insanligin-kisa-politik-tarihi
İnsanlığın Kısa Politik Tarihi

İnsanlığın Kısa Politik Tarihi

447 Tıklama
47 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Soyut ve somut dünyaların anlatımını yaparak bir inceleme yapacağız. Soyut alanda öncelikle insani ve doğal tavrın kökenine değineceğiz, bazı ütopik batıl politikaları ve bunların insanlara yansıyan araçlarını gözden geçireceğiz. Somut dünyayı anlatırken tarihi ve dramatik örnekler vereceğiz, yeni dünyayı inceleyeceğiz ve sonra yakın geleceğe bakacağız.

Bölüm – I : Soyut Bir Dünyanın Anlatımı

İnsani Tavrın Kökeni

Sürekli olarak, insan politik bir varlıktır diyorum. İnsan politikasını çıkara, zulme ve kibre yöneltmediği sürece doğru yoldadır. Aksi halde yol insancı dediğim bir çizgiye gider.[1]

İnsan için bir politik işleyiş daha var ki, bu kendine biçtiği en yüksek payeye karşılık geliyor: Krallık! Bu krallık kul olmaya başkaldırış, tüm insanlığın kendi yönetimini kurması, kendini ilahlaştırması anlamındadır; yani insancı olmaktır.

Eğer kral “bildiğimiz bir insan” ise tebaası kim olacak? O da diğer insanlık… O halde açıklanması gereken bir soyutluk var. İnsanı bir yere koymak için bu önemli!

İnanç bakışıyla bunun karşılığı tamamen şöyledir: İblis Allah’a isyan ediyor ve mealen; “… Seninle kulunun yolu üzerine oturacağım…” diyor. Yaşadığımız dünyada ortalıkta olan şeytanlar insan türüdür. Öyleyse bir soru daha soralım: Şeytan bu söylediği işi kiminle birlik olup yapıyor? Cevap bellidir: Vesveseyi şeytanınmış gibi içselleştiren insan ile! Kur’an, Adem’in iki oğlundan biri olan Kabil’i “şeytan gibi düşünen”, Habil’i ise “saflığını koruyan” olarak tanımlıyor.

Bakın bu anlatım sonunda göreceğiz ki, çoğumuz tersine bir düşünceyle, saflığı doğal görmediğimizi, bir yanılsama içinde olduğumuzu fark edeceğiz. Bize, insanlık tarafından düzenlenen bir soyutluk ise doğal dediğimiz bir gerçeklik olarak yansıyacaktır.

Bir an için şeytanı dikkate almadan insan olarak sorumluluklarımızı özümseyelim. Habil düşüncesindeki insanın politikası, kendini (güya) tanrı mertebesine oturtarak kurguladığı bir oyunla başlar. Çünkü doğal akışın ötesinde, iradesiyle bir kurgu üretir ve koyulduğu işi kendi kontrolünde yürüsün ister. Kral-tanrı rolüyle hükmederek saf insanların politikasını belirler. Rol zulme, kibre ve çıkara öyle bir yapışır ki, başkaları bundan zarar görür. İşte size günlük yaşamda dile getirilen şeytani tavrın kökeni budur. Biz neyi arıyoruz? İnsani olan tavrı!

Doğal Tavrın Kökeni

Bu noktada insanın doğasına ait içgüdüsel politik gerçekleri gözden geçirelim. İnsan da doğallık içinde ele alınmalıdır. Aksi fikirler batıldır. Peki, temelde insanlık tümel içgüdüsel yapısıyla neyin peşindedir?

İnsanlık temelde üç amacı gerçekleştirmeye yönelmiştir: 1) Biyo-kütlesini artırmaya, 2) kendini korumaya ve 3) sürekli en fazlasına ulaşmaya gayret eden insanlık için bu doğal içgüdü hiç akıldan çıkarılmaması gereken bir durumdur.

İslam anlatımında bu üç amaç da insanın nefsiyle ilgili açıklanabilir. “Nefsini eğit!” bağlamındaki vazife ise; biyo-kütleni kararınca arttır, kendini korumak adına sağa sola zarar verme (zalim ve kibirli olma) ve en fazlasına erişmek için yanlışa sapma, şeklinde açıklanabilir.

Üstün özelliklere sahip iradeli insan dünyayı kendine ait kılacak doğal tepkilerle çoğalır, güvenliği için ne gerekirse yapar, gerekirse en zalim olur ve bilgisini geliştirerek “kendine göre yüksek” bir medeniyet kurar. Sınırları da belirleyen insandır.

Görünen o dur ki, bugün nüfus 7-8 milyarlarda, 2025 yıllarında 11 milyarlar mertebesinde olacağı iddia ediliyor. İnsan üredikçe diğer canlıların nesli tükeniyor, kaynaklar kuruyor, bozuluyor… Birleşmiş Milletler IPPC  5 nci Değerlendirme Raporu iklim değişikliğinin esas sorumlusunun %100 oranda insan olduğunu teyit etti.[2] İnsan her konuda ilerlediğini tespit ediyor ama; hangi yönde, ne hızda ve neye karşılık olduğunu umursamadan.

Ütopik Batıl Politikalar

Batıl politika olarak iki önemli hususa değineceğim: Binyılcılık (millennialism) ve bunun uzantısı olan Yeni Dünyacılık.

Önce binyılcılığa bakalım. Daha önce bu konuyu Türkiye’ye etkileri bağlamında incelemiştim.[3] Binyılcılık, ileride (zamanı belli değil) insanın tanrı mertebesine yükselip tekrar yere inip dünyayı kurtarmakla ilgili olan bir fikirden hareketle açıklanabilir. Bu fikir, değişik din ve kültürlerde yansımalar bulmuş ütopik bir düşünce eseridir.

Toplumlar her dönemde perde arkasında politik belirleyicilikle meşgul bir hakim akla sahiptir. Bu hakim akıl, bazen bizzat kendisi insanları yönetmek için veya kurtarmak için ortadadır. Temelde bir ayrım yapmak ihtiyacı duyarsak, bir azınlık üst yapının varlığından söz etmek gerekecektir. Buna elitler diyelim. Çoğunluğu saf, sıradan, yönetilecek olan insanlar ise avamdır.

Zaman içinde avamın bilgisi dahilindekilerle elitlerinki arasında meydana gelen uçurum sürekli artmaktadır. Nüfus ve maddi değerlerin yaşama etkisi de artmaktadır. Elit, imkanları kullanarak tüm insanlığın olduğu kadar, özelde kendi güvenliğini de tesis ederek yaşar.

Yaşam bir kutupluluk üzerine inşa edilir. Pratikte avam farklı kutupların en üstündeki çatıyı algılamakta güçlük çekebilir. Günümüzde konu gayet açık gibi duruyor. İki temel kutup en kolay açıklamadır. Şöyle: 1) İnsanlığa her şartta hükmetmek isteyen binyılcı düşünceye sahip güçler ve 2) diğerleri.

Binyılcılar; elitleri programlayanlar, yönlendirenler ve kaynakları buna göre düzenleyenlerdir. Aşağı elitler ve avam ise diğerleridir.

Kutupların en üstünde olan ve sürekli inisiyatifle insanlığa yön veren binyılcı düşünce açısından insanlık ve yaşam nasıl görülüyor, biliyor musunuz? İnceleyelim:

Binyılcı bakışın politikası belirgindir: Kendini “emanetçi seçkin insan grubu” yerine koyar. Neyin emanetçisidir? “Tanrının görevlileri yeryüzüne indiğinde O’nun yeryüzü krallığına hükmedeceği zaman bu elitler onun en önemli yardımcıları olacaklar.” Aslında insan tanrıyı kendi gibi bir sıfata indirip kendini yüceltiyor ve böylelikle İblisin vesvesesine boyun eğmiş oluyor.

Bazıları için bu düşünce, özellikle çıplak halde “çok saçma” gelebilir. Ama bugün birçok inanç fraksiyonu açık veya örtülü bunu açıklıyor. Buna ne demeli? İnanmasalar bile, böyle bir bakışın dünyaya egemen olmasının kazanç sağlayacağını bildiklerinden, kendilerini bir nevi tanrı gibi görüyorlar. Değil mi ki, her şeyi düşünen ve hükmeden bir tanrı olmalı, bunlar da bir ihtiyacı böyle karşılamak durumundalar. Belki de sebep sadece budur!

Öte yandan, tanrının en büyük özelliği mutlak “tek” olmasıdır. Yarattığı varlıkların tümü ise çifttir, karşılığı olan cinslerden meydana gelir. Dişi-erkek, var-yok, karanlık-aydınlık, negatif-pozitif, madde-karşı madde… Hükmetmek için fikirsel bağlamda da bir çift öne sürmek gerekir. Örneğin sağ-sol, demokrat-cumhuriyetçi, muhafazakar-liberal…

Kendini tanrı mertebesine koyanlara bakın, insanlığın önüne mutlak bir yol koymaz, “bu doğru, bunu yapmak zorundasınız” demez, buna ihtiyacı yoktur; iki tane yol koyar ve o doğal etkileşimi düzenler. Burası çok önemlidir! Örneğin pratikte, “Amerika kimi destekledi?” diye sorulur. Alternatifsiz bakışın Amerikan politikası için bir anlamı yoktur, ki bu kendi iç politikasında bile böyledir.

Örneğin, bugün bir ülke düşünün, nüfusu yüz milyon olsun, bu nüfus tümüyle yok olsun, binyılcılar bu dramatik olayı politik çizgileri içinde hareket eden organlarında sadece haber diye verirler, yaşama ait düşünceleri, inançları bakımından gerçekten bir üzüntü duymazlar, belki şahsi kayıpları için biraz üzülürler. Eğer yüz milyonluk nüfusa bir şey olmaması isteniyorsa, örneğin çok azıtırlarsa, kafalarına kitle imha silahlarını vurarak cezalandırmak söz konusuyken böyle yapmıyorlar ve o insanlara bir tür yaşama şansı veriyorlarsa, bunun tek bir sebebi vardır; doğal içgüdü, biyo-kütleyi artırmak!

Bu düşüncede olanlar örneğin Afrika kıtasına ne gözle bakıyorlar, biliyor musunuz? Tamı tamına şöyle: “Esasında biz bu insanlara –Tanrı adına- iyilik yapıyoruz!..” diyorlar. Tanrı gibi düşünüyorlar, iyilik yapıyorlar, hak ve mağfiret peşindeler. O insanların iyiliğe bile layık olmadıklarını kabul ediyorlar ama yine de yaşamalarına şans vermeyi kendilerini yüceltmek için bir tatmin aracı olarak görüyorlar. Burası politik bakışı işaret ediyor, ama onları yaşatmak ise yine doğal içgüdü gereği. “İnsandan bir tanrı” gibi düşünmek işte böyle bir şey! Ben buna “insancı” diyorum, Kur’an ise tuğyan, Yaratan’ın rolünü çalmaya soyunan zavallı…

Maddi güç bunların elinde, istediklerinde değer ile oynayabiliyorlar; üretim ve tüketim düzenekleri bunları güdümünde… O kadar güçlü zenginler ki, ellerindekiler onları bu dünyada değil bir defa milyon kere lüks içinde yaşatır. Ama fikirleri, iyi yaşamanın çok üstünde bir ideali, tanrının hizmetkarı olmayı hedeflediğinden, asıl tatmini burada buluyorlar.

Ya diğer insanlar neyi bilmeliler? Parayı, maddi değeri bilmeliler, bunlara tapmalılar… Yaşam içinde iyi şartlarda yaşamanın koşuşturmacası içinde olmalılar… Dolayısıyla avam olarak yaşamlarına devam edecekler…

Şimdi de Yeni Dünyacılık konusuna kısaca değinelim.

Binyılcılığın Amerika ile somutlaşan akımıdır. Kendini değerli görme, önemseme, birlik içinde sistemleşme adına söylenen her söz belirli bir temele dayanmalıdır. Öyle de yapıldı. İster inansınlar, ister inanmasınlar, Amerika’yı kuran liderler sürekli tanrısal bir görevle kendilerini irtibatlandırma yolunu seçtiler. Bugün bile küresel terör ile mücadelede sarfedilen sloganlara bakarsak değişen bir şeyin olmadığını gözleriz.

İleride Amerika bahsinde konuya tekrar değineceğim. Benim bu soyutluk bahsinde bu konuyu ele almamın bir tek amacı var. Binyılcı düşünce biraz antipatik bir ütopya anlatımı, köktendinci tarafları var. Ancak yeni dünya olgusu tamamen kabul edilebilir bir konu ve dış paketlemesi somut! Eğer yeni dünya düşüncesinin temelleri iyi anlaşılırsa özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi soyut sözcüklerin yerleşmesi için insan eliyle yapılanların neler olabildiğini da iyi anlayabiliriz.

Küresel güçlere bahsettiğimiz elitler bağlamında bakın, karşılık gelen şimdiki aktörlere bakın, ne görüyorsunuz? İsmi önde olanlar var, anlaşılabiliyor; ya arkada duranları tanıyabiliyor muyuz?

Araçlar

Kral, elit, binyılcı… Bu yöneten kesimin kullandığı malzemeler neler? Elbette her şey dünyada var ediliyor, insanlar gerçekleştiriyor, içlerinde çoğu çalışan, yaratıcı ise avam veya elit adayı.

Aklınıza politikada, ekonomide, felsefede, bilim ve teknolojide ne geliyorsa ve geliştiriliyorsa bunların hepsi kullanılan araçları tarif eder. Örneğin, komünizm bir araç ise, kapitalizm de araçtır; Keynesyen olmak bir araçsa, Hayekçi olmak da bir araçtır; Hegelci olmak araçtır veya Makyavel olmak da…

İmparatorluk, totaliter rejimler, demokrasi, cumhuriyet, uluslar sistemi, her ne ise hepsi araçtır… Dolayısıyla idareciler, baştakiler de birer araçtır. Örneğin üst elit için bir devlet başkanı olmaya gerek yoktur; alt elit yaratılabilir, adaylardan birini hazırlamak, memur tayin eder gibi halkın önüne uygun birini koymak, parlatmak, seçtirmek; onun yönetimiyle bir devleti veya kurumu yönetmek, işin sonunda bir diğerini getirmek; halk (veya avam) rahatsız olursa yöneteni günah keçisi yapmak, onlara bir hak veriyormuş hissi uyandırmak, yerine başkasını seçtirtmek, hatta A rejimi varken değiştirmek, B rejimine geçmek, böylelikle düzenin sahiplenmesini tesis etmek; bütün bu olanları yönetmek daha büyük iş değil mi? Dünyanın binyılcı kralı olsa böyle yapmaz mı?

Bilimsel bulguların tümü esastır. Ama bence çok önemli olan bir noktadır, bilimsel işleyiş çok doğal sebeplere bağlıyken bu elitlerin girdisi ile avamın bu işi insanlığın kendi başarısıymış gibi yorumlaması, yani esas inançtan uzak kalarak, dünya işlerine odaklanmaları istenmektedir. Teknoloji ise maddi destekle kullanıma sokulacak süreçlerin konusudur.

Bir döneme kadar felsefecileri yönlendirdiler, bununla toplumların etkilenmesini sağladılar. Daha sonra bilimi felsefeden “meşruiyet makamı” bağlamında ayırdılar. Günümüzde bilim ve teknoloji başka etkileri bertaraf ederek kendi süreçlerini yönlendirebiliyor.

Düşünsenize, bir dönem silah endüstrisi her gelişmenin dinamosu idi. 1 nci ve 2 nci Dünya Savaşları bu işin en iyi örnekleri olmuş ve insanlığın ileri sıçramalarındaki çoğu konu bu süreçte yaratılmış ve denenmiştir. Önce askeri uygulama gelişir, sonra topluma maledilecek tencere tava yapılırdı. Geldik bu güne, isimler ve hedefler yeniden meşrulaştırıldı ve dijital teknolojiye bağlı sanal ortamlardaki çalışmalar öne geçti. Ama elitlerin yatırımlarına, politikalarına, teşviklerine bakın…

Elitlerin toplumu hazırlamakta, yönlendirmede ve yönetmedeki en büyük silahları görsel ürünlerden meydana geliyor. Boş zaman kontrolü, eğlence sektörleri vs. Film endüstrisi, basın-yayın, medya kanalları, televizyon, internet, sosyal medya açılımları, akıllı teknoloji uygulamaları…

Yatırımlar ve yönlendirmelerde bir nevi çığır açılıyor ama gerek politikada gerekse sosyal düzende gidişat tek bir yönedir: “Kim olursan ol, ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap; işini yap, sana verilenleri kullan, çalış, tüket… Biz senin için aklımız erdiğince, gücümüz yettiğince imkanları seferber edip gerekli ortamları hazırlayacağız, merak etme… Yeter ki benim gösterdiğim uygulamaları, standartları kabul et…” Yaşam kurgusu bu! Somut değil mi?

Bölüm – II : Somut Dünyanın Anlatımı

Tarihi Örnekler

Tarihte zenginler aynı zamanda tüm gücü elinde tutmak için kral olmayı gerekli görmekteydiler. Savaşlar krallar arasındaydı. Kendilerini tanrı ilan eden bir çok kral vardı. Sümerler sistemi böyle kurmuşlardı. Kaynaklarda Süleyman’ın ve Davud’un zenginliğinden bahsedilir ve bu peygamberler aynı zamanda kraldır. Karun Hazineleri bilinenlerdendir. İbrahim  döneminin zalim Nemrut’u, Musa döneminin zalim Firavunu hem kral, hem de tanrı idi.

Hatta Yunanlıların Zeus gibi türettiği birçok tanrı bu güçlü irade yansımasının başka bir tezahürü idi. Ama ortada şu vardı: İnsanları yönetmek isteyen kim ise belli idi.

Bir zamanlar meşhur büyük aileler vardı. Batı’da hemen her yerde yerleşmiş haldeydiler. Dünyanın her yerinden mal ve hizmet alıp işletiyorlar, madencilik, sanayi, ticaret yapıyorlar, finans dünyasına hükmediyorlardı. Kavramların oluşmasına, sosyal yaşama, devletlere, bilim ve teknolojiye destek veriyorlardı. Ama kalkıp bir devlet başkanı olmayı düşünmüyorlardı. Politik imparatorlukları yoktu ama belki kendileri için daha elzem olan ekonomik imparatorlukları vardı.

Sömürgeciler vardı, kıtaları keşfediyorlar, gidip ne varsa alıp saraylarını inşa ediyorlardı. Ticaretlerini, finans alanlarını ve insanları idare etme kültürlerini geliştiriyorlardı. Kontrat üzerinden iş yapma şekli, bir savaş yapıldıysa, anlaşma metinlerine yansıyordu, paylaşımların meşruluğu için çaba sarfediliyordu.

Hatta insanları daha çok insancı yapacak her türden fikre ve akıma teşvik veriliyordu. Belki Fransız İhtilali bile sadece bir idealle gerçekleştirilmedi. Belki köklü imparatorlukları yıkacak fikir akımlarını yazan gazetecilerin mürekkepleri finanse edildi. Belki çetelerin uyuşturucu trafiğine önlem yasal alınamaması için başka yöntemler uyduruldu ve onlar da yasadışı yollarla kazandıkları paraları kullanarak kendilerine açık pazarlardan silah alabildiler…

Liberalizme alternatif olarak ortaya çıkan komünizmin önderleri, örneğin Rusya’da Lenin, Çin’de Mao dini ortadan kaldırmakla birlikte, krallık sembolünü kullanmasalar da, dünya egemenliği bağlamında idealleri somutlaştırmaya soyunmuşlardır. Enternasyonalizm de ütopik bir binyılcılık idi.

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra değişen dünya politik ve ekonomik düzeni, tüm insanlığa kapitalizmin baskın etkisiyle bir “küreselleşme” kavramını yerleştirdi. Biliyoruz ki “küresel sermaye” diye bir olgu var. Bu küresel sermayedarlar eskinin bilinen aileleri gibi açıkça kendilerini deşifre etmiyorlar. Dinleri, ırkları, renkleri çok önemli değil. Çok büyük maddi değere hükmediyorlar ve bunlar dünya yaşamında bir insanın para ile gelinebileceği en üst noktaya gelmiş halde oldular.

Diğer yandan, kullanılan ürünler bağlamında öne çıkanları tanıyoruz. Bazı önemli markaların sahipleri çok kısa zaman içinde çok zengin oldular. Onları açıklanan servetlerinden, reklamlardan ve sosyal yaşamdaki aktivitelerinden tanıyoruz. Hatta onları çok zeki, örnek insanlar olarak görüyoruz.

Dünyada halen en güçlü para birimi ABD Dolarıdır. Çinli, Hintli, Arap, Yahudi, Rus, Alman, Anglo-Sakson bile olsa eğer para ile işiniz varsa Dolarla da işiniz vardır, dolayısıyla Amerika ve Amerikan sistemi ile sürekli işiniz vardır. O halde kim olursa olsun, beğense de beğenmese de, küresel sermaye ile Doların ve ABD’nin önemli bir ilişkisi vardır. Acaba binyılcı elitin veya küresel sermaye sahibinin ortaya çıkıp, “ben devlet başkanı olmak istiyorum” eklinde bir arzusu var mıdır? Neden olsun ki?

Yeni Dünya

Yöneten tek ise yönetilenler çift yaratılmalıdır! İlke bu idi. Eğer binyılcı elit, aşağı elitlere ve avama hükmedecek ise en az çift kutupluluk ilkesini mutlaka tesis etmelidir. Bakın Amerika’ya, çiftler halinde her tür düşünce ve örnek vardır.

“Yeni dünya” söyleminden hareketle, böyle bir yerin keşfi binyılcı umudun özü kabul edilir. Amerika’nın kurulması da binyılcı bir milattır.

Amerika John Locke’ın politik düşüncesine yakın bir toplumsal sözleşme ile kuruldu. Locke’ın felsefesi ise insan hakları tanrıya hizmet bağlamında açıklandığından, Protestanlığa dayanır. Ulusçuluk mantığına yapılan hizmetten ötürü Püriten sömürgeciliğin misyonuna devam edilme imkanı bulunmuştur.

Amerika’nın doğal özgürlük gelişimi tanımından hareketle evrenselleşme ideali tamamen “sivil bir insanlık dini” düşüncesidir. Din bilimci Conrad Cherry, Amerika’nın tanrı tarafından dünyada özel bir yazgı için seçildiğini vaaz eder. Amerika’nın törenlerinin kutsallık ifade ettiğini söyler: “… Başkanlarımızı göreve geldiklerinde yaptıkları konuşmaların, sivil dinin kutsal metinlerinin odağında yer almıştır…[4]

Her ne kadar ülke yeni görülse de insanlığın başından beri fikri olan kurguyu somutlaştırdığından eski kabul edilir. Anatol Lieven, “… yeni ya da genç bir devlet olmaktan çok uzak olan Amerika dünyanın neredeyse en eski devleti…” der.[5] Bence de öyle, Amerika eskimeyecek bir altyapıyla kuruldu, bu yapı insancıların ideallerine en uygun ortam oldu. İşin para pulla, teknoloji ve stratejiyle de ilgisi var ama asıl olan güç insanların tümünün gitmek istediği yönden geliyor. İnsanlar doğal olarak kendilerine göre bir dünya inşa etme ğeşindeler. Amerika insanlığa bunu verebilecek donanımda ve vizyonu belli öncü bir işbirliği pazarıdır.

Woodrow Wilson  1919’da yaptığı konuşmada Amerika’yı bir kurtarıcı olarak ilan eder; dünyayı kurtarma çabalarından bahseder, dünyanın özgürleşmesi ve kurtuluşu Amerika’ya bağlı der. Edmund Stillman ve William  Phaff 1966’da Amerikan dış politikasını açıklarken bir cümle sarfeder; “…Amerika tecrit deneyimiyle açıkça din-bilimsel bir kaynağı olan ahlaki şevkin bir bileşimidir.[6] Amerika’nın tecrit politikasının evanjelik açıklamaları ciddiye alınır.

Önce Reagan tarafından Sovyetler Birliği’nin “şer imparatorluğu” açıklaması, daha sonra şer üçgeni olarak K. Kore, Suriye ve İran’ın Bush tarafından ilanı söylemin kökeni açısından boşa değildir, dini temellidir. 11 Eylül sonrası yapılan tüm konuşmalar din temeli üzerinedir. Hatta Korgeneral William Boykin şöyle der: “…Dünya tinsel bir düşmandır, ona karanlığın prensliği denir. Düşman şeytan adlı bir tiptir.”[7] Bush, 11 Eylül sonrası konuşmada Yuhanna’dan, Yeşaya’dan ve Kutsal Kitap’tan alıntılar yapar.[8]

Bush’un ilişkide olduğu bazı Hıristiyan önderler “Hıristiyanlığın Yeniden Yapılanması – Tanrısal Egemenlik Teolojisi” fikrini vaaz ederler. Bütün bunlar felsefeciler tarafından, “öte-binyılcı köktenci hareket” olarak isimlendirilir. Bu kesim şuna inanır: “İsa’nın egemenliğinde dünya krallığı, böylelikle dünyanın sahiplerince devralınması.” Bütün bunlar Armegeddon için bir hazırlıktır.

Amerika’nın dörtte bir seçmeninin böylesi fikirlerle yakından uzaktan ilgisi olduğu ifade edilir. Amerika’nın tümü bu denli aşırı dinci, hatta dindar değildir. Ancak devlet dini bir kenara koymaz. Devletin tanımı sekülerdir ama politik geleneği seküler değildir. Hatta John Gray “Kara Ayin” isimli eserinde bir mukayese yapar: “ABD Türkiye’den daha az sekülerdir.[9] Hıristiyan Sağ esinti her alanda kendini hissettirir. Politika bilim insanları bütün bu analizleri Amerikan siyasetinin “güneylileştirilmesine” bağlamaktadır.[10]

Burjuvaların, liberallerin, demokratların, özgürlükçülerin kurduğu bir kültür; yeni dünya! Halen bir devletten çok bir iş merkezi halindeki bu yapının politik işletimi şöyledir. Muhafazakarlar (Cumhuriyetçi Parti) yeni dünya düzeninden ve ardından küreselleşme kavramı oturduktan sonra “yeni muhafazakarlığı” tanımladılar. Liberaller (Demokrat Parti) ise “yeni liberalizmi” tanımladılar. Bir-iki dönem demokrat, bir-iki dönem cumhuriyetçi iktidar oluyor. Kavga dövüş yok; dünyaya örnek “ileri demokrasi” ile yönetilen bir küresel kapitalist devlet.

Peki, nerede bu küresel sermaye sahipleri? Yüzer gezer halindeler mi? Her şeyi kendi haline bırakıp kendileri sefa içinde mi yaşarlar? İdealleri, inançları, kurguları, beklentileri, zevkleri, politikaları, ihtirasları yok mu? Yeryüzünde bir tanrıymışçasına yaşarlar da avamı yönetecek bir politikaları yok mudur? İnsanlık işlerini yönetmekten ellerini eteklerini çekmiş halde mi yaşarlar?

Gerçeklerden bahsetmekse işiniz; kimsenin parasına puluna, inancına, kimliğine, özel işlerine ilgi duymamalısınız. Dünya etik düzeni böyle bir yol tarif eder. Yani herkes kendi işine bakacak!

İyi de Yeni Dünya’da savaş yapmaya, düşman tanımlamaya veya para basmaya kim karar veriyor, Dolardaki dalgalanmaların zamanlamalarından kimler sorumlu, Amerikan Merkez Bankası FED’in asıl politikası ne? Dünyada politik, bilimsel, ekonomik, sosyal öncelikleri kimler belirliyor? “Bu şimdi olsun, diğer sonra…” gibi.

Hatırlayalım, Saddam dünyanın en önemli tehdidi değilken öyle bir politik zemin hazırlandı ki, neredeyse Irak dünyanın en güçlüsü, kitle imha silahlarıyla neredeyse her yere saldıracak, Saddam ise gelmiş geçmiş en zalim diktatördü ve mutlaka başı ezilmeliydi. Öyleyse Savunma Bakanı Emekli General Powel’ın kullanıldığını ileri sürüp istifa etmesi niyeydi?

Eğer dünyada büyük diyebileceğimiz işler herkesin kabul edebileceği, tartışabileceği ve hazmedebileceği şekilde doğalmışçasına gelişmesi bir yönetim tarzı ile oluyorsa, bu avam için bir hayal midir? Özellikle avamın burnunu bazı işlere sokmaması (yani etik kurallara uyması) demek, işaretlenen bir doğallığın kabulü demek midir?

Yakın Gelecek

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra F. Fukuyama “tarihin sonu” tezini Alexandre Kojeve’den sonra tekrar ortaya attı ve şöyle dedi: “… İnsanlığın ideolojik evriminin ve Batı liberal demokrasisinin insan yönetiminin son biçimi olarak evrenselleşmesinin bitim noktasıdır.[11] Bu, Amerika’nın tarihi insanlık adına meşruiyet ilanı halindeki bir mitidir.

Dünya egemenliği yarışında Amerika’nın bütün değerleriyle birlikte ön alması belirgin bir şekilde kabul görmüştür. Bilgi yönetimi (istihbarat) düzenlemeleri ile haklılık ifade ederek, insanlığı iyiliği bağlamında şer odaklarının yok edilmeleri tanrısal bir misyonla gerçekleştirilme deneyimini ortaya koymuştur. Burada geleneksel ateşli silahlar kullanılmıştır.

Ardından küresel terörle savaş ve yine bundan sonra yumuşak gücün daha yaygın şekilde hakimiyet için tatbik edilmesi aşamasına geçilmiştir. Uygulamada Yumuşak Güç[12] unsurlarıyla, dijital teknolojiyle ve insan istihbaratı ile toplumların kendilerini değiştirmeleri sağlanabilmekteydi. Zaten bilgi çağına girilmişti. O halde Bilgi Harbi[13] icra edilmeliydi.

Değişimler bilim ve teknolojide kendini hızla göstermektedir. Teknolojik ilerlemelere bağlı sürüklenmeler insanlığı olduğu yerden çekip kaldıran kasırga gibidir. Buna dair yatırımlar temel yatırımların önüne geçer olmuştur. Tarımda, tıpta, inşaatta, üretimde kullanılan teknolojinin bilinen kurgusu, işleyişi ve elde edilen sonuçları akıl almaz değişmektedir.

Yakın gelecekte örneğin robotların kuracağı fabrikalarda yine robotlar üretim yapacaklar. Robotlar kendi aralarında konuşabilecekler. Uzaya veya bir yakın istasyona insan eli değmeden robotlar yaşam alanı inşa edecekler. Dünyadaki mega-kent dokularının imarı ve işletiminde çalışan robotlar akıl almaz ileri boyutta olacaklar. Bilgisayarlar, yazılımlar, 3D teknolojisi ve diğerleri bugün parça halinde ama yakında bir amaç için birleştirilecekler.

Öyleyse insan ne olacak?

Yakın gelecek diye tanımladığım dönem 2030’lardan sonrasını ifade eden dünya yaşam halidir. Küresel mega-kent devletlerinin yaygınlaştığı düzeni ifade etmekteyim.[14] Avamın ve elitlerin yaşam şekilleri bir hayli değişecek. Öncelikler ve tatmin araçları farklılaşacak. Günlük yaşamın standartları ile politik yapıların işleyişleri şimdikinden çok farklı olacak.

Her şeyden öte gelecekte küresel aktörlerin içindeki belirleyici elitler insanlığı daha iyi yönetebilecekler, her şey istedikleri gibi olacak, bu yeryüzü imparatorluğu benzeri bir yapıyı işaret ediyor; yani yeryüzü krallığı!

Sonuç

Bugün olduğu gibi gelecekte de küresel elitlerin karşısında sağlam bir fikir yapısıyla duracak olanlar muttakilerdir. Ancak muttakilerin insana has doğal tepkiler yönüyle diğerlerinden ayrılan yönü; nefsini eğitir, zalim ve kibirli değildir. Yararlı olmayı görev bilir. Ütopik ve soyut bağlamı bir yana bırakır, gerçekçidir. Bilimseldir ama bilimin meşrulaştırma gücünde ilahi uyumun dışına çıkılmamasını ister.

Diğerleri… Kibirden yanına yaklaşılamayanlar etraflarına daha büyük duvarlar öreceklerdir. Ama insanlık onuru bakımından zalimden yana olmanın bedelini de üstlenmiş olacaklardır. Dolayısıyla hangi adımın atılıp atılmaması gerektiğinin seçimi bireyin idrakine dahildir, sorumluluk da onundur.

Sorumluluğunun idrakindekiler elbette kendi önündeki işe bakacaktır, başkalarının işine burnunu sokmayacaktır, soran olursa eğer; bu daha doğru deyip geçecektir. Çünkü Habil’in asıl düşmanı Kabil değildir.


[1] Gürsel Tokmakoğlu, İnsanlar ve insancılar, İz Yayıncılık, İstanbul, 2011.

[2] Çalışma Grubu (WGI) toplantısı 23-26 Eylül 2013 tarihinde Stockholm’de gerçekleştirildi, çalışmalarını 06 Kasım’da bitirdi, rapor Cambridge Üniversitesi tarafından Ocak 2014’te yayımlandı.

[3] Gürsel Tokmakoğlu, Muttakilik – Binyılcı Düşüncenin Türkiye’ye Etkileri, 06 Mart 2014. https://muttakilik.com/binyilci-dusuncenin-turkiyeye-etkileri/

[4] John Gray, Apokaliptik Din ve Ütopyanın Ölümü, Kara Ayin, Çev. Bahar Tırnakcı, YKY, İstanbul, 2013, s. 142.

[5] A.g.e., s. 139.

[6] A.g.e., s. 141.

[7] A.g.e., s. 143.

[8] A.g.e., s. 144.

[9] A.g.e., s. 149.

[10] A.g.e., s. 149.

[11] Bkz. Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, Gün Yayıncılık, 2. Baskı, 1999, İstanbul.

[12] Bkz. Josehp S. Nye, Yumuşak Güç, Elips Kitap, 2005, Ankara.

[13] Bkz. RAND, Strategic Information Warfare Rising, 1998; Martin C. Libicki, Conquest in Cyberspace: National Security and Information Warfare, Cambridge, 2007.

[14] Gürsel Tokmakoğlu, Muttakilik – Küresel kent devletine geçiş mi?, 09 Ekim 2013, https://muttakilik.com/kuresel-kent-devletine-gecis-mi/

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Takdir Hatasının Toplumsal Boyutu

DİĞER YAZI

Bilgi Üzerine Çeşitleme

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka