili olduğuna, buradan birey öznesinin bilinçli veya bilinçsiz şekilde aldıklarına bağlıyorum.

Şimdi işin içine başka açıklanamayacak konular giriyor. Açıklanamayacak konu ne olabilir? Bahse konu insanda güçlü şekilde var olan bilinçaltı ve bilinç ötesi etkileşimlerdir. Öyleyse Kartezyen yaklaşımlar sadece bilince ait çabaları açıklamaya karşılık gelir. Psikiyatri, psikoloji gibi alanlar işin içine girdikçe Jacques Lacan gibi araştırmacıların bilgilerine başvurulur. Chomsky çok noktada bunları açıklıyor.

Benim anladığım sentezde insanın daha çok bilinçaltındakilerin yaşama bir şekilde etki etmesi konusuyla somutlaşmaktadır. Bu inkar edilemez bir gerçeklik sunarken an itibarı ile insan bulduğunu neden öyle anladığını, neden öyle isimlendirdiğini, neden öyle bir yöne doğru girdiğini açıklayamayabilir, daha sonradan farkındalığı gelişir; yani biyolojik duruma adapte olma yolu bulur. Bilinç ötesi konulara hakim değilim ama bunlara hakim olamadığım için değerlendirmeme ilave edemiyorum. Bu dışladığım anlamına gelmez, bilakis inanıyorum ama bilmiyorum.

Lacan gibi bilim insanları çoğu algılama yöntemlerini açıklarken bilinçte meydana gelen süreçleri de açıklamaktadır. Buna dair bence en somut konular insanın ayna yöntemleriyle ve simülasyonlarla bilincinde veya bilinçaltında geliştirdikleridir. Dil ile ilintisi şöyle: Çocuk bir dış etkiyi alır, iç dünyasında bu bazı etkileşimleri yaratır ama çocuk öğrenme sürecinde bu meydana gelen çalışmayı bilemez ve izleyemez. Diyeceksiniz ki çocuk değil de büyükler olsa anlarlar mı; hayır, insanın yönetemediği bir sistematik otomasyon gelişir ve zor olan nokta şudur: Etkiye göre meydana gelen aynalanma ve simülasyon kendi içinde derinlikli türetmeleri yapıp hafızasına kaydederken, aynı zamanda benzer konuların evrenin bilinç atmosferinden genetik yapısına yazılmış kodları da kullanmaktadır.

Şimdi daha yakın zamana gelmek istiyorum ve konuyu posthegemonik açıklamalarla ilişkilendirmek istiyorum. Neden mi? Söylemeliyim ki hegemonya ve posthegemonya kuramlarında bir kusur vardır: Ekonomiyi hafife alırlar, ama esas sorun bu da değildir; kültür, söylem dili ve ideolojik yaklaşımların etkisi hep başka yerlerde aranmıştır, halbuki kümülatif ortamda bu etkileşimler herkese etki edecek atmosferde yer almaktadır. O zaman ekonomik ve politik yaklaşımlar gibi temelde bireye özgü pek çok kültürel ve bilinçlenme süreçleri birlikte okunması gereken konular olmaktadır.

Kültür konusu çok geniştir. Ama hatırlatmak istediğim bir bilim insanı var, Richard E. Nisbett. Nisbett çok somuta indirgeyerek kültürlerarası farklılıkları araştırmış, örneğin bir Amerikalı ile bir Korelinin verdiği tepkileri, önemsedikleri konuları ve pek çok şeyi gerekçeleriyle açıklamıştır. Bu da bize göstermektedir ki, kültürel yapıda belli insan grupları dönemsel baskı süreçlerinde aynı etkilere-benzer tepkileri veriyor. Bu seçmek, kelimeleri kullanmak, algı yürütmek gibi pek çok sonuca karşılık gelen somut gerekçeleri açıklar.

Dönelim posthegemonya konusuna. Bu konuda Beasley-Murray (Beasley-Murray, J. 2010, Posthegemony. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press.) üç kavramı irdeler: Alışkanlık, duygulanım ve çokluk.[1] Şimdi bunları sırasıyla irdeleyelim. Alışkanlık, sadece rıza göstermek (talep, istek, kendiliğinden yaklaşım,) ve zorlamaya tabi tutulmak (inandırmak, mecbur kılmak, başka yol bırakmamak,) şeklindeki fiillerin ötesinde bir habitus’un işlediğini göstermektedir. Beasley-Murray’ın habitus’u, “bilinçaltında harekete geçirilen ve yeniden üretilen toplumsal oyunun kurallarına karşı kolektif cisimlenmiş –maddileşmiş- bir histir.” Başta kolektif karakterli bir iş üzerinde olduğumuzu unutmayalım, bu önemlidir. Zira Amerika’da oturup Almanya’nın Bavyera bölgesindeki bir köyde bir şeyleri etkilemek istiyorsanız, konu tam da böyle bir ortamı açıklayacak niteliktedir. Sanırım bu benim “bilinç atmosferi” olarak tarif ettiği ortam, ekosistem, iklimdir. Demek ki burada alışkanlık yaratırken ortama konacak değer ölçütleri önemlidir. Bu değer ölçütlerini birey bir şekilde bilinçaltı işlevleriyle (ben buna bilinçliliği de eklemek isterim,) duygu, his, belki açıklayamayacağı şekildeki yakınlık bağlamında alacaktır. Konunun tezahürü belki bilinçaltındaki açıklanamaz zengin olma güdüsü, oyunda birinci olma ihtirası veya kafede oturanların en çekicisi olma kaprisi gibi bir şeydir. Lacan’ın “itki” olarak açıkladığı konu bu duyguya karşılık geliyor olabilir.

Duygulanım konusuna geçelim. İtkisel ortam veya güdülere hükmeden atmosfer, etki, yapay veya sanal  da olsa bir bilgi türevi bireyin nasıl hareket edeceğine dair bir açıklama sunar. Rıza ve akıl bildiğimiz konulardır. Bunun ilerisinde dikkate alınması gereken konu nedir? Cisimsellik ve kişisellikten uzak olmak! İlginç değil mi? Duygular biraz önce örneklediğim bilinçaltının aktif edilmesiyle somutlaşan istek yaratma prosesinin konusudur. Diğeri ise kişisellikten uzaklıktır ki; hemen herkes aynı amacı aniden büyük bir istekle içinde hisseder. Belki bu bir katılımcı olma patlaması şeklinde kendini gösterir. Sosyal medya platformları bunun en belirgin örneklerini verir. Belli bir toplumda, örneğin Mısır’ın Tahrir Meydanındaki başkaldırıya veya bir Batı kentindeki Occupy eylemine katılmak isteyenlerin kişisellikten uzak, birbirine benzemez karakterde ve beklentide olanların, kolektif değerlerle hemen aynı noktada hareket edebilme güdüsüyle etkilenmeleri tanık olduğumuz açıklamalar arasındadır.

Buradan sonra Beasley-Murray’ın teorisindeki üçüncü konu olan çokluk bahsine geçebiliriz. Çokluğu ilgili yazarlar “halk” olarak açıkladılarsa da ben bunu çok başka gruplarla anlatılması gereken topluluk veya kitle gibi görmek isterim.

Bütün bunlardan sonra şu sonuca geleceğim; günümüzde dil, anlamak, kavramları itkisel çizgide etkilemek belli ölçülerde açıklanabilir olmuştur ama bir o kadar da zor bir alanın içine girildiğini ispat etmiştir. Diğer yandan posthegemonik açıklamaların bütün bunları birleştiren bir teoriymiş gibi durması, üzerinde titizlikle durulması gereken bir konu olmuştur. Liderler ve yöneticiler birer filozofmuşçasına bu konular üzerinde çalışmalıdırlar. Durum bu!

Gelelim Türkiye’ye… Bizler bir bilgi toplumu olmanın ötesine taşındıkça dağarcığımızdaki çevirdiğimiz hazineyi giderek tüketmekteyiz. Bilinçlenmek en büyük hazinemizken tersi hal bizi yobazlaşmaya sürükler. Toplum özündeki sermayeyi artıracakken kaybetme sürecindedir. Çok örnek verilebilir, bir tanesine değinelim; bakarak veya dokunarak katıldığımız ekran işlerine öyle bel bağlıyoruz ki okumak, araştırmak ve derinleşmek çok gerilerde kalıyor. Bilmeden taraf olunan çok konumuz var. Bu tarafgirlik gereksiz yere toplumda bölünme ve tepki verme süreçlerinin işareti oluyor. Dijital Çağda – Bilgi Çağında garip değil bir gerçek olan anında analiz sonucu elde edilen verilere göre birey ve toplumların yönlendirilebilmeleri söz konusudur. Bireysel ve kitlesel olarak anlaşmak adına vazgeçilmeyecek insani özelliklerimizi, dikkat etmeyi ve özenli olmayı bir kenara koymayalım.

Önemle üzerinde duracağımız diğer konu yine eğitimle ilgilidir. Okullarımız ve eğitim sistemimiz çağın gerisinde kalıyor, gelişmeleri takip edebilse de değerini kavrayamıyor. Dolayısıyla çocuklarımıza anlaşabilmenin ne demek olduğu da kavratılamıyor. Kopukluk büyüyor. Sınavcı eğitim sistemi çocuklarımıza çok zarar veriyor. Toplumda bir dengesizlik hali virüs gibi yayılıyor. Çoğu zaman acaba bunu bilerek, kasten mi yapıyorlar diye düşünmeden edemiyoruz, değil mi? Herhalde sorun daha derin…

İnanç konusuna geleyim. Ben dünya işleri ile ahiret işlerini ayıran akıl yerine ahlak pratiği üzerinden bu konuları birleştirmiş aklın başarısına inanıyorum. Eğer tüm kavrama süreçleri, ki 1980 sonrası Türkiye bu yönde çok önemli zafiyetler yaşıyor, heba edilirse inanan için bile ne dünyada ne de öbür dünyada bir başarı olacak; esasen bu durumun anlaşılamadığı bir süreçteyiz. Eğer akıl bilim-ilim deyip inanılmayacak konuların peşinde ise bu çok normal olur. Sonra!.. Sonra toplum çok konu bağlamında anlama, kavrama ve anlaşma erozyonuna girer; belki girdi bile!

Farkında mıyız? Giderek inkar edilemez düzeyde durum kötüleşti, posthegemonik bir çarkın içine girdik. Reaksiyonist olmanın bilincinde bile değiliz, sadece kaybederek ilerlemenin normal olduğunu kanıksıyoruz. Liderler ve politikacılar bile bundan medet umuyor. Bu daha da kötü!..

Ben bu kadarla bırakayım. Kolaycılık bizi yobaz yapar, çok dikkat edelim, yaşamımıza özen gösterelim. Düşünceme göre yobazlaşmanın yeni bir evresine girdik, çıkmak da bizlerin işidir.

[1] Derleyenler: Alexandros Kioupkiolis, Giorgos Katsambekis, Radikal Demokrasi, Kitlenin Biyopolitikası, Halkın Hegemonyası, Çevirenler: Esma Kartal, Hayrullah Doğan, KÜY, 2016, İstanbul, s. 171.

(Görüntü Milliyet’ten ödünç alınmıştır.)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Dilin Kökeninden Posthegemonik Atmosfere İnsan Etkileşimi

DİĞER YAZI

Dominantlık, Strateji ve İstihbarat Hakkında Dersler

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi