kapitalist-ruh
Kapitalist Ruh

Kapitalist Ruh

1171 Tıklama
38 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Kapitalist dünya ve insana ait olan ahlaklı olma özelliği bağlantısını az da olsa açıklayabilmem için önce yaşamda konuyla ilgili ikilemde kalınan noktalara dikkat çekmem gerekecek. Ardından Batı’nın din ve ahlakla yoğurduğu kapitalist anlayışı açıklamam gerekecek. Rasyonalite üzerinde durduktan sonra kapitalizmin temel örgütlenme mantığını işleyeceğim. Bir karşılaştırma yapabilmek adına konunun Türk kültüründe nasıl anlaşıldığını inceleyeceğim. Yine genel bir bakışa yönelerek kapitalizmin günümüzdeki yansımalarına göz atacağım ve kısaca bu noktaya da değindikten sonra bazı temel düşüncelerimi genel hatlarıyla “paylaşan ekonomi” adıyla ifade ederek yazımı tamamlayacağım.

İkilemdekiler

Kapitalizmin ilk haliyle Avrupa’da ortaya çıkış şekli, sömürgecilik dönemiyle dünyaya yansıtılması, sonra Amerika Kıtasına yayılması ve bugün için geçerli olan modern kapitalizmin ortaya çıkması, sizce karnını doyurma savaşı veren her bir dünyalıya nasıl yansır?

Kapitalizmin kurallarının işlediği bir ülkede bireylerin belli karakteristik özellikleri ve süreçlere ait değişimleri hazmedemeden bazı önemli ve hem de kendi varlığına kadar uzanan mahiyetteki kararların alınmasında yetkililerin ve aktörlerin bir ikilem içinde olduklarını gözlemlemekteyim. Aslında bu ikilem ne bir meşruiyetin sebebidir ne de bir çatışmanın.

Bu “bireysel” ikileme bağlı olarak başka bir konuyu gündeme taşımak gerekiyor olabilir. Ekonomi ile ilgili üniversitelerden mezunların, bu sektörler içinde çalışanların, bürokrasi ve politika içinde yer alanların yönetimlerinde işler hangi mantıkla yürüyor? Bu noktada akla şöyle bir soru ekleniyor: Giyilen elbise kimin üzerine tam olarak oturuyor ki?

Neden böyle bir noktaya geldim? İkilem içinde olduklarını düşündüğüm bireylerin dışa dönük işlerinde haliyle muhataplarına ruh hallerini yansıtmaları söz konusudur. Rasyonel olmayan anlayışlara göre işler çifte standartlarla yürüdüğünden insanlar bir nevi sürüklenme içine çekiliyor. Ve belki de ütopik bir kurgunun sözcülüğünü yapanlar, diğer yandan gerçek yaşamın gerekliliklerini yerine getiriyor.

Yönetimlerin işleyişinde, kendileri neyi savunurlarsa savunsunlar, bu gerçek olgu gerekli köşe taşlarının bir türlü yerine oturmasına imkan vermez ve oynak bir zeminde sorunlar büyür. Eğer bir yerde bireysel ve kurumsal ikilemler görülüyorsa süreçler içinde yaşananların “doğal” görülmesi pek de doğru olmayacaktır. Hatta ortada derin bir sosyo-ekonomik sorun var demektir. Sorunun derin olması demek hemen her alandan bir başka üzerinde çalışılması gereken sebebin yeşerebileceği anlamı taşır.

Protestan Ahlak

Önce Max Weber’in “Protestan Ahlak” ifadesi üzerinde kısaca duralım. Weber ekonomiyle ilgili bir konunun din ve ahlak kavramıyla bu denli ilgili olmasını neden düşündü dersiniz? Cevaben elbette çok şey söylenebilir.

Öncesine de bakalım, temelde Weber’in yaklaşımı Calvinisttir ve Püritanizmi kabul eder. Fikirler birleştirildiğinde ortaya çıkan model çalışmakla ilgilidir. En sonunda, “Tanrı’nın yeryüzündeki krallığını kurtarmak için insanın görevi belli bir esasa bağlı kalarak çalışmak,” şeklinde bir sonuca varılmaktadır. Temel esas; çalışmanın amacının zevk, eğlence ve tatmin olmamasıdır. Ancak böyle bir inançla yaşam sürdürülürse günahkar insan Tanrı tarafından affedilecek ve öteki dünyada rahat edecektir. Düşünce budur!

Batı’da bu düşüncedekiler hem çalıştıkları işlerde ustalaşmalı hem de ahlaken olgunlaşmalıdır. Örneğin bir görüşe göre Püritanlar dindar ustalardan oluşur. Calvinistler meslek kurallarını ve hiyerarşisini kapitalist gelişmeye en uygun değerlerle birleştirme yoluna gitmişlerdir. Bu kesimler ekonomi ile ilgili alanı bir kalıba sokmayı düşündüklerinden, kapitalist düşünce kendi içindeki birleşik kabulleriyle ve anlayışlarıyla şekillenmiştir.

Batı, kapitalizmi sahiplenir ve bu çerçeveye oturtur; ilk andan itibaren böyle bir yaklaşımı “Batı Kapitalizmi” olarak tanımlar. Aslında uygulamaya bakılırsa bu tip bir kapitalizm (orijinal haliyle) dünyanın diğer yerlerinde yoktur.

Diğer coğrafyalarda kapitalizm kendi kültürlerine göre şekillenmiştir. Kapitalist anlayış, Hindistan’da, Çin’de veya Araplar’da; Buda, Konfüçyüs veya Müslüman inanışlarda başka anlayışlarla şekillenir. Ama insanlar aynı gemideler, olup biten kültürel farkları aşmış görmeye yetiyor gibi. Şimdi farklılıkların kendi içinde birbirlerini dengelemesi öne çıkıyor ve bütün bu süreçleri birileri sevk ve idare etmeli, öyle değil mi?

Buradan hareketle, “post-kapitalist” düzende bütün bu düşünceler ve algılar ortak bir havuzda toparlanmış kabul edilir, konunun din ve ahlakla ilgisinden çok, kapitalizmin kendi doğası ve kuralları üzerinde durulur. Bu tanımlama ise “küreselleşme” bağlamında işlem görür. Küresel ekonomide Batı kapitalizminin yaklaşımı, kültürlerin anlayışlarına uygunluk olarak kabul edilir ve bu farklılıklar yönetilmesi gereken bir “iş” olarak görülür. Çünkü onlara göre kapitalizmin sahibi Batılılardır. Batı’nın dindar kesimi bu daha geniş ve yeni iş tanımını da Tanrı adına görmektedir. Dindar olan veya olmayan Batılılar için zenginlik her açıdan “güç” kabul edilir ve güç her işin başında gereklidir.

Rasyonel Bakış

Batı, dini olsun veya olmasın, bütün bu anlayışı “bireyci” bir mantıkla açıklar. Bildiğimiz ölçüde bireyin değerini arttırmak başka bir şeydir, her ne şekilde olursa olsun bireyin kendini kurtarmaya yönelerek her işi kendi kontrolünde-gücünde yapmaya yetkili görmesi başka bir şeydir. Özellikle ekonomi bireyciliği bu doğrultuda yapılandırır ve Batı’nın bir çok sosyoloğunu ve ekonomistini çelişkiye düşürür; bir bakıma bu yaklaşım onları insanlığı değil, sadece kendilerini kurtaran konumuna yerleştirir. Çelişki nettir: Akıllardakilerle yapılanların birbirlerine uymamasıdır.

Kurallarını Batı’nın ortaya koyduğu kapitalist uygulamada (dini ve mezhepsel inanışları dahil) kendi kültürlerinin gereği her iş doğal olarak işlem görür. Buna ekonominin kendi içindeki matematiğini de eklersek bütünüyle bu yapı bir “rasyonalite” olarak tanımlanır. Rasyonellik üretimden kazanç elde etmeyi, yani tükettirmeyi, bu döngüyü çoğaltmayı, yaygınlaştırmayı ve hızlandırmayı, daha büyük miktarlarda kazanç elde etmeyi, elde edilenlerin biriktirilmesini ve buradan kuralları koyan olup gücü artırmayı meşru görür.

Kapitalist anlayışa göre rasyonel ekonomi mantığı, bireylerin piyasa şartlarındaki çıkarına göre şekillendirmek isteyeceği değer (örneğin para) fiyatlaması işlevsel bir örgütlenmeyi gerekli kılar. Piyasa şartlarında bireylerin çıkarlarını ve değer fiyatlamasını dikkate almak zaruridir. Bu zaruret bir hesabı gerektirir. Bu hesap işin doğasına ve gerçekliğine dayandırılır. Para ve diğer değerlemeler hem soyuttur hem de bireysellik ötesidir; ama “insana özgü” bir doğallık içerir. Çünkü insan; soyutu somutlaştırabilen, somutu da somutlaştırabilen ve bütünüyle maddeye mana yükleyebilen bir varlıktır.

Bugünün değerleriyle, çokluklarıyla ve anlayışlarıyla rasyonelliğe olan bağlılık piyasa şartlarında kurallara uyup uymamadaki ahlakilik ile açıklanabilir haldedir. Bu duruma göre kültürlerin arasındaki ahlak anlayışları da asgari düzlemde ortak bir algıya indirgenmiş görülmektedir. Rasyonel meşruluğun ortak noktaları kabul edilen şekliyle uygulanmaktadır. Hakim taraf ise kuralları koyma ve yönlendirme kültürüne sahip olanlarla açıklanabilir.

Çin’den Arabistan’a, buradan Avrupa’ya ve Amerika’ya, ne kadar insanın yaşadığı alan varsa, her yerde biçimsellik ön plana çıksa bile eğer ortak ise kabul görür olmuştur. Aksi halde ne sigorta olur, ne ipotek yapılır, ne kredi verilir, ne ticaret olur, ne takas yapılır, ne ulaşım sağlanır, ne de bir “çalışma” gerçekleşir. Ayrıca, “Benim yöntemim daha makbul,” türünden bir anlayışın anlamı var mı, sorgulanır!

En azından şu bilinmelidir, vergi sistemi nasıl işliyor? Devletin vergi sistemi ve toplanan paraların kullanılması kapitalist bir mantığa dayanıyorsa ve uluslararası bir mahiyetle finans yönetimi kurallarıyla işliyorsa vatandaşların bundan ayrı olmaları mümkün değildir.

Kapitalizmin Temel Örgütleri

Kapitalist ruh bir örgütlü yapılanmayı gerekli görür. Bu örgütlenme başlangıçta, “Devlet nasıl teşekkül ettirilmeli?” türünden soruları cevaplar mahiyetteydi. Bürokrasi, kurum ve kuruluşlar, liderlik ve yönetim anlayışları buradan hareketle yazılıp geliştirilmişti. Cumhuriyetler, liberal ve komünist yönetim kademeleri, demokrasi kurumları, uluslararası örgütler ve yazılı anayasalar hep böyle bir süreç sonrası yapılandırıldı ve ön plana çıkartılıp savunuldu. Bugün var olan birçok uluslararası ekonomik, kalkınma ve işbirliği ile güvenlik örgütünün Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası ortaya çıktığını ve hemen bütün ülkelerin buralara üye olduklarını biliyoruz. Bu savaşlar da kapitalist mantıkla gerçekleşmişti, barışlar da buna bağlı yapıldı ve daha sonra bahse konu örgütler de kapitalist mantıkla işlemekteydi. Önemli olan paranın serbestçe dolaşabileceği güvenli bölgeler yaratmaktı.

Gelişmelere paralel olarak düşünelim; sizce bugün bu yapılar neyle ilgileniyorlar? “İlgilenen yok, kendiliğinden gelişiyor…” türünden fikirleri öne sürüyorsanız, bir ihtimal yanılıyor olabilirsiniz. Dünya hiçbir dönemde kontrolsüzlüğü ve başıbozukluğu kaldıramamıştır, büyük savaşların, barışların ve paktların yapılmasındaki mantığa bir bakın, bugün de birileri işin sahibi olma misyonunu üstlenmiş olabilir. Fikrime göre bunlar bugünün “zemin yapıcıları” konumunda olanlardır ve kapitalist kuralların yerleşmesine dayalı zeminin sahipleridirler.

Devlet, belli bir coğrafyada kendi kuralları ve uygulama gücü olan, bünyesindeki mekanizmayla yönetim erkini meşru zeminde yapan, fiziksel güç kullanma imkanını tekelinde tutan politik birliğe denmektedir. Halen insanlığın elindeki en işler görülen yönetme aracı devlet olarak kabul edilmektedir. Ama günümüzde bu yapıda tartışılır olmuştur. Zira kurallar farklı zeminlere kaydırılabilir, alışkanlıklar değiştirilebilir, disiplin ve egemenlik kavramları tartışılır, kullanabileceği güce başka kutuplardan ve hem de meşru görünen düzeneklerle müdahale edilebilir olmuştur.

Buradan hareketle arkasında devletin durduklarıyla küresel anlayışları yaşamlarına katmak isteyenler arasında bir çatışma başlamışa benziyor. Elbette bu çatışmayı da yönetecekler olacaktır.

Bugün Batı kapitalizmini, kurumlarını ve değerlerini kendi içinde sindirmiştir ve kendini diğer kültürlere yansıtırken bunu belli taşları oturtmuş olarak görmektedir. Bu kapsamdaki konulardan biri de din ve devletle ilgilidir ve bunun çözüm bulunmuş hali laisizmdir.

Batı, kilisenin yönetimdeki etkisini egemenliğe hem doğrudan hem de psikolojik etki bağıntısı ile tanımlıyordu. Yönetimi bu tür yapılardan kurtarmayı öncelikli saydı. Çünkü insanlar “saf, vicdani ve bireysel” dinden çok “kurumsal” din olan kiliseden etkileniyorlar ve (doğal olarak) kilisenin itaatkarı oluyorlardı. Kul ile Allah arasındaki ilişki bir noktada kalıyor ve insanlar kiliseye veya içinde güçlenen papazların politik kararlarına itaate dönüyorlardı. Hatta kilise derebeyliklerinin ve krallıkların gücünü de arkasına alarak bir güç olarak hareket edebilmekteydi. Batı, yönetsel egemenlik anlayışını açıklarken bir güç odağı olan kiliseden kurtulmanın anlamını, bireylerin inancına bir kota koymak anlamına gelmediğini açıklamaktaydı.

Bilinçli olarak bu konular Batı’da ve dünyanın politik değişime giren farklı coğrafyalarında XIX. YY’da konu edilmişti. Peki, Batı’nın yönetsel modellerini alanlar ne yapacaklar? Elbette yaklaşık egemenlik sorunlarını çözmeliler, değil mi?

Devletler ve uluslar sistemini bu tür düşüncelerle inşa eden Batı ortak çabalara dair kurumsal tanımlamalarını da geliştirmekteydi. Para piyasası, bankacılık usulleri, merkez bankalarının yapıları, mali anlaşmaların ne şekilde yapılması gerektiği ve daha pek çoğu… Bu nedenledir ki, devletler içinde bakanlıkların ne şekilde çalışacakları, kendi kültürüne, coğrafyalarına ve değerlerine bağlı değişiklikler olsa bile, ekonomi alanında ortak paydaya uyma zorunluğu getirmekteydi. Bu durum çoğu adaptasyon sürecindeki devletin dışarıdan (özellikle Batı’dan) yönetildiği şeklinde bir anlayışı da beraberinde getirmekteydi.

Aslında bu Batı için “dili ve kuralları geliştiren taraf” olduğu sebeple hep bir avantajlı durumdu. Batı bu doğal durumu politik yöntemlerle de pekiştirerek güçlenme yöntemini geliştirdi. Hatta hukukunu ve yasalarını da bu doğrultuda geliştirdi. Dolayısıyla önce Batı ve sonra ortaklık yapanlar, “birbiriyle tutarlı soyut kurallar bütününü” tarif etmiş oldu. Bu tarif yönetim algısındaki rasyonaliteye eşdeğer kabul edildi.

Eğer bir devlet uluslararası sisteme kendi rızasıyla veya yaptırımlarla bağlandı ise bu doğrultudaki kabul ettiği kurallar ve kanunlarla kendi resmi memurlarını kullanarak büyük ölçüde Batı sisteminin takipçisi oldu. Bu gerçek (rasyonalite) egemenliğe farklı ve kaygan bir boyut kazandırdı. Yani devletler sistemi iştirakçilerini yöneten bir kapitalist-patronajı kabullenmiş oldu. Esasında tüm çabaların odağına para kazanmanın ve harcamanın sistemli yürütülmesi ve her seviyedekiler tarafından bu sisteme uygun şartların işletilmesi yerleşti.

Devletler başka isimlerle anılsa da, kültürler farklı görünse de, sonuçta rasyonel ve yasal (meşru) yönetim organları önemli ölçüde işbirliği ve koordinasyonla ve asıl önemlisi, kontrole tabi çalışmaktadır. Buradan devletlerin gücü nispetinde yasal politikacıların ve yöneticilerin otoritesi ve egemenliği ifade edilebilir haldedir. Kapitalist sistem her seviyede ve yerde maaşlı çalışanlarıyla, idari hiyerarşisiyle ve kariyer beklentilerini tatminle “asıl” otoritenin resmi işlerini yöneterek çalışmaktadır. Böyle bir sistemde kisveler değişse de asıl işlevsellik değişmemektedir.

Kapitalist sistemin yönetsel bazı kolaylıklarına değinelim. Muhafazakarlık ekonomi ile ilgili alanlarda hesaplanabilir bir kolaylığı bünyesinde bulundurduğundan istikrara katkı sağlayan temel bir yönetim anlayışı olarak görülür. Bu hal ters gelmesin. Eğer amaç kontrol ise egemen gücün etkisi altındakilerin çeşitli risklerden uzak yönetilmesi her zaman bir kolaylık içerecektir.

Diğer yandan işleri geliştiren ve imar eden teknik elemanların ve toplumu bilinçlendiren ikna edicilerin tümüne ilişkin kurumsal anlayışta ortak eğitim programlarının verilmesi önemli bir kolaylık konusu olmaktadır. Teknoloji geliştikçe ve yeni uygulamalar yaşama zerk edildikçe, bunların rüzgarını alarak gelişmek elbette kolay bir kontrol vüsatı sağlayacaktır.

Şimdinin yapıları çağdaş soyut kabuller, sanal ortamlar, küresel ortak akıllar, lojistik sistemler, depolama kolaylıkları, uzmanlıklar, eğitim zincirleri, meslek alanları, temel eğilimler, üretim ve tüketim alışkanlıkları, eğlence ve bilgilendirme platformları eklenerek de gerçekleştirilmektedir. Yeni kabule göre kontrol bir yerde ama ağ çok geniş bir alandadır.

Türk Kültüründe Durum Ne?

Durum Batı cephesinden bakılarak böyle, ya Türk cephesinde nasıl? Biliyoruz ki İslam’ın kabulü ile birlikte Türkistan’da tarihi İpekyolu üzerinde gelişen akımlar “ahilik” yapısını kurumsallaştırmıştı. Burada kimin kime örnek olduğunu tartışmaktan ziyade, sonuçta Türkler’de de ustalık ve ticaret konusu önem kazanmış görülüyor. Öncelikle bu konuyu dikkatte tutmak önemlidir diye düşünüyorum.

Anadolu’ya göç eden beyliklerle birlikte bu yapılar önce Selçuklu’nun ve daha sonra Osmanlı’nın kurulmasında öncü olmuşlardır. Her ne kadar süreç içinde Osmanlı askeri güce daha çok önem verip gelişme yoluna girdiyse de Selçuklu’nun din kültürü ve ahlakla birleştirdiği sanat, zanaat, ticaret ve eğitim faaliyetleri daha çok öne çıkmış ve gelişme bu alanların etkisinde görülmüştür.

Yakın zamana kadar bir özet yapalım. Osmanlı içinde sanat, zanaat ve ticaret daha çok yabancı kökenlilerin inisiyatifinde gelişmiştir. Genel olarak Türkler tarım, hayvancılık ve askerlikle bağlantılı işlere yönelmişlerdir. Bu bakımdan Türk devletleri içindeki ilk kapitalistler yabancılar olmuşlardır. Osmanlı’nın sonlarına doğru Almanya ile işbirliğine girilmiş ve buranın imkanları ile Türkler’in eğitim alarak çeşitli alanlarda zamanın icaplarına göre tekrar ustalaşmaya başladıkları süreç başlatılmıştır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Türk olan sanat ve zanaat erbapları, yetiştirilen bu kesim ile desteklenmiştir.

Uzun bir süre ticaret ve sanayi dahil ekonomi alanında kapasite yaratanlar İstanbul bölgesi çevresinde yerleşmişlerdir. 1980’lerden sonra Anadolu’da değişik çekim alanları oluşturulmaya başlanmış ve bu bölgelerde çeşitli üniversitelerin açılmasına ve yatırımların kaydırılmasına ağırlık verilmiştir. Dolayısıyla Türkler’in içinden coğrafyaya paralel kabul edilebilecek gelişme çok yeni tarihlere karşılık gelmektedir. Sistemin oturmaması ve toplumun bazı değerleri kabul etmede henüz olgunlaşmamış görülmesi bundandır.

Bugün Türkiye’de serbest pazar ekonomisini destekleme oranı %74 civarındadır.[1] Bu oran bilinçli veya değil, uygulamalara bakıldığında Türkiye’nin oldukça kapitalist olduğunun kanıtıdır.

Ancak Osmanlı’nın son döneminden bugünkü Türkiye’ye varana dek, bütün bu süreçlerde devletin kendisi kapitalist olmuştur. Gerçek budur! Politikacılar ne derlerse desinler, başta Bakanlıklar Batı tipi kapitalist yöntemlere bağlı çalışma yolunu seçmişlerdir. Hedefin “Batı” olarak gösterilmesi aslında coğrafi değil, kapitalist Batı’dır.

Bugün bile Avrupa Birliği normları masanın üzerindedir. Batılı kapitalistlerden oluşan “orijinal” kesimin ise Müslüman değerlere sahip bir kapitalist devleti bünyelerine almamak için direnmelerinin asıl sebebi bundan ötürüdür. Düşünceler ve eleştiriler; rasyonellikle kültürel orijinler bakımından gidip gelmektedir. Arada gösterilen ikilemlerin kaynağı bellidir.

Hal böyle olunca tarihsel ve kültürel etkilerle Batı tipi kapitalizmin uygulaması değişik coğrafyalarda insanların akıllarında ve vicdanlarında farklı açılar oluşturmuştur. Din ve devlet işlerinin ayrılması bağlamına kadar hemen her konuda anlayış farkları görülmektedir. Belki de gerçekte her yönü ile kapitalist bir tutum sergileyen politikacıların ve bürokratların açıkça “ben tam bir kapitalistim” diyememeleri dikkat çekicidir!

Vahşi Kapitalizm Söylemi

Küreselleşmeye paralel olarak daha da gün yüzüne çıkan düşünce akımlarının savunucuları, post-kapitalizmi aynı zamanda “vahşi kapitalizm” olarak tanımlama yolunu seçmişlerdir. Giderek gelir dağılımlarındaki farkın açılması zenginle fakiri hemen her coğrafyada bir yandan birbirine düşürmekte, diğer yandan aşırı birbirine bağımlı kılmaktadır. “Yüzde birin doksan dokuzu idare etmesi,” şeklinde açıklanan küresel tepki hareketlerinin özünde bu tür belirgin farklar ve vahşi denebilecek uygulamalar yer almaktadır.

“Nerede kaldı o ilk dindarlıkla iç içe geçmiş kapitalist mantıktaki anlayışlar?” diye hayıflananlar halen var olabilir. Belki de kapalı kapılar ardındaki toplantılarda, daha dar çerçeveli gruplar halinde, çeşitli din ve tarikatların ileri gelen “çok” zenginleri geleceğin dünyasına ve toplumlarına ilişkin ustaca kararlar alıyor olabilirler. Bu yapılar önceki dönemlerde daha belirginken bugün öne çıkmayı yeğlemiyor olabilirler. Bilinçli olarak politikacılar ve medyatik olanlar öne sürülebilirler. Eğer öyleyse, çok büyük bir çoğunluğun kapitalizmin bu boyutuyla ilgilenmemesi haklı görülebilir. Çünkü genel-güncel yaşam çok hızlı ve karmaşık kurallarla sürüp gitmektedir. İnsanlar güne yetişmek niyetiyle; kapitalist veya değil, ahlaki veya değil, belli fikirlere ve anlayışlara dikkat etmeksizin daha çok üretmekle ve tüketmekle ilgilenmektedirler.

Paylaşan Ekonomi

Kapitalizmin kuralları bellidir. “Ben şurasını böyle uygularım ve başarılı olurum,” denecek yönü pek yok gibidir… Başka bir kurgudan bahsedilecekse ilgimi çeker doğrusu.

Genel ekonomi alanındaki düşünceler çerçevesinde; sürekli çalışmakla, zararsız olanı üretmekle ve kararlı ölçüde tüketmekle, paylaşımcı olmakla, hak yememekle, hem insani değerleri artırmakla hem de çevreyi korumakla ilgili bir düzen savunulabilir. Fakat böyle ilkeler piyasa mantığı içinde değerlendirildiğinde çok özel çalışmaları kapsar. Belki denebilir ki, bu tür düşüncelerden yola çıkarak bir işte başarılı olmak yerine, salt bireysel tutum ve tatmin ön planda kalır…

Ben daha çok bireysel bakış açısına eğiliyorum. Vicdanlarla idare edilen her yerde inancın ve ahlaklı olmanın bir izi vardır. Eğer “kapitalist ruh” açık veya gizli vicdanlarla ilgili bir çaba içindeyse, bu görmezden gelinemez. O halde kapitalizmin karşıtını veya alternatifini en baştan geliştirmek yerine, vicdani genişliği piyasa aracı şekline dönüştürerek, onun bakışını onarmak daha pratik görülebilir. Vicdani genişliği piyasa aracına dönüştürecek ve bu anlamdaki görüşlerle yaşam standartlarını tarif edebilecek liderlere gerek vardır. O vakit yanlışlar el birliğiyle düzeltilebilir hale gelebilecektir.

İtiraf edeyim; “paylaşan bir ekonomi” anlayışını arzuluyorum, ama bireysel olarak pek ileriye gidemiyorum. Bu tür bir ekonomide ne olabilir? Evvela soyut zenginlikten somut zenginliklerin ortaya çıkması bu denli kolay olmamalı ve tıpkı bilginin paylaştıkça fazlalaştığı gibi eldeki birikimden belli bir pay başkasına verilerek büyüme sağlanabilmeli.

Buradaki paylaşmak sözcüğü, “biriktirilenden art niyetsiz verebilmek” demektir. Art niyetsiz şekilde çıkarları muhafaza edecek temiz ve barışık bir kültür yapısının nasıl imar edileceğini söyleyebilirim. Ama bunu nasıl garanti edebilirim ki? Bu ancak elbirliği ve yeterli güçle olur. Bu husus dünyaya hemen herkesin aynı inançla bakmasıyla ilgilidir. Ademoğlu olarak inancımla ve ahlaklı duruşumla hak ve adaleti vazgeçilmez, bilim ve teknolojiyi ise gerekli görüyorum.

Bir muttaki öğrencisi olduğumu neden savunuyorum dersiniz? “Birey” olarak, bu dizginlenme güçlüğü olan mevcut ve gerçek kapitalist sistemin içinde, olabildiğince kendi tercihlerimi yaparak, kendi doğrularımla yaşamaya gayret edebildiğimi düşünüyorum. Bana göre vicdani ikilemden kurtulmak işin özüdür. Bu da bana yetiyor. Siz ne dersiniz?

[1] PEW Research Center, Spring 2014 Global Attitudes Survey, Q13a.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Sözcükler

DİĞER YAZI

Demokrasi Dersi

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka