yurutme-erki
Yürütme Erki

Yürütme Erki

1144 Tıklama
26 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Genel

Bilindiği gibi demokrasilerde yasama, yürütme ve yargı erklerinin bulunduğu ifade edilir. Türkiye’ye bakarak yürütme konularına giren bazı sorunları, seçilen yolları ve belli alanlarda nasıl sonuçlara ulaşabileceğimizi gözden geçireceğim. Yetmişli yıllardan günümüze, küreselden yerele, devletten kente ve bireye kadar bazı açılardan konuyu ele alacağım.

İncelemede dördüncü güç olan medyayı bir tarafa koyacağım. Medya ayrı bir inceleme konusudur!

Bu yazı size bir şablonmuş gibi sunulacaktır. Kolay bir formülü vardır. Sonuçta göreceksiniz ki bu şablonla siz; “Bu şekildeki bir yürütmenin başında olsam, kolay, ben de yönetirim,” diyebileceksiniz.

Size hiç mali rakamlar, grafikler, mukayeseler vermeyeceğim. Basit bir mantık sırasıyla, zaten çoğunu bildiğimiz süreçlerdeki gelişmeleri birleştirerek sunacağım. Bu işin basitliğini vurgulamak için seçilmiş bir yoldur.

Bana göre burası önemli: Olanın kolaylığı ile olması gerekenin zorluğunu size ancak bu yöntemle anlatabilirim. Çünkü bu yöntem sayesinde varacağınız noktada; “Olması gereken bir yürütme erkinin işi çok güç,” demeyi ihmal etmeyeceksiniz.

İncelemede; küresel finans krizi, kalkınma stratejilerinde Türkiye’nin tercih ettiği modeli, politik yöntemi, hukukun işlevini, bu süreçte kayıt dışı ekonominin yerini, mega kent dinamiğini, temelde gayrimenkul (inşaat) sektörü merkezli olarak işlemeyi uygun buldum.

Küresel Finans Krizi

Burada dikkat çekmek istediğim, küresel finans krizinin gayrimenkul sektörü üzerinden çıkması konusudur. 2008 yılında dünya ABD’de patlak veren Lehman Brothers adı ile de bilinen finansal kriz sayesinde bir gerçekle yüzleşti. Gayrimenkul sektörü ile bilinenler tekrar gözden geçirildi.

Ancak bu konu öyle karmaşıktı ki; ormanda odun toplayıp geçinen orman köylüsünden dünya devi yatırım bankalarını, belediye meclislerinden maliye bakanlarının masasındaki evraklara kadar çok boyut taşıyordu. Krizin özünde spekülasyon ve bir balon şeklinde ifade edilen yatırımlar vardı. Bu alandaki her türlü gayret gayrimenkul üzerinden üretiliyordu.

Kalkınma Stratejileri Hakkında

Dönelim Türkiye’ye…

Özellikle yetmişli yıllardan sonra iktidarlar köyden kente göçü kalkınma açısından bir çözümmüş gibi işaret etmişlerdir. Günümüze kadar çeşitli düzenlemeler, yasalar, programlar, projeler sürekli mülk üzerinde yoğunlaşan bir mücadeleyi ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar hatırlayabileceğimiz, orman arazileri, köprü ve yol projeleri, büyükşehir yasaları, su kaynaklarının kullanımına dayalı planlamalar, enerji elde etme yöntemleri, tarım ve hayvancılık politikaları kırsal kesimde yaşayanları yerinde geliştirmemiş, kentlere göç etmek zorunda bırakmıştır. Çatışmaların kaynağı bu politikalarda aranmalıdır.

Liderler uluslararası politikaları, küreselleşme çabalarını ele alırken kendilerince kolay olan kentleşme ve buralardan elde edilecek gelir alanlarını göz önünde tuttu. Halk ise yetkililerin üzerlerine düşeni zorluklar içinde de olsa yaptıklarını düşündü!

Türkiye’nin belirgin olarak ortaya çıkan kalkınma hamleleri Rahmetli Özal’dan bu güne daha da belirginleşmiştir. Bu itibarla turizm ve inşaat öncü alanlar olarak seçilmiştir. Turizm belirli bir olgunluğa gelmiştir. İnşaat ise sürekli gelişmektedir. Hatta bu gün dahi Türkiye’yi dünya ölçeğinde ilerilere taşıyacak sektör olarak inşaat seçilmiş görülmektedir.

İnşaat, ürettiği gayrimenkulün yanı sıra istihdam sağlaması, yan sanayileri beslemesi gibi kapsamlı bir alandır. Belki de kalkınmakta olan ülkelerin genelinde bu sektörün başat görülmesi aynı sebeptendir.

Eğer devlet kalkınmak için dünya devlerine paralel politikalar üretirse başarılı olur. Çözüm, kalkınmakta olan ülkelerin bir tür mecburiyeti olarak takdim edilen inşaat işlerinin ve beslediği sistemlerin dışında aranmalıdır. İnşaat cazip gibi görülür ama beraberinde bir kısır döngü de yaratır.

Müteahhitlik gelirleri genel gelirlerde önemli bir kalemmiş gibi sunulabilir ama ortada bir gerçek vardır: Küresel piyasada maalesef Türkiye’nin inşaat teknolojisi ve projeler üretmesi söz konusu değildir. Uygulamada ülke kaynakları bir tür taşeronluk hizmeti verir. “Zaten etimiz budumuz ne, bu bile bize yeterli…” diyenler olabilir. Benim amacım ise bu alanda belirleyici olmamız gerektiğini vurgulamaktır. Basit görülen işlerde bile belirleyici başkaları ise vatandaş, dış gözle; bir tür küresel amele sıfatını alır.

Kapitalist olan, küresel şartlara ayak uydurmak isteyen, değişik hizmet sektörlerinde çalışan ve vasıfsız iş alanlarında bir tür amelelik üzerinden büyüme yolunu seçen bir devlet için tablo şudur: Kentler dengesiz şekilde büyür, hukuk geleceği güven vermekte sıkıntı içindedir, halk içten içe huzursuzdur ve bundan dolayı sürekli olumsuz sinyaller verir, suç oranı artar, diyalogsuzluk her alana yaygınlaşır.

Eğer kentlerde işçi (Marksist söylemle emekçi); gündelikçi, hizmetçi, temizlikçi, nakliyeci, paketlemeci, hamal, amele, garson, tarım işçisi vb ağırlıklı olursa değerlendirme farklı; dizayn, sanayi ve teknoloji üretiminde istihdam ediliyorsa farklı olur. Bu kesimlerin nüfusa oranına bakarak ülkenin kalkınmışlığına dair bir çıkarım yapılabilir.

Eğer küresel kapitalist sistemde bir ülke işçisine bu tür görevler verildi diye politik bir kabul yapılırsa, küresel sistem elbette bundan hoşnutluk duyar. Çünkü dünya üzerinde bu işleri de birileri yapacak, diğer işleri de başkaları yapacaktır.

O halde devlet hangi alanlara el atmalı? Teşvikler, muafiyetler ve diğer önlemler bir tarafa, mega projeler işin esasını gösterir. Türkiye’nin mega projeleri inşaatla ilgilidir ve işçilik bir tarafa, büyük yatırımcılar yabancıdır: Japon, G. Koreli, Amerikalı, İngiliz, Alman, Kanadalı, Çinli, Rus, Arap, Yahudi vs.

Buradan görünen şudur: Politika, daha çok politikacının iktidarda kalma süreciyle ilgili hedefine paralel olan, bizzat kendisinin kontrol edebileceği işleri önemser. Eğer bir seçim periyodu kadar sürede iktidarda kalanlar için düşünürsek, sanayi-teknoloji alanlarına fazlaca yüklenmek kendileri için bir politik risk konusudur.

Bu risk alanlarını belli varsayımlarla ifade edelim: 1) Periyod iktidarda kalma süresine uymayabilir. 2) Küresel sermaye kendi perspektifine göre işlerin kendine kolaylık yaratıp yaratmadığına bakar ve belki de ülke içindeki yatırımları desteklememe yolunu seçer. 3) İktidar hazır akarı olan dolaylı vergiye dayalı bir maliye yöntemini kısa süre içinde değiştirmek istemez ve yeni uygulamaları başarıyla hayata geçirmekte sıkıntı çekebilir.

Bütün bu gerekçeler aslında ekonomistlerce çokça sözünün edildiği katma değeri yüksek işlere yönelmeye de engel niteliğindedir.

Politik Yöntem

Politikacılar ekonomik rakamların büyüklüğünden kendilerine iktidar garantisi çıkarımı yapar. Dolayısıyla zaman içinde balonları sevdiği gözlenebilir.

Yasama, “Adalet mülkün temelidir!” sözünün gereğini gerçekleştirmek amacıyla, ekonomik büyüklüklerin meşrulaştırılmasını sağlama güdüsüyle çalışır. Bu süreçler bazen spekülasyonların sindirilmesine de karşılık gelmektedir.

İktidarın birinci görevi vatandaşa istihdam yaratmaktır. Bu görev her yerde aynıdır. İşi olan vatandaşın ise devlete ödeyeceği bedel hakkında farklı yollar aranır. Bedel ödemek için Türkiye’deki modelde gelire ve zenginliğe dayalı vergiden çok, perakende üzerinden, dolaylı verginin yaygın olması tercih edilmiştir. Etrafa sunulan adı ne olursa olsun, politikacı bu yolu pratik olduğu için seçmiştir. Yani, işi olan vatandaşa denmektedir ki; “Cebine mobil telefon koyarsan, onunla konuşursan, otomobille dolaşmak istersen, ona benzin doldurursan, çamaşır, bulaşık yıkamak için kimyasallar alırsan, bu ve benzeri işler için ödeyeceğin bedel bu kadar…” Çözüm bu ise; halkın gerçek fakirliği devam eder ve gerçek kalkınma olmaz; görünürde GSYİH gibi rakamlar tatminkardır ama bunun pratikte halka yansıması aynı oranda olmaz…

Bu anlatımda akıldan çıkarılmaması gereken kambur şudur: Kayıt dışı ekonominin sistemli olarak hazmedilmesinin seçenek olarak kabul edilmiş olması! Türkiye’de sistemi aktifleştiren ara mekanizma budur, değineceğiz.

Hukukun İşlevi

İş alanında çözümün modern gecekondu sistemine bağlanmış olmasını dikkatinize sunmak isterim. Gecekondu Türkiye’de çok iyi bilinen bir konudur. Nasıl rant ürettiği, politikanın bununla nasıl beslendiği ortadadır.

Modern gecekondu sisteminin ilk belirgin özelliği nedir? Gayrimenkul yatırımlarının önünü açmak için gerekli kararların ve hatta yasaların süratle alınmasıdır. Burada işin yasallaştırılmasını iki alanda hukukçular çözer; ilki yasama organında hukuken sistemin yerleştirilmesi, ikincisi ise mahkemelerin sorunları yasalara göre çözmesi.

Her alanda pratik çözümlere odaklanan devlet sistemi ve elbette belediyeler, yine politikalarla belirginleştirilen şehirlerin projelerinin önünü açacak çözümler üretecektir. Bu, halk adına ve halk için rantın yaratılması anlamına gelir. Rant denilen şey ise vahşi, acımasız ve de sorumsuz karakter taşır.

Temelde kapitalist sistemde (ki neredeyse dünyanın her yerinde kapitalizm uygulanır,) hukuk çözüm sunmaz, gelişmelerin yasal zeminde sindirilme sürecini yönetir. Bireyler kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, kapitalist devletlerin hukukunun da aynı yolda olması kadar doğal bir sonuç yoktur her halde!

Örneğin hukuk on asır sonrasının çözümüne dair bir ufukla çalışmaz. Bir yerde bir vakıa meydana gelir, hukuk, olan bir durum üzerine takdirde bulunur, hüküm verir, karşılığı kitabında yazılıysa ceza verir. Değil on, bir asır sonrasının cezasını hukukun kesmesi diye bir lüksün olmaması çok normaldir. Bu tip ileri vadeli konular ise politikacıların ve özellikle liderlerin konusudur.

Peki, devlet yapısı ve gayrimenkul sektörü politika ile kendi önünü açıyor ise ne yapar? Elbette hukuka sarılır. Kavramsal değil ama pratikte, bu tip işlerde görev alan hukuk doğaldır ki sisteme çalışır, düzeni korur ve işleri kolaylaştırır.

Halk bu tip sosyo-ekonomik ve sosyo-politik işlerden dolayı iki ayrı yolda yürür: Sistemden yararlananlar işine bakar, yararlanamayanlar ise protesto eder ve karşılarında hukuku bulur.

Her ne kadar iyi niyetli çabalar olsa da, sürekli yasa değişikliği, ileri-geri ve zikzak yapılması, işlerin olması gereken şekilde yürütülemediğinin bir göstergesidir. Gelişmiş demokrasilerde bir yasanın bir harfini değiştirmek bile onlarca yıl sonra gerçekleştiriliyorsa, yüzlerce yıldır değişmeyen bir çok kaide uygulanıyorsa; bizdeki hukukun bir gelişmekte olan ülke hukuku olarak görülmesi çok normaldir.

Kayıt Dışı Ekonominin Çözümü

Türkiye için kayıt dışı ekonominin en önemli gizli kazanç konusu olduğunu herhalde biliyoruzdur. İşi bilenlerce bu konuda çok şey açığa vurulmaz. Ekonomi yöneticileri konunun ne gibi başka sorunları yarattığını az çok bilir ama temelde kalkınmaya odaklanıldığından dolayı ortalıkta dönen paranın varlığından her zaman hoşnut kalınır.

Kayıt dışı ekonominin sisteme en kolay girdiği alanlardan biri de gayrimenkul sektörüdür. Bu cümleden, kayıt dışı paranın özellikle İstanbul, Ankara ve kıyı şeridindeki tatil belgelerinde yer alan yatırımlar için çok şey ifade ettiği anlaşılmalıdır. Yatırımcıların gözü bu parayı getiren müşterilerdedir. Bu müşterilerin zenginlemesi ve değişik alanlara yerleşmesi sadece ekonomik değil, sosyal ve politik dengeleri de etkilemektedir.

Kayıt dışı ekonominin çarkları nelerdir? Aslında tüm bireysel ve kurumsal yapılar bu kolaycı sistemin bir unsurudur ve çarpık kentleşme ile çarpık büyümenin de bir gerekçesi bu noktadan hareketle meydana gelir. Küresel aktörler ise bunu bilirler ve pazar hakkında kararlar verirlerken teşvikleri, kolaylıkları ve promosyonları buna göre yönetirler.

Küresel aktörlerin pozisyonunu biraz açalım: Dünya çeşitli üretim tezgahları ve ürünlerini satışına uygun halde tutulmalıdır. Piyasa oluşturanlar bunu göz önünde tutarlar. Üretilen mal A ülkesine hemen, B ülkesine bir yıl sonra giriyorsa, bunun bir anlamı vardır. Yeni üretilen bir üretim tezgahı devreye girdi ise eskisinin satılacağı başka bir ülke gereklidir. Her şartta stokların eritileceği belli pazarların bulunması gerekmektedir. Buna refahın yaygınlaştırılması stratejisi diyebiliriz. Dolayısıyla, küresel aktörler kendilerine göre karar verirler, çalıştıkları ülkeye bir değer biçerler ve orada bulunma şartlarını kendi politikalarına bağlarlar. Türkiye’deki kayıt dışı sistem ise onlar için bir akışkanlık alanı yaratır, teşvik görür.

Mega Kent

İstanbul Türkiye’nin küresel standarda en yakın mega kentidir.

