soru-uzerine-din
Soru üzerine: Din

Soru üzerine: Din

758 Tıklama
39 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Sorular

  • Tam olarak dinden anlaşılması gerekenler nelerdir?
  • Dinin zararı var mıdır, gereksiz bir şey midir?
  • Sorunların sebepleri nelerdir?

Tespitler

Öncelikle bir tespit yapılmalıdır.

  • Din sosyolojik basitlikte görülecek salt inanç konusu değildir. Dar düşünülürse elbette tartışmalı sonuçlar doğar. Yararı ve gereği hakkında çeşitli fikirler çıkar.
  • Din insanlığın bilebileceği bütün olasılıkları kapsar.
  • Din bu dünya yaşamının tüm ihtiyaçlarını karşılar.
  • Din başka alemlerin ve varlıkların habercisidir.
  • Din anlatımında zamanın, mekanın ve başka boyutların konu edilmesinden çok amacın ve hedefin öne çıkması gerekir.
  • Din insanın sınavını vurgulayan bir anlatımı öncelikli görür.
  • Din önü kapalı gelecek tartışmalarının konusu değildir. Bu yaşamdan sonrasına dair anlatımları da içerir.

Dinde esas önemlidir. Din kapsayıcıdır, bütünleyicidir, indirgenemez! Bu ilkeleri değiştirmeden anlatımı kolaylaştırmak için zamanının insanına, bilgisine, bilincine, kültürel yapısına uygun şekilde alegoriler, mecazlar, teşbihle anlatım metodu kullanılmaktadır. Burada teşbihin vermek istediği mesaj önemlidir, teşbihe konu edilen ögeler öne çıkarılmamalıdır. Kur’an böyle bir metodu kullanır, müteşabih anlatımların bireylerce nasıl anlaşıldığını da sınav konusu saymıştır. Şu da önemlidir, teşbihi sınırlamakla dine hizmet edilemez, yeter ki teşbih doğru olsun, yani Kur’an’ı referans alsın (Te’vil) ve dinin ilkelerini desteklesin. Burada teşbihi yapacak kişinin niteliği, bilgisi ve maksadı öne çıkar. Ne teşbihi yapan ne de muhatap sapkınlığa öncelik vermemelidir. Zaten sapkın olanın durumu bellidir.

Bazı tanımlamalar sonuçtan istifadeyle yapılmaktadır. İnsanın sonuçta görmek istediği ne ise buna göre bir kullanımı seçmektedir. Örneğin din ve İslam yapılarını kullanan tanımlamalar böyledir. Din hocası, din bilgisi dersi, dindar, dini kesim vb ifadeler din kelimesinin tali tanımından türetilmişlerdir, yani dünyalık ifadeler olarak görülmelidir. Burada din yerine inanç demek daha gerçekçi olacaktır. İslam için de benzer yakıştırmalar yapılmaktadır, İslamcı, İslam terörü, İslam dünyası vb bunlar da dünyalıktır. Somut bir algı üzerine dile getirilecek ifadede İslam değil Müslüman kelimesi kullanılmalıdır. Örneğin Müslüman dünyası tanımlaması daha gerçekçidir.

Bu nedenle din açıklamaları için daha geneldeki bakışa, kainata ait olan yapıya daha fazla eğilmek gerekir. Salt dünyalık, sonuca bakılarak yapılan tanımlar asıl kapsamı karşılamayan ifadeler olarak nitelenmelidir. Din ve İslam’ı olması gereken yere koyduğumuzda birçok yanlış anlaşılmanın da önüne geçilecektir. Sanırım bu bildik soruların kaynağıdır, bu tip yanlışlıklardan dolayı konu edilen çelişkiler terkedilmelidir.

Burada size belli bir bakış açısı sunmadım, değişik olan dilden ileri gelir. Aslında tamamen Kur’an’ın verdiği mesajı kendi sözcüklerimle açıkladım. Siz de kendi sözcüklerinizle anlatabilirsiniz, buna engel yok, yeter ki kibir ve haddi aşmak olmasın.

Dinin Değişik Anlamları

Kur’an’da din kavramı değişik anlamlarda kullanılır. En temel ayrıma göre din, özel adı İslam, kainatın ilahi düzeni, yapısı, bilinç sistemi, kanunları, sistemi anlamında kapsayıcı bir yapıda kullanılmaktadır. Bu anlamda din günü adı verilen hesaplaşma ve borçların ödenmesi anlayışı da bu tasnifte yer alır. Bu ilk kapsam asıl olan dinle alakalıdır. Diğer hali ise dünyalıktır, dar kapsamda kullanılır. Daha ziyade inanmakla ilgilidir, birinin inancı belli bir tarifi ortaya koyabilir, diğerinden farklı olan yanlarını açıklayabilir.[1]

Kelime anlamı olarak din her iki hali de kapsar ve kullanımı geçerlidir. Ancak asıl olanı idrak ettikten sonra ikinci hali yorumlamak mümkündür. İkinci hali benimsedikten sonra birinci halin özümsenmesinde eksiklik olabilir. Çünkü burada mecazen “kalpteki kir” gibi bir algıdan söz edilir. Kalp duyumsamadı ise akıl kendi yolunu tutup olması gereken merkezden uzaklaşıp gidecektir.

  • Din, bilinenlerle bilinmeyenlerin (gaibin) tümünü kabuldür, rıza ile tasdik etmektir ve bütüne olumlu katkı sağlama iradesine sahip olmaktır.
  • Din, bir inanışın imanla tasdik edilmiş halidir.
  • Din dünya boyutunun dahi çok üstünde bir konudur, dünya boyutunda insanlığa ilişkin tümün kanununu açıklar ve bilgisini özetler. Aynı zamanda bizim bilgi olarak işaret ettiklerimizin tümüne (esasen manaya) yönelmektir.
  • Sahih din iman etmeye, insan uydurmasıyla esas bilgiyi ayırt edilebilecek bir bilince sahip olmaya karşılık gelir.
  • Dini anlayıp amel edenler (icraatta bulunanlar) kainatın uyumuna denk vazifeleri yerine getirirler.
  • İdraki tam olan için zaman ve mekanda ayrım yoktur, o şahittir.

Kullanılan sözcüğün akılda yarattığı anlam (mana) çok önemlidir. Burada tam da böyle bir örnek var. Sahih din algısına göre tercümesi yapılan din sözcüğünün farkını bilmemiz gerekir. Örneğin İngilizce ve Fransızca religion sözcüğünün karşılığı dinin ikinci, tali anlamındadır. Aynıymış gibi düşünülmesi büyük eksikliklerin hatta yanlışların da sebebidir.

Kapsananlar

İnsan mı dinin kapsamı içindedir, din mi insan tarafından ihtiyaçlara göre türetilmiş bir şeydir? İnsancılar, her şeyi insanın bencilliğine göre yorumlayanlar, ikinci fikri savunurlar. Aslen birincisi, insanın dinin kapsamı içinde olması doğrudur. Bunu hissedebilmek, idrak edebilmek ve bütünden doyum elde edebilmek tamamen tercihle ilgili bir konudur.

Tercih sözel olarak sadece bir kelimedir. Kelimeler, yani dil, mana içerir, bu nedenle yapılan iş manevidir. Manevi olan yalın halde elle tutulan bir şey değildir. Mana, ilahi mana ve maddedeki mana olarak açıklanmalıdır. İlahi mana hepsini kapsar; maddede olan ise diğerinin içindedir ve bakış açısına göre ayrı görülebilir. Varlıkların manevi tarafı hep vardır; enerjisi, kuvveti, anlamı, özellikleri, amacı…

İnsan dinin kapsamındadır. Çünkü Yaratan’ın “Ol!” emriyle nasıl madde ve yıldızlar meydana geldi ise insan da meydana geldi ve hepsi bir bütünün içinde kanunu ve kuralları belli şekilde oldu. Bu bütünlük sürekli gelişmektedir. Gelişme gösterir ki yeni oluşumlar için süreç işlemektedir.

İşleyen kainatın yasalarının tümüne, hem maddi hem de manevi yönlerine sünnetullah denir. Sünnetten anlaşılacak en önemli noktalar, cari ve mevcut evrene-dünyaya şamil olması gereğidir. İnsanın bu yaşamdaki konumuna bakılırsa dinen amelinin (icraatının) adı sünnetidir; bu icraatında kainatın uyumuna ne denli tutunduğu aranan husustur. Elbette Hz. Peygamber (SAS) en başta insanlığa icraatı bakımından örneklik ve önderlik etmiştir.

Her şeyin sahibi (Rahman ve Rahim) Yaratan’dır. Yaratan insana şah damarından daha yakın ise mesafe veya konum dışta ve uzakta değil; içtedir, manadadır, özdedir… Mana böylelikle her şeyi kapsar ve bu bir bilinç atmosferi olarak kainatı çevreler. Yaratan bunun sahibidir. Yaratan her şeye nüfuz etmiş haldedir; her şeye nüfuz eden tarifsizdir, vardır ama insana gaiptir ve manevidir.

Rasyonellik kısaca akılcılıktır ve konu tamamen insanın aklıyla sınırlıdır. Din ise kainatın kanun ve kurallarıdır ve muktedir Allah’ın (CC) kudretiyle sıfatlandırılır. İlerleyen insanlık, “Din rasyonel bir kurum değildir,” diyerek tavuk-yumurta misali bir önermenin peşine düşmüştür. Eğer dini indirgeyerek tanımlarsanız ve saptırdıklarınıza bakarak irdelerseniz (ki insanlık bunu kendi tarihi içinde hep yapagelmiştir) bu noktada rasyonellik aramak elbette yanlış olur. Dolayısıyla Sahih İslam şöyle sorar: Neden aklını kullanmıyorsun!

Peki, konu metafizik mi? Din insan aklı ölçüsünde fiziği de metafiziği de kapsar, hatta insanlığın bildiği her tür disiplini kapsadığı gibi bilmediklerini de kapsar. Eğer Yaratan’ı ve gaibi yanlış ele alırsak, mananın anlamını aklımızda oturtamazsak ve müteşabih konusunu asıl olanmış gibi algılarsak, ortaya olmaması gereken yorumlar ve cahilce iftiralar çıkar. Bu durumdan da sadece insanlık sorumludur, kainatın düzeni ise milyarlarca yıldır olduğu gibi konulan doğrultuda devam eder, burada da kalmayacak, yeni sayfalar açacaktır.

Abbasi döneminde “En-el Hakk” (Ben Hak’kım) diyen Horasanlı şair ve düşünür Mansûr el-Hallâc’ın akibeti malumdur. Aklını kullanamayanlar, bilgiden ve manadan ne anlayacaklarına karar vermeyenler, gaybın sınırlarını kavrayamayanlar ve teşbihten anlamayanlar tarafından katledilmiştir. Mesele insanların kendini, ötekini, yakındakini, uzaktakini, ilk baştakinden en sonuncusuna kadarkileri, toplamı, bütün hali tarifsiz Yaratan’ın tanımı içinde görebilmektir.

İslam Nedir?

İslam “silm” köküyle “barış ve esenlik” demektir. Kavga, savaş, yok etme, zulüm, gibi akla gelen tüm çirkinlikler bu kavramın anlamının dışındadır. Hal böyle olunca “kurtuluşa ve selamete ermek” söz konusu olmaktadır. Yani sürekli olumlu tarafta kalmak ve olumlu tarafı güçlendirerek gidişatın bu yöndeki yerinde yer almayı tercih etmek demektir. Bunun için üstün iradeli varlık kendini gelişme içindeki kainata olumlu bilinciyle teslim eder. Bu ifadeyle din kavramına ulaşılmış olunur.

İslam, tüm zamanlar ve mekanlar için geçerli, belirli haldeki bilinç atmosferinde varlıklara nüfuz etmiş yasaların tümünün adıdır ve elbette ilahidir. Arapça vahiy edilen Kur’an için din İslam’dır, bu en son kez vurgulanmış esas bilgidir. İslam’ı yok saymak her şeyi (evren, madde, mana, varlık, bilinç…) yok saymakla eşdeğerdir.

İslam bütün peygamberlerin söylediği dinin adıdır. Peygamberleri farklılıklar içinde hatırlamamızın sebebi yine aradaki insanların eseridir. Bugün bile aslına sadık kalarak bir peygamberin vahyine sadık kalınıyor ise bu muteber bir şeydir. Bir fark vardır, en son peygamber Hz. Muhammed’e (SAS) verilen görev ve vahyin içeriği dikkate alınırsa; tüm peygamberleri ve süreçlerini, bahse konu olan bütün öyküleri, sapmaların sebeplerini, neden düzeltildiğini, yaşamış toplulukların seyrini doğru şekliyle son kez tekrar hatırlatır, dinin tek ve amacın aynı yönde olduğu vurgulanır ve son bir hatırlatmada daha bulunulduğuna dikkat çekilir. Bu farklılık olsun diye değil, bir bütünleşme sağlansın, asıl düşman bilinsin diyedir.

İman ve Tevhid Nedir?

İman bahse konu din kapsamı içinde olmayı duyumsamaktır. Normal bir ilişki içinde açıklamaya kalkar isek, doğan bir çocuk annesini nasıl duyumsuyor ve yaklaşıyorsa insanlık da dünyasına yaklaşmalıdır. Eğer yaklaşmıyorsa bu bir inkardır! İnkarı ortaya çıkaran iradedir. İman etmek ise tevhid ile mümkün kılınır.

Üstün iradeli varlık olan insanın kendisinin İslam’ı tercih ettiğini vurgulaması tevhid anlamına gelir. Tevhid itaat, teslimiyet, benimseme, içine dahil olma, bütünleşme gibi tüm kavramların karşılığıdır. İslam tevhid dinidir demek sadece bir tariftir; çünkü zaten öyledir. Tevhid, ben bunu anladım, kabul ettim, idrak ettim, tüm sistemle uyumlu oldum, şeklindeki anlayış ve duyumsamayla insanın kalben tasdikini gerektirir. İnsan, irade gösterse de göstermese de İslam’ın yani dinin, alemlerin kanun ve kurallarının kapsamı içindedir. Yaratan’ın ve sisteminin tevhide ihtiyacı yoktur, insanın buna ihtiyacı vardır. Yönünü doğru tutma tercihini yapan birey tevhidine sarılır.

Karşıt Düşünceler ve İncelenmesi

İnanmayanlar evrenin bir “hiç” (nothing) noktasından büyük patlama ile meydana geldiğini açıklarlar. Buradaki fark nedir? Evren hiçlikten değil, bir şey (thing) noktasından, iradeden, belli bir amaçla ve hedefle meydana geldi. Büyük patlama veya başka bir isimle olabilir, bu insanın hesabına ve tanımı dair bir açıklamadır, sahiplenilebilir, bulgular elde edilir ise geliştirilebilir.

Üstün iradeli insanın kendi gücünü kullanmasıyla aklından belirlediği yolu tutması ne anlama gelir? Bu inkar ve küfürdür. Böyle bir yol tutması insanın nefsinden ileri gelir ve kibrinin tezahürü olarak ortaya çıkar. Bakar, “Nasıl olsa evrende ilerleme oluyor, sürekli yeni gelişmeler var, doğal değişim sürüyor, ben de gelişiyorum,” der ve kendi yapıp ettiklerine bir müdahale olmadığını savunarak tevhid’den uzaklaşır, ancak dinden yani süreçten uzaklaşamaz. Süreçten uzaklaşamadığından dolayı yine durup bakar, kendini tehdit eden hiçbir şey olduğu yok, kendince “bu durum normal” der. Normallik ona fazla gelir. Bu dünyanın bir sınav olması mantığının özünde de bu normallik vardır. İnsan için yine bir inanma hali ortadadır. Hiç değilse kendine, kendi fikrine, türettiği sisteme, kendi normaline inanır. Bu inanç şekli dünyalıktır, dinin ikinci anlamına karşılık gelir ve ilkinin dışında değildir.

Dini duyumsayan biri dünyasına ve dünyadaki her şeye, en başta da diğer insanlara zarar veriyor ise bir münafıklık içindedir. Münafık olmayanı bulabilmekle ilgilenildiğinde zor bir işe kalkışıldığı da anlaşılacaktır. Gerçi din konusunun sorgulanması ve anlatmaya çalışmamızın asıl sebebi de olabilecek münafıklıkları ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Örnek: “Aynı kavramları döndürüp duruyorsunuz, işler zaten olmaya devam ediyor, ne gerek var bütün bunlara, biz daha ciddi işlere baksak ya… Sizin anlatıp durduğunuz zaten ahlaki bir çok içerik ve eskilerden kalma hikayelerdir, ki bunlar kültürle alakalı olan konulardır, anlatımınızı bir yere sabitlemiş aynı örneklerle açıklayıp duruyorsunuz, gelişmeye katkınız yok, başka ne diyorsunuz, hatta geriliyorsunuz… Kendine peygamber veya elçi diyenler yaşadıkları dönemlerin liderleridir, yönetme biçimleri bu şekilde gerçekleşmiştir… Tanrı varsa neden kötülüklerle savaşmak için insanı kullanıyor, başlangıçta kötülüğü yaratmasa idi sanki olmaz mıydı?..” Bu düşünceler elbette yanlıştır ama bunları söyleten gerekçeler nelerdir, adamsende demeden incelemek gerekir.

Evet, bu yaşamda asıl konu adalet ve ahlak gibi temel açıklamalarla ilgilidir, hatta insanın sünnetine karşılık gelir. Anlatımlarda verilen örnekleri geliştiremeyenler çoğunluktadır. Bu sistem hem bu işi yapanları hem de bu kisveyi kullanarak çıkar sağlayanları besleyebilir. Cahillikten kaynaklanan bazı temel sorunlar dahi olabilir. İstismara açıklık söz konusudur. Peygamberler insandır ve kendilerine ilahi mana belli formatla verilir, onlar kendi dilleriyle kelam ederler, haliyle kelam manadır. Önceki peygamberlerin kelamına toplumları kendi fikirlerini katmışlar ve manayı tahrif etmişlerdir, son peygamber Hz. Muhammed’in (SAS) vahyi bizatihi Yaratan’ın korumasındadır.

İnsan boşuna yaratılmadı, iradesi boşuna değildir, kötülüklere sebep olması da anlamsız değildir; yaratıcı ve meydana getirdiklerini sürekli çoğaltıyor olması, her birine özellik verebiliyor ve isimlendirebiliyor olması hiç de anlamsız değildir. Yaratan insanı ilk böyle takdim etmiştir. Asıl mesele şudur: İnsanlığın şu an inşa ettiği iyi veya kötü olan anlayış ve işletim sisteminin bütünsel gelişmeye artı-eksileriyle, doğru-yanlışlarıyla, pozitif-negatifleriyle dahi veri sağladığının bilinmesidir.

Din, yani bir anlamda ilahi düzenin kanun ve kuralları, iradeye bağlı bu yapıyı sistemleştirmiştir. Üstün iradeli insanların asıl sistemle uyumlu olanını ve olmayanını ilerlemesinde ve gelişmesinde kullanır. Arada bir fazdan (basamaktan) diğer faza (basamağa) geçişler vardır. İlk basamakta doğru tarafta kalıp tercihlerini bu yönde kullananlar ikinci basamağa geçince layık olduğu ortamda gelişmelerini sürdüreceklerdir. Hatta bu ikinci basamağın gelişmiş yapıyla meydana gelmesinde şu an yanlış tarafta kalanların farkında olmadıkları halde önemli katkıları olmaktadır. Sistem bütünlüğü bunu gerektirir; geri besleme bundan dolayıdır. İnsanların bu yaşamdaki kaydedilen verileri (kayıt yeri ana kütük olarak zikredilir) inşa edilecek bir ileri faz için en basit ifadeyle tecrübeden çıkarılan detaylar anlamı taşır. Ve sonraki fazda uyumlular iyi şartlarda, uyumsuzlar ise kötü şartlarda tekrar meydana gelip yaşayacaklardır.

Din yaşamın bir sonraki versiyonun da bilgisini verir. Çünkü din bütünü kapsar, zaman ve mekan dahil bütün boyutları ve alemleri açıklar. Teşbihi anlatımla cennet ve cehennem böyle bir algı ile ifade bulabilir. Bir sonraki yaşamda nefisler aynı kişilikleriyle, yapıp ettiklerinin faturasını elinde tutarak “din günü” toplanacaklar ve tasnif edileceklerdir. Süreçler gaiptir yani insan için bilinmezdir. Belki elli, belki beş yüz elli milyar yıldır, kim bilir? Bir tek her şeyin sahibi, bütün verilerin kaydına ve bilinç sistemine sahip Yaratan, O, Allah (CC) bilir. O zaman ve mekandan ayrıdır, O’nun için her şey mümkündür!..

İlk fazla bir sonrakine geçiş insan algısında çok büyük, ancak ilahi düzende normal bir hadiseyle vuku bulacaktır. Kerim Kitap buna daha çok “o an” der, yaygın bilinen şekli kıyamet hadisesidir. Örnek isteyenler var; bu hadise Kitap’ta tamamen göksel bir olaya ve gezegenlerin dürülmesine benzer şekilde anlatılmıştır. Bir teşbihte bulunalım: Halen birbirlerine yaklaşmaları devam eden Samanyolu ve Andromeda galaksileri bir çok göksel sebebin bir araya geldiği bir zamanda (ki bütün sebepleri bilme imkanı sadece Yaratan’dadır, insanlık sadece elinde tuttuğu bilgilerle bir tahmin yapabilir) çarpışırsa (ki trilyonlarca galaksi için bu tür olayların her an olduğu gözlenmektedir) ve ardından saçılanlardan sonra ortada öncekilerden daha gelişkin (ki önemli birleşmelerden ve süpernovalardan sonra yeni madde türlerinin evrene ilave olduğu bilinmektedir) bir tek galaksi kalırsa, bunun içinde yaşam tekrar gelişirse (ki mevcut galaksi oluşumu da buna benzer olmuştur) böyle bir olay insanlar için kıyamet değil midir? Neyse bu tür büyüklükteki olayları bir yana koyalım, ama en azından bu tip konuların yeri, zamanı ve temel bazı ipuçları verilmeksizin Kur’an’da ayrıntılı açıklandığını bilelim, yeterlidir. Bu belli bir disiplinin anlatımıyla fizikle ve astronomi ile ilgiliyken dinen O an’ın konusudur.

Hz. İbrahim’e (AS), Hz, Musa’ya (AS) ve Hz. İsa’ya (AS) vahyedilenlere ne oldu? Saptırıldı. Bunun bir kısım topluluk yaptı. Zamanında ne yaptılarsa daha gelişmiş bilinç ve teknikle halen yapmaya devam etmektedir. Hz. Muhammed’in (SAS) vahyini aldığında da işbaşındaydılar, bugün de işbaşındalar. Doğru, hakiki, doğal ve asıl bilinenleri saptırıyorlar.

İnsanın Doğası

İşin içine insan, insan iradesi, nefis, frenlenemeyen istekler, ego, çıkarcılık girerse, dinin anlamı daha aşağı seviyelere indirgenirse ve bu indirgeme biçimleri birer baskı ve sömürü aracı haline dönüştürülürse; ancak bu hallerde bir zarar meydana gelir. Yanlışlar din adına, adıyla, kisvesi altında yapılabilir. Çünkü düşünen, uygulayan, imar ve inşa eden, yaratan, yaparken çelişki yaşayan, sorular soran, çatışan, tetiği çeken hep insanın kendisidir. Her süreç tüm ayrıntısıyla kayda girmektedir. Bu nedenle ona kendi dünyasının hesabı sorulacaktır. Sorulmayacak deniyorsa bu sahipsizlik, hiçlik ve amaçsızlık olur. Asıl bu amaçsızlık kimin işine yarar ki?

Anlamlı bir amacı insanın kendisi bulmaya çalışabilir mi? Evet, insan bunu da akıl etmişe benziyor. İnsanın anlamlı amacı ölümsüzlük için çabalaması gösterilebilir, başka bir ifadeyle kendi neslini sonsuza kadar yaşatmayı hedefliyor. Sanki bu çok başka bir şeymiş gibi takdim edilebilir. Aslında bu amaçla devam eden süreç, insanın kendini ve doğasını bilmesi, öğrenmesi, anlamlandırması, manaya mana katıyor olması, tümel bilincin gelişiyor olması demektir. İyi de geri beslemeleri kaydeden ve Kur’an’da tarif edilen bilinç sisteminin ana kütüğü ne işe yarıyor zannediliyor? Gelişmeyi, tekrar var olmayı, ezelden ebede olanı garanti eden başka ne var ki? Din insanın sonsuza kadar yaşayacağını, arada ise fazların olacağını söylemektedir. Bu ters bir şey değildir.

Bütün hesap aynı yere çıkmaktadır, dine! Hem bu; Hz. Adem’e (AS), sonrasında bütün peygamberlere ve en son bize ulaşan Kur’an’da yazdığı şekliyle yaklaşık 15 asır önce Hz. Muhammed’e (SAS) verilmiş aynı türden, bugün dahi insanlığın dağarcığının çok üstündeki bilgileri içeren bir dindir. İnsan kendine özgü söyledikleriyle sadece kendini oyalamakta, bazen saptırmakta veya bir taraf kılmaktadır. Zarar varsa kişisel tercihlerin uyumsuzluğundandır. Herkes ektiğini biçecektir.

İman kalben ve tevhid tasdikle olur, o da bir kelimelik kabuldür, bunlar manevi hadiselerdir. Başka şeylerle karıştırılmadığı sürece dinin yararını tartışmak abestir bile! Ama bu önce böyle bir din algısını, dar değil geniş olanını gerektirir. Bilimsel çalışma ve araştırma yapılacak tabii, başka nasıl sistem gelişir ki? İnsanlar ahlaklı ve adaletli olmak kaydı ile bir yaşam kültürü kuracaklar tabii, başka ilişkiler nasıl düzenlenebilir ki?

Ama insanlar nereden gelip nereye gittiğini de bilecek, öyle değil mi? Arada kafası karıştığında bir ilahi bilinç vasıtasıyla bilgilendiriliyorsa bunun ne zararı olabilir ki? Evrende çok hassas, trilyonlarca, trilyonlarca, trilyonlarca, trilyonlarca trilyon kerede bir olma ihtimali düşük bir şey nasıl gerçekleşiyorsa, siz buna ister müdahale deyin, isterseniz rastlantı, oluşum devam ediyorsa, dinin kuralları durmaksızın işliyor demektir. İman içten geçecek ve kimseye hesap verilmeyecek bir uyumlu olma halidir, kaybı yoktur, hatta yararı sonra da olsa görülebilecek bir şeydir, beyhude çabaları içermez, çabaları ve sonuçları anlamlı kılacak yine insanın kendisidir. İşleri anlamsız yapan varsa da bu ancak insanın özel seçimidir.

Sonuç

Din gereklidir, çünkü olmasaydı insana varana dek kainattaki düzen olmazdı. İnsanın kendi dünyasında dinin gerekli olup olmadığı sürekli tartışılmaktadır. Olumlu yönüyle bakalım, bu bir sorgulamadır. Sorgulanması iyidir. Yoksa istismarcılar ve tahrifçiler mevcut olanı da yolundan çıkarmaya yöneleceklerdir.

İslam ve din insanın tekelinde olan kavramlar değildir, insanın tekelinde olan sadece inançtır. İnsan bir şeylere inanır veya inanmaz; konu edebileceği budur. Din (İslam) hep vardı, eğer gelişen bir şey varsa kainatın gelişmesine ve bilincin artmasına paralel oldu; eğer bunun bir yasası var idiyse din ve İslam ilk önce ne olması gerektiğini maddeye aktardı, yasalar uygulanır oldu. İnsan algısı kısıtlıyor diye algımız ötesi var olan bilgi hiç inkar edilebilir mi?

Din korkulacak değil, sığınılacak bir kapıdır! Din ve inanç, İslam ve Müslüman kavramları dikkatle kullanılmalıdır.

Din dünyası diye yapay-başka bir dünya yoktur; her şey insanın yaşadığı bu dünyada ve bu evrende doğal ve gerçek, kendi algısında geçerli olabilen bir dünyadır. Seçim sizin! Bu sizin hakkınızdır. “Hak din” böyle bir şeydir. Kimse sizin hakkınızı sizden almasın! Sahip çıkılırsa din gereksiz ellerden geri alınabilir uygulamadaki yanlış anlaşılmalardan kurtulmak mümkün olabilir. Siz baksanıza şu din diye ortaya atılan uydurmalara… Allah’ın (CC) dini Sahih İslam sıkıca kavranacak bir kucaktır, insanın uydurmaları ise elbette uzak kalınması gereken safsatalardan ibarettir.

Parola: #SahihİslamıKeşfet

[1] Bkz: Bakara 132, 193, 256, Al-i İmran 19, 85, Nisa 46, Maide 3, En’am 161, A’raf 29, Enfal 39, 72,  Tevbe 9, 29, 33, 36, 122, Yunus 22, 105, Yusuf 40, 76, Nahl 52, Hacc 78, Ankebut 65, Rum 30, 43, Lokman 32, Mü’min 14, 65, Şura 13, 21, Beyyine 5, Nasr 2, Zümer 2, Fatiha 4, Hicr 35, Nur 25, Şu’ara 82, Saffat 20, 53, Sad 78, Zariyat 6, 12, Vakı’a 56, 86, Me’aric 26, Müddesir 46, İnfitar 15, 17, 18, Mütaffifun 11, Tin 7, Ma’un 1, Kafirun 6, Nur 2.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Münafıklık

DİĞER YAZI

Stratejik Belirlilik

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka