kristal-vazo
Kristal Vazo

Kristal Vazo

568 Tıklama
21 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bir anlığına bütüncül ve daha önemlisi yansız bir bakış açısı ile politik gündem ve kritik tartışmalar konusu üzerine yoğunlaşalım. Bakın ilk akla gelenler neler olacak?

Tartışma kültürü en temel şekilde demokrasilerde, entelektüel alanlarda, bilim ve sanatta bir erdemlilik ölçütüdür. Şartlarına riayet edildi ise tartışma gereklidir, değilse bir kavgadan öte değildir. Tartışmanın bir seviyesi, amacı, muhatabı, süreci vardır ve bütünüyle insana özgü olgun bir davranış olarak sürdürülür. Eğer tartışma başka amaçların elde edilmesinde bir araç halinde kullanılıyor ise bunun değeri ve hedefi başka şekillerde ele alınmalıdır. Bu ve benzeri teorik yaklaşımları başlangıçta aklımızda tutalım isterim. Ama biz daha çok uygulamaya bakacağız.

İlk planda yakın döneme bakalım… Ülkenin 1980 öncesi “sağ-sol çatışması” konusuna bir çare bulunabilir miydi? Ama çok tartıştık, değil mi? Sonra askeri müdahale (veya bazı kesimlerce ifade edildiği üzere askeri darbe) gerçekleştirildi. Bu sürecin önünü dışarıdan destekle açanlar oldu mu diye de tartıştık. Bir askeri müdahale oldu ama beklenmedik bir gelişmeyle “Ilımlı İslam” iktidarları gündeme girdi. Ilımlı İslam tabirinin de bir çok tabirde olduğu gibi bize ait olmadığını da unutmayalım. Bu değişimle seksen sonrası yeni tartışma konuları ortaya çıktı; “Atatürk, Vesayet, Ulus, Cumhuriyet…”

Bu tartışma konuları kökleri çok eskilere giden yeni bir sosyo-politik sorgulama sürecini çağırdı. Muhafazakarlık değişim gösterdi ve bu kez ülke Osmanlı’dan bu yana toplum katmanlarınca belirginleştirilememiş değerlerin çatışma alanı haline dönüştü. Örneğin “Dar-ül Harp” düşüncesi güncel konulara dahil oluverdi. Bir biçimde, “İktidardakilerin Allah’ın güncel olaylara müdahalesi çerçevesinde seçilip gelmeleri” hususu alenen tartışılır oldu ki bence bu konu en ilginç olanıydı.

Aslında köklü bir “inanç” tartışmasıdır bu konu. Örneğin Türkiye’de salt pragmatik anlayışı temsil ettiği nedenle (ki bu anlayışı Atatürk kendisi tercih etmemiş daha sonra başkaları böyle bir sınıflandırmayı dogmadan farklı olduğunu işaret etmek için yapmışlardır,) Atatürk’ün askeri hüner göstererek Çanakkale’de elde edilen başarıdaki payının önemi tartışmaya açıldı ise; buna karşı, “Aslında savaşa Allah doğrudan müdahale etti. Her yerde o görünmeyen sarıklılar, meleklerden kurulu ordular var. Seyit Onbaşı’ya o gücü kim verdi? Hele bakın menkıbelere…” dendi ise; dolayısıyla Atatürk’e, inancı başka türlü anlayanlara (bazı kesimlerin düşüncesine göre “doğru anlayış bu” savunusu yapılmaktadır,) alternatiflerin ileri sürülmesi belli bir eksendeki fikir ayrılıklarının temsili haline geldi ise; “tarihi gerçekler” bile tartışılır oldu. Hatta her ne oluyorsa, Atatürk’ün etkisinin dahi bir doğal-gerçek-normal kapsamla ilahi vergi anlamına gelebileceği, kasıtlı veya değil, ötelendi, Atatürk ve Cumhuriyet belli kesimlerin hedefi haline getirildi, buradan başka bir kazanç elde edilmesi yolu seçildi. Neden? Sevr işgalinin ve buna karşı milli irade ile gerçekleştirilen İstiklal Savaşı’nın sonrası Atatürk bu kesimin sahiplenmekte ısrar ettiği geçmişine ait Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, Şapka Devrimi gibi belli bazı Cumhuriyet Devrimlerini yerleştirmiş, toplumu tüm yapıları ile Batı eksenine oturtmuştu. Eğer belli kesimlerce bugün “Hilafet” düşüncesi hakim ise bütün bunlar tersine yönde tartışılan konular olarak gündeme gelmeliydi ve öyle oldu.

Dolayısıyla bu dönemde, “eski ve yeni, doğu ve batı, ümmet veya millet” gibi çok değişik tartışma konuları ortaya çıkmıştı. Daha fazla canlandırıldığı şekliyle Rahmetli Özal sonrası dönemde konular medyadaki gelişmelerin de etkisiyle yaygınlaşma ortamı buldu. Bu aslında toplumun belli bir eksene dönüştürülmesinin metoda bağlı sürdürülen bir tartışmasından kaynaklanıyordu. Bütün bunlar gelişen tartışmalar oldu, tıpkı Osmanlı Padişahları Abdülhamit’in veya Vahdeddin’in bitmez tükenmez tartışılmaları gibi. Bu tartışmalar, “ılımlı İslam iktidarı ile tarihi bir yüzleşme” veya başka bir kesimin düşüncesiyle ifade edildiği üzere “rövanş alması” şeklinde cereyan etmekteydi.

Turgut Özal döneminde bu tartışmalar değişik yerleşkelerde devam etti. Bu tartışan alanlar kendi amacı ötesine geçerek (yasal veya değil) kurumsallaşma sürecinin bir başka tartışılması haline döndü. Dolayısıyla değişik dini ve bölgesel tartışmalar gündeme oturmuş oldu: “Dinlerarası Diyalog, Medeniyetler Çatışması-Barışı, Mezhep temelli tartışmalar, Cemaatler, Yeni Muhafazakarlık, Yeni Osmanlıcılık, Yeni Ortadoğu…”

Bu tartışmalar öyle kolay halledilebilecek konular değildi. Hatta toplumun belli kesimlerine ağır gelecek türdendi. Ama tartışıldı. Sahte alimler, tartışmacılar, toplum mühendisleri, medya kahramanları türetