Milletin Toplumsal Barış ve Siyasal Uzlaşma Talebi

Okuyucu

Sosyo-politik Analiz – İç siyasetin bugüne gelen durumunu açıkça gözler önüne serebilmek için dört evrede inceleyeceğim. Birincisi, 2001 öncesini kapsıyor; ikincisi, 2002’den itibaren başlayan evre; üçüncüsü, 2009 ile başlayan evre; dördüncüsü, 2018 evresi, bugünler. Bu evreleri, taraflarını ve sonuçları gözden geçireceğim. Kim kazandı, kim kaybetti sorusunun cevabını da bu inceleme sonunda daha belirgin şekilde görebileceğiz kanısındayım. Ayrıca yeni sorular da ortaya çıkacak. Ama sonuçta millet ne diyor, buna bakmış olacağız. Sonunda siz de söyleyeceksiniz, bu millet gerçekten “Aziz!” diye. Bu Aziz Millet toplumsal bir barış, siyasal bir uzlaşma talebinde bulunuyor. Sese kulak verelim.

“DÜNYAYI DOĞRU OKUMAK ŞART!”

Bu konu nereden çıktı? 16 Temmuz 2018 tarihinde Helsinki’de bir araya gelen Donald Trump ve Vladimir Putin’in basın toplantısını gözünüzün önüne getirin. Malum, Trump seçileli iki yıl oldu. Helsinki’de basın mensupları ona ve Putin’e defalarca sordular, “ABD seçimlerine Rusya müdahale etti mi?” diye. “Kesinlikle olmadı, soru aptalca…” Cevaplar böyleydi. Hatta Putin “ABD’de demokrasi var, seçim yapıldı,” diye kibarca alay bile etti. Ne de olsa Amerika demokrasiye örnek gösterilen bir ülke, Rusya ise eski komünist! Sonra ABD’de Trump’ın zirvedeki halinin eleştirilmesi sürdü. Bazı önemli isimler Trump’ı “Hain!” diye suçladı, bazı senatörler ağır eleştirilerde bulundular. Ben de düşündüm!.. II. Dünya Savaşı sonrasından bugüne dünyada yaşananları hatırlayıp dedim ki; nereden nereye!.. Biz bu ülkelerin ağzına bakıp nelerle karşı karşıya kalmıştık!.. Bugün Amerika’da FBI ve CIA, Rusya’da FSB (eski adı KGB) varken neden bu tür işler açıklanamıyor ki? Acaba Amerika’nın hukuk sistemi mi sınanıyor? Amerika’daki derin devlet, bildiğimiz türden paralelci mi oldu? Diğer taraftan iç politika ile birlikte düşündüm. Tartışmalar aynı ifadeleri kapsıyordu. Popülizm ileri boyuttaydı. Suçlamalar ağırdı. O zaman dedim ki, bizde de bu tür konuşmalar oluyor, kurumlar işin içinde ve bazıları yıpratılıyor. Olup biten belli gibi. O halde hâlâ neden anlamıyoruz ki?

Daha önceki yazılarımı bu son noktayı koymak adına, Aziz Milletin toplumsal barış ve siyasal uzlaşma talebini (kendimce) belirginleştirebilmek için yazdım. Biliyorsunuz son dönemde ülkede siyasal yönetim biçimi değişti ve ardı ardına seçimler yapıldı. Millet bir karar verdi, herkes saygı duysun. Neyse vebal çekilir. Ama karar bu, şartlar bu! Eski dönemlerdeki şartları da biliyoruz. Hatta dünya halinde güneşin etrafında dönmeye de devam ediyoruz, değil mi? O “son” gelmedi. Rahat olun, işinizi güzellikle yapın… Ben milletin bir ferdi olarak bunu söylüyorum. Seçimler sürecinde bazı temel yazıları yazdım bu yazı ile onları birlikte okumanızı rica edeceğim. Nedir bunlar? (Sondan başa listeliyorum.)

Elbette bu bir yaklaşım ve görüştür. Herkesin kendi bakışına göre kritik edilmeye muhtaç bir yazıdır. Ancak benim amacım sonuçta ülkede barış ve huzuru, hani o çokça konuşulur ya, normalleşmeyi temin edecek ipuçlarını listelemekle ilgili olacaktır.

Daha yakın zamanda Adnan Hocacılar denen bir başka istismarcı grup ile ilgili haberleri okur olduk. Bunlar bir biçimde bitirilmelidir artık. Bizim bunlara ihtiyacımız hiç olmadı. Kim bunları başımıza sardı? Bunları başımıza saranlar ben yaptım demez, çare de göstermez. Ne yapacaksak biz yapacağız, nasıl çözersek biz çözeceğiz. Neden bunu hatırlattım, diğer meselelere de aynı şekilde, “biz” deyip, bakmamız gerekiyor da ondan.

“ANALİZ”

Bakın, gözden geçirelim, nereden nereye!..

Birinci Evre:

2001 öncesini, genel olarak Soğuk Savaş (1989) sonrası ortaya çıkan Yeni Dünya Düzeni olarak özetleyebileceğimiz bir dönemi açıklar. Bu dönemde pek çok yeni gelişme oldu. Dünyada ise 11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezi’ne gerçekleştirilen küresel radikal terör örgütü saldırısı milat oldu. Buna halen İslami Terör diyenler var. Dil kasıtlı olarak böyle seçiliyor. Paradigma ve tehdit algısı değişti. Bunlar kendiliğinden olmadı.

Soğuk Savaş’tan küreselleşmeye geçildi. Neoliberalizm sarmalı yaygınlaştı. Dünyada büyüme rakamları ve para arttırıldı. Arttı eksik olur, zıpladı desek daha doğru. Küresel finans krizleri meydana gelmeye başladı. Sosyo-ekonomik düzen vaziyetini uyarlama çelişkisi içinde kaldı. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kendi içlerinde ve değişik kompartımanlarda pozisyonlarının netleştirilmesinde sorunlar ortaya çıktı. Bunlara paylaşım savaşları ve kriz manipülasyonları eklendi. Ekonomilerin bazıları kırılganlaştı. Güven bunalımları meydana geldi. Para ve iş imkanı artmıştı, güvenilir kişi aranırken ahbap çavuş ilişkisi artış gösterdi. Sosyo-kültürel yapılar etkilenir oldular. Demokrasiler buna göre evrilmeye başladı. Piyasalar alabildiğine değişim gösterdi. Avrupa önce birleşmeyi hızlandırdı, sonra sorunlardan başını kaldıramaz hale geldi. Çin ve Hindistan modern köle çalıştıran fabrikalara dönüştürüldü. Her şey bollandı ama ihtiyaçların önü ardı kesilemedi. İnsan böyle bir varlık! Onun için kapitalizm var. Bilgi Çağı ortaya çıktı, teknoloji insanların yaşam biçimlerini etkiler oldu. İletişimdeki değişim her yönde yaşamı etkiledi.

Türkiye birden, yeterli kapital olmaksızın kapitalist oldu, modern olmadan post modern oldu, liberalliği sindiremeden neoliberal oldu. Nüfusta değişim ve göç hareketleri arttı. Sosyal dokuda bozukluklar meydana geldi. Bunlar normaldi. Ülkenin bir yönündeki yaşam ile diğer tarafındaki yaşamın arasındaki çok yönlü makas açıldı. Kürt Meselesi çözülemeden büyütüldü. Kültürel sıkıntılar başgösterdi, bayağılaşma popülerleştirildi. Eğitim yazboz tahtasına döndürüldü. Aileler daha çok gelir elde etme ihtiyacı duydu. İfade özgürlüğü konusunda yeterli bir gelişme sağlanamadı. Biat kültürü ortaya çıktı. Orta gelirliler tuzağa çekildi. Tıpkı küresel krizleri idare ederek kazanç elde etme yöntemi gibi, toplumsal çalkantıları yöneterek çıkar elde etme alışkanlıkları öne çıktı. Din ve Millet kavramı tartışıldı, Halk kavramı sulandırıldı. Yeşil Kuşak ve Büyük Ortadoğu Projelerinin etkisi ortaya çıktı. Çevrede çok çatışma, savaş, buhran, rejim değişikliği, düşmanlıklar, terör ortaya çıktı. Suriye’den ve başka yerlerden ülkeye çok göç oldu.

Bu evrede Türkiye’de temel dönüm noktası 12 Eylül 1980 tarihidir. Bu tariften sonra Ilımlı ve Radikal İslam, Siyasal İslam konuları tartışıldı, politik saha bu yönde de gelişti. 28 Şubat (1997) Postmodern Darbe oldu. PKK ile mücadele hep sürdü. Arada terörist başı Abdullah Öcalan CIA tarafından Kenya’da, 1999’da Türk yetkililere teslim edilmişti.

Bu aşamadan sonra, taraflar kim, kim kazandı, kim kaybetti, dikkat edelim. Aklınızdan da düşünün lütfen, gidip kime soracağız; “Ey dış güç, taraf mı değiştirip duruyorsun?” diye.

İkinci Evre:

2002’de AK Parti ve Fethullah Gülen Cemaati (o zaman bu tarzda anılıyordu, ama biz bundan sonra bütün dönemler için son halini, FETÖ şeklindeki kısaltmayı kullanacağız) birlikte hareket etmekteydiler. AK Parti iktidar olmak, iktidarda kalıcı olmak, güçlenmek, ideallerini yükseltmek istiyordu. Diğer yandan FETÖ gayrimeşru yollarla devleti ele geçirmek istiyordu. Bu dönemde olabilecekleri az çok gören kesimler içindeki bir grup, şekli ne olursa olsun, bazı reflekslerin söz konusu olabileceğini düşündüler. Bu kesimdekiler, irticaya karşı fiili olarak ne tür girişimlerde bulunabileceklerini gözden geçirdiler. Bunlara AK Partililer ve benzer düşüncedekiler “vesayetçi” demekteler. Biz de yazıda, darbeyi düşünen bu marjinal kesim için vesayetçi tanımını kullanalım. Hatırlanacaktır, bugün CHP’den milletvekili olan Tuncay Özkan, o dönem bir gazete yöneticisi olarak Cumhuriyet mitingleri düzenliyordu. Ayrıca Tuncay Özkan Milletvekili olmadan önce Kumpas Davaları kapsamında uzun yıllar hapiste yattı. Kumpaslara ileride değineceğiz. Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Em. Org. Şenol Eruygur ve bazı askerler bu mitinglere katılıyorlardı. Emekli generallerden birkaçı işin içindeydi. Muhtemeldir ki, muvazzaf generallerden birkaçı kendilerine yakın subaylarla birlikte karargah dışında beyin fırtınası amaçlı toplantılar yapıyorlardı. Bunları biliyorsa hukuk bilecek. Amaçları, irticacıların iktidar olmaması (daha önce bu bağlamdaki partiler kapatılma davalarına konu olmuştu), Cumhuriyet rejiminin ve laik yaşam tarzının korunması, pratikte ise AK Parti’nin iktidarını engelleyici bazı davalar açılması, gerekli tedbirlerin alınması. Söylenenlerden ben bunları çıkardım. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer (2000-2007) meşru zeminde irticaya karşı mücadele etmekten yanaydı. Mesele meşruiyet ve gayrimeşruluk üzerine gelişmeliydi.

Bu kesim bir tarafa, aslında normal düşünen, o veya bu tarafta olmayan, sadece işine bakan askerler PKK’yı ve bazı irticai grupları Almanya, ABD ve İsrail gibi dış mihrakların tahrik etiğini düşünmekteydi. Bu yönde deliller de vardı. Çatışmalar içeride ve Kuzey Irak’ta sürüyordu. Ama dışarıda bir şey yapması gereken varsa o devletin sivil kanadı idi. TSK, 2011 Körfez Savaşı’ndan sonra tekrar vücut bulan ve giderek alanını genişleten PKK ile mücadeleyi kendisi üstlenmişti, devletin bütünüyle yapması gerekenlerin olduğunu da dile getirmiyor değildi. Diğer taraftan irticayla mücadele işini aslen MİT sürdürmekteydi, TSK ise bünyesindeki sapkınları ayırt etmek istiyordu, tarafsız kalmayı sürdürmek istiyordu. Sonradan bu düşünce içinde olmanın ne kadar saf olduğunu kendisi de görüp üzüldü.

FETÖ o dönemde kendinden olmayan bütün asker kesimi hedef aldı, istihbarat topladı, kurumlar içindeki kabiliyetleri bunların üzerine odakladı, birçok kumpaslar ile zeminini güçlendiriyorken, diğer yandan AK Parti’nin iktidarını güçlendirdi. Bilinen o davalar başladı, Ergenekon, Balyoz… Aslında bahsedilen vesayetçi rejim yaklaşım ile bu davalar kendi içinde çelişiyordu. Çünkü FETÖ olayı çok başka bir noktalara getirmişti. Açıkça devletin bekası hedef alınmıştı. FETÖ düzmece davalar kullanılarak ordudan uzaklaştırılan vatansever askerler yerine kendi mankurtlarını yerleştirmekteydi. Böyle bir şeyi ancak bu ülkeye düşmanlık besleyenler yapabilirdi. Bilindiği gibi görevdeki Genelkurmay Başkanı bile, “terör örgütü kurmak ve yönetmek,” suçlamasıyla bir davaya konu edilmişti. Çünkü amaç resmen devleti ele geçirmeye dönüşmüştü. Böyle bir şeyi normal olarak kim yapabilir diye muhasebesi yapıldığında, akla gelen tehdit elbette güçlü ülkelerdi, hiç değilse geri plandaydılar. TSK, FETÖ’nün kumpasları ile sürdürülen o davalar neticesinde önemli bir sarsıntı geçirmişti. İtibarsızlaştırma süreçleri ile bu asil ordu rencide edildi. Bu süreç sonuçları ile marjinal bile olsa karşı taraf olarak işaret edilen vesayetçiler zayıfladılar.

Üçüncü Evre:

2009’da dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta One Minute çıkışından sonra saflar ve roller tamamen değişti. Mavi Marmara gibi olaylar da var. Bu durumda AK Parti’nin karşısında, vesayetçiler yerine FETÖ yer aldı. Bu saf değiştirmeyi iyi anlamak gerekiyor.

Bu süreçte yine önemli tartışmalar ve güç mücadelesi gözlendi. Sn. Recep Tayyip Erdoğan FETÖ’nün asıl yüzünü görünce “aldandığını” açıkça ifade etti. AK Parti politikalarında Siyasal İslam’dan Milliyetçi eksene kaymaya başladı.

Dönemin Bakanları Egemen Bağış, Zafer Çağlayan ve Muammer Güler 17 Aralık 2013’de meydana gelen İranlı Reza Zarrab olayında (Zarrab halen ABD’de,) yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla istifa ettiler/ettirildiler. O dönem bu olaylarla adı geçen (eski) Halkbank Gn. Md. Yrdc. M. Hakan Atilla ABD mahkemelerinden ceza almıştır. 17-25 Aralık süreci çok yönlü olarak önemlidir. Kim yaptı, ne oldu, neden o tarihte meydana geldi, ucu neden ABD’ye bağlı?.. Pek çok soru var.

Sonunda FETÖ 15 Temmuz 2015 tarihinde o menfur başarısız darbe girişiminde bulundu. Bilindiği gibi millet ölümü pahasına bu darbenin savuşturulmanda öne çıktı. Sonuçta darbeciler önemli ölçüde zayıfladı ve FETÖ marjinalleşti. Halen FETÖ küresel olarak çabasını ayakta tutmaya çalışıyor ve ABD’den kendince mücadelesine devam ediyor. Örneğin önemli şekilde Türkiye’ye yönelik dezenformasyon faaliyeti yürütüyor. (Dördüncü evre, 2018 periyodunda da etkisi ortaya çıkacağı gibi bu dezenformasyon devam etmektedir.) Darbe ile ilgili davalar ve devletteki paralelci çete uzantılarının bulunup adalete teslim edilmesi süreci ise devam ediyor. Başka şeyler de yapılıyor, milletin içindeki bu tür bazı zararlı düşüncelere karşı hem sosyolojik hem de hukuksal faaliyetler, ilgili kurumlarca sürdürülüyor.

TSK kendi bağlamında ikinci darbeyi bu evrede gördü. İçine sızmış FETÖ’cü askerler az değildi. Bunlar bünyeden temizlenince iki sonuç ortaya çıktı. Birincisi yetişmiş insan gücünde sayısal olarak azalma olmuştu; ikincisi ise, gerçek vatansever askerler kendilerini gösterebildiler ve ne yaptıklarını bilir oldular, yani etkinlik arttı. Şu da ilave edilebilir, FETÖ vasıtasıyla yaratılan kumpas davaları nedeniyle önceki evrede ordudan uzaklaştırılmış bazı askerler tekrar vatan savunması saflarına geri döndüler.

Ülkede politika olarak, Cumhur İttifakı ve Yerli ve Milli sloganı da bu sürecin son halkasında ortaya çıktı.

Ama hatırlamakta yarar var, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP Çatı Aday çıkardılar. Kahire doğumlu Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu aday gösterildi.

Dördüncü Evre:

2018’e gelelim. Ülkede, Cumhur İttifakı marifetiyle, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen bir tür başkanlık sistemine geçildi.

CHP ise Parlamenter Sistemi savunmaya devam etti, demokrasi ve adalet gibi kavramları da buna ekledi. “15 Temmuz FETÖ darbesinden sonra AK Parti’nin durumu lehine çevirmek üzere 20 Temmuz darbesini yaptığı,” şeklindeki iddiayı savunmayı politikasına dahil etti. “Bundan böyle ülkede hükümet yok, bakan yok, gensoru yok…” diyor.

Bu durumda ilk evreden bu yana, vesayetçilerden ve ardından FETÖ’den sonra, aslında AK Parti’nin ama son haliyle adı Cumhur İttifakı olan politik eksenin karşısına, CHP ve 24 Haziran 2018 seçimlerinde demokrasi için destek verdiği söylenen HDP geçmiş oldu.

2014 seçimleri gibi burada da cevap bekleyen bir soru var, CHP neden Çatı Aday olarak 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü (2007-2014) aday göstermek için düşündü? Bu kez CHP’ye destekçisi MHP değil, SP oldu.

Bu durumda karşı karşıya gelen asli iç politik eksenler; CHP ve HDP karşısında AK Parti ve MHP var. Şimdiki soru şu: Vesayetçiler ve FETÖ kaybetti, şimdi CHP mi aynı durumda? Bu kez benzer türden bir denklem kurulmalı mı?

17 Temmuz 2018 tarihinde (15 Temmuz’un 2. Yıldönümünden iki gün, Trump-Putin basın toplantısından bir gün sonra) CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Meclis Grup Toplantısı’nda iddialarını açıkça tekrarladı: “Asıl darbeci Saray’da… Darbenin siyasi ayağı ortaya çıkarılmalı… İki tür darbe var; biri FETÖ darbesi, diğeri Saray darbesi…”

Ayrıca bu kesimin genel olarak düşünceleri şöyle özetlenebilir: “Vesayetçi dediler ve kazanan taraf oldular, FETÖ dediler ama karşı darbeyi yaptılar, kendilerine bir darbe hukuku inşa ettiler, acaba AK Parti ülke için BOP kapsamında bir operasyonun ana unsuru mu?”

Haliyle, bu tür iddiaların ispatı olmayacaktır. Cumhur İttifakı öteden beri tekrarlanan bu tür iddialara bakarak, “CHP’nin ve başka birkaç partinin vesayetçi ve darbeci akla hizmet ettiğini, onların pozisyonuna şimdi kendilerinin geçtiğini, bu çabalarını sürdürmeleri için kulaklarına dışarıdan fısıldayanlar olduğunu, ayrıca alenen gerçekleşen darbenin ise sulandırıldığını…” söylemekteler.

Görüldüğü gibi bu evrede her iki siyasi kanat, Cumhur İttifakı ve diğerleri, birbirlerini dış güçler bağlamıyla suçluyorlar, durum bir bakıma Trump-Putin basın toplantısı gibi…

“HERŞEY ÖNEMLİ, UNUTMAYALIM!”

Şu bir gerçek, PKK ve FETÖ meselesi önemlidir, sebep olanlar hukuk yolu ile değilse milletin vicdanında ve tarih önünde eninde sonunda hesabını verir. Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklar asıl meselelerden birisidir. IŞİD meselesi de, Suriye de önemlidir. Durup dururken Ege’de 1992’de Saratoga tarafından Muavenet vurulmadı, 2003’te Süleymaniye’de askerimizin başına çuval komiklik olsun diye geçirilmedi, 2011 Oslo Görüşmeleri olayı haber olsun diye basına sızdırılmadı, 2015 yılında Rus uçağı bir Türk uçağı tarafından kazaen düşürülmedi, 2017’de Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrei Karlov rastlantı sonucu öldürülmedi, Suriye sınırındaki yerleşim yerlerimize sınır ötesinde teröristlerce en az dört kez füze saldırısı gerçekleşti, bunlar da boşuna değildi, hatta yıllar içinde PKK ve IŞİD ondan fazla canlı bomba saldırısını eğlence olsun diye yapmadı, sayısız vatandaşımız hayatını kaybetti, bunları içerideki bir parti düzenlemedi!.. PKK’yı aklayan, adına YPG veya SGD deyip, ellerine ağır silah verip eğitenler hayaletler değildir. 15 Temmuz darbe girişimi de boşuna değildir. Bunlar Türkiye’yi bir yerlere çekmekle ilgili menfur girişimlerdir. Görmüyor muyuz? Diyeceksiniz ki kendini BOP Eş başkanı ilan edenler de boşuna değildir. Başlangıçta AK Parti hareketinin destek bulması için Beyaz Saray’a New York’ta yaşayan Egemen Bağış’ın lobi yaptığı söylenir ve bu boşuna değildir denebilir…

Saddam neden Kuveyt’i işgal etti? ABD neden Kuveyt’i kurtardı? Saddam neden Kelbecer’de kimyasal silah kullandı? 300 bin Kürt neden ülkemize sığındı? ABD Saddam’ı alaşağı etmek üzere 2. Körfez Savaşını neden başlattı. Onca yıl ABD Irak’ta idi, ama neden PKK’yı silip süpürmedi? Neden Ortadoğu’da mezhep savaşları var? Neden Irak üçe bölündü? Neden Türkiye KYB-KDP kavgasında Barzani’yi tuttu. Neden Türk yetkililer ABD’den gelen direktifleri müttefiklik adı altında harfiyen uyguladı? Bugün neden Irak’ın kuzeyinde meşru bir Bölgesel Kürt Yönetimi var. Neden Iraklı Türkmen kardeşlerimizin mülkleri Kürtlerce talan edildi, buna göz yumuldu? Kerkük Tapu Dairesi nedene ateşe verildi? Bunlar eski hikayeler, bugünün değildir. Ama bunlara şu an bir türlü başını çevirmek istemeyenler var. Benim amacım huzura katkı yapmak, bunun için bu işte kimlerin ne yaptığını söylemeyeceğim. Sadece bilinsin istiyorum, suçlu varsa bulun demekle bir yere kadar gidilir, ama biz şanlı bir tarihi olan köklü bir milletiz!

Olan politikacıya değil, millete oluyor. Bizi bize kırdırmaya çalışıyorlar. Neden? Size son kırk yılda yaşanan ama asıl sebebi bilinmeyen birçok olay sayarım. İnsanların evlerine kaset kumpası düzeneği kurup parti başkanlarını değiştirenleri de hatırlatırım. İki tv programına çıkan biri popüler yapıldı bu ülkede, uluslararası ödüller verilip meşhur edildi, şimdi vazgeçilmez siyasetçi, bilirkişi oldular! Neden? Herkes için soru var, herkes için yaşanmış bir gerçeklik var. Ama en çok millete fatura ediliyor, farkında değil miyiz?

Dünyada likidite miktarı 1980’de neydi, 2000’de neydi, şimdi ne, bunu bilelim. Pasifik’te neler dönüyor iyi takip edelim.  En son Davos’ta neler konuşuldu, bunları da bilelim. Son G7 toplantısında tartışılanları unutmayalım. Devlet, demokrasi kavramları, çevre ve insan tartışılıyor, bu tartışmalarda kaybolmayalım. Hatta, örneğin 20 yıl sonra bu dünyanın gelişmiş yerlerinde ve özellikle kentlerinde karayolu olmayacaksa, bunu şimdiden hesaplayalım. Ülkemizin dünyadaki coğrafi yerini de bilelim.

Ben de biliyorum Osmanlı’dan bu yana süren tartışmaları, güç mücadelelerini. Ben de biliyorum köklü meseleleri. Ben de biliyorum nasıl Atatürkçü olunacağını, hatta öyleyim de, kimseye kalmaz, O’nun bugün bizden neler isteyebileceğini düşünseniz, siyaset yapacak yüz bulamazsınız… Ama biliyorum ki, herşeyin bir yolu yordamı var! Kimse birşeyi inkar etmiyor ki, herşey ortada.

“BU AZİZ MİLLET NE DİYOR?”

Şimdi gelinen nokta budur. Gerçekten çok ağır ithamlar var. Sınır yok! Peki, millet ne yapsın? NATO Genel Sekreterine, CIA veya FSB Başkanlarına, ABD, Rus, İsrail, Alman liderlerine gidip, “Bize bunları kim yaptı?” diye sorsa, ne olacak ki? Cevap alabilecek var mı? Alınır: “Soru aptalca!” derler. Öyleyse herkes işine bakacak.

Başlarda sormuştuk; “Ey dış güç, taraf mı değiştirip duruyorsun?” diye. Bu aslında bir tespittir. ABD veya başkası, aynı anda bile olsa, istediğine yanaşır, istediğini istismar eder, bu onun işi, bize düşen kendimizi bilmektir! Kendini bilen ne yapar? Önce konumunu netleştirmek için tekrar “ben kimim” der ve bunu samimi ve doğru cevaplar. Sonra olup biteni doğru anlar. Daha sonra imkan ve kabiliyetlerine bakar. Hasmını masaya yatırır, güçlü, zayıf ve istismar edilebilecek taraflarını analiz eder ve gereğini yapar. Usül budur. Hasım olma konusu, yabancı bir ülke veya onun maşası olur ise elbette gerekeni yap, bu milletin yetkililere verdiği görevdir. Ama hasım meşru birisi ise orada dur işte! Devletin istihbaratı ve güvenlik gücü bundan dolayı vardır, meşruiyeti belirler, varsa ihmal veya kasıt, konuyu hukuka getir. Herşey meşru zeminde olacak. Hukuk bir dönem neydi öyle!.. Ama neyse, o süreçler geçti. Şimdi birbirimize güveneceğiz ve hasmımızı ona göre tespit edeceğiz. Nasıl olsa, bedel ödedik ama tecrübemiz oldu! Takılıp başka fırsatları kaçırmayalım, gerekli adımları atalım artık.

Millet için durum değişmiyor… Sandık deniyor, oy veriyor. Millet muhasebeyi iyi tutar, bu unutulmasın! Bu Millet Çanakkale’de de vardı, Kurtuluş Savaşı’nda da… Bu Milletin gözü de var, kulağı da, yüreği de…. Millete düşman deniyor, ölümüne mücadele ediyor. Millet özveride bulunmak konusunda tereddüt etmez, bu da akıllarda tutulsun. Asker bu olanlara rağmen görevini bihakkın yerine getiriyor. İşçi ve köylü üretiyor. Hatta millete ekonominin çarklarını döndürmek için borçlanmak pahasına bile olsa git tüket deniyor, borçlanıyor ve tüketiyor. Bu millet gerçekten azizdir!

Bilmiyor muyuz ekonominin nerelerde olduğunu? Ama amaç ülkeyi tümüyle ayakta tutmak, kaygan zeminlerden mümkün mertebe uzaklaştırmak ve gerekirse destek olmak. “Düşsün de göreyim!” diyen bazı kötü zihniyetlerin olduğunu görüyorum. Bu düşüncedekiler ya bizden değil, ya da konumlarını belirleyemiyorlar.

Bu milletin sıradan ferdi olarak önerim var. Dünya değişti! Ne 1870’deyiz, ne 1920’deyiz, ne 1950’deyiz, ne 1980’deyiz, ne 2000’deyiz… Ronald Reagan ve Mihail Gorbaçov arasında yapılan 1985 yılı Cenevre zirvesini hatırlayın, bir de 2018 Helsinki’deki Trump-Putin zirvesini. Neler değişmiş anlarsınız. 2018 Şimdi 2018’deyiz. Bizim politikacılarda  bazı şeyler neden değişmiyor dersiniz? Zamanı okuyamıyor muyuz? Önce bunu görmek gerekiyor. Sonra, barışmadan barışı aramak olmaz!

Trump ve Putin’in veya ABD içinde Demokratların ve Cumhuriyetçilerin birbirlerine yapmadıkları yok, ama karşı karşıya olduklarında, “Sorun yok!” diyorlar. Biz ise feodal düzenin kan davalıları gibi davranmaya devam etmek çabasındayız.

Bütün, ama bütün değerlerimizi bilelim, koruyalım, hepsi zamanında çok daha önemliydi, şüphesiz. Bugün gerekeni yapalım, zamanın icapları gereği olanı. Geri kalmak yok, anlamamak yok, hatta vizyonumuzla en ileride olanı bulalım.

Acaba biz ne yapmaya çalışıyoruz? Yapacağını yap, gücün nispetinde yaparsın. Hatta sıra sana gelince yaparsın. Efendim, şahsen benim de beğenmediğim veya isteyip de elde edemediğim pek çok şey var, ama burası hareketli bir coğrafya üzerindeki 82 milyonluk bir ülke, bunu ve de özellikle haddimi biliyorum. Herkes bilmeli! Milletin önüne çıkıp kavgacı konuları ortaya atmayın, bunların kimseye faydası olmuyor, bak sürece, değişen bir şey olmuyor, hatta o dış güçlerin ve maşalarının yararına bazı imkanlar sağlanıyor. Üstelik millet geriliyor, motivasyon düşüyor. Aklıselim nasıl olunur, politikacılara milletin tekrar hatırlatmasına gerek var mı?

Bu Aziz Millet gelecekte evlatlarının huzur ve esenlik içinde yaşamalarını istiyor, hepsi bu!

Usuldendir şöyle denir: Sürçü lisan ettiysek affola! Bakın ben kültürümüzün gereği olanı yapıyorum, sıra şimdi sizde.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Trump-Putin Zirvesi Sonrası Üst Okuma

DİĞER YAZI

İç Siyaset Sahnesi

Politika 'ın son yazıları

Şam Sevicilik

Son günlerde Suriye ve Esad ile ilişkiler konusu gündemde yer alınca bu konuda yanlış anlaşılmaların olduğu

Beka

Beka gibi çok ciddi bir kavramı öyle çok basit görmeyelim! Hatta işi politika olanların bu gibi