İstanbul, Bizans ve Osmanlı döneminden beri aynıdır ve bugün de Türkiye’nin lokomotifi konumundadır. Finans, sanayi, ticaret, turizm, inşaat gibi ana kalemlerin üretildiği değerler İstanbul’u Türkiye ekonomisinin baş aktörü yapmaktadır. İstanbul’un nüfusu ve kapasitesi dünya mega kentleri ölçeğine yaklaşmaktadır. İki başlık eksikliği tarif eder: 1) Finans merkezi olmalıdır. 2) Gayrimenkul cenneti olmalıdır.

Eğer geleceğin kent devletleri sistemi için Türkiye’den bir aday olacaksa bu İstanbul’dur. Bu fotoğrafla bakıldığında İstanbul mega projelerle lanse edilmelidir. Bu anlamda; kentsel dönüşüm, Kanal ve Yeni İstanbul projeleri çerçevesindeki yaratılan kapasite Türkiye’nin sosyo-ekonomik politikası için de bir anlam ifade etmektedir.

Bu arada küçük bir soruna dikkat çekmek isterim. Özellikle İstanbul ve Ankara’da yapılan yeni projelerde yer alan ve tema amaçlı yapılan göl, gölet ve kanallar cazip bir satış alternatifi sunuyor olabilir. Unutmayalım, bu projelere belediyeler onay vermektedir. İçecek suyu olmayan veya olmayacak şehirlerin bu su transferini neyle sağlayacağı sorusuna öncelikle belediyecilerin cevap vermesi gerekmektedir. Böyle bir sorunsaldan dolayı yakın zaman sonra kimler zarar görecek? Soru cevap beklemektedir.

Gerekli Olanlar Neler?

Şimdi gelelim bazı sonuçlar çıkarmaya… Ülkede üretim kapasitesi katma değeri yüksek türden dizayn, sanayi ve teknoloji alanları üzerine yönlendirilmediği takdirde sorunlar devam eder. Kentlerin ve ülkenin genelinin huzur, refah ve güven içinde olması için politikacının liderliği büyük önem taşır.

Kentlerin gelişimi; sindirmeye elverişli ölçüdeki yavaş tempoda, kontrolü pekiştirici şekilde emek sarf edilerek, mutlaka planlı ve düzenli halde olmalıdır.

Bunun yolu da çalışanların kategorik sınırının daha fazla para eden iş kollarına yükseltilmesidir. Bu; 1) liderlik etme, 2) uzun vadeli strateji belirleme, 3) doğru yatırım yapma, 4) gerekli ve nitelikli eğitim ve öğretim yöntemlerini sistemleştirme ve kararlılıkla uygulama ile olur.

Karşılığında politik yapının iktidar çatışmasını bu alanlara göre düzenlemesi beklenir. Eğer iktidar çatışması bu alanlardaki politikaları tarif etmiyor ve örneğin bazı kimlik sorunlarını gündeme taşıyorsa, yumuşak güç saldırılarının yaşandığı çağımızda, bu alanda başka manipülasyonların da varlığını tespit etmek asla bir komplo teorisi olmaz. Karşı tezleri ise; ya gerçekten gelişmeye karşıt olanlar ya da yumuşak gücün yöntemini bilmeyenler öne sürerler.

Bu sosyal yapı kayıt dışı parayla ortada dolaşan bir orta sınıfı değil gerçekten üreten bir orta sınıfı işaret eder.

Kent yapılarında politikacının görevi toplumu uyumlu hale dönüştürmek değil, sosyal düzeni kökleştirmektir. Lider, güven iklimini yaratana denir, vizyon sahibidir ve bütün dengeleri gözeterek uzun vadeli planlar yapar.

Şimdi ne düşünüyorsunuz? Bu dinamiklerle (ki basitçe ifade ettim) devleti siz de yönetebilir misiniz? Yoksa bu coğrafyada, bu yapıyla işler çok mu zor!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Adamsendecilik Üzerine

DİĞER YAZI

Sistemlerin Dinamiği

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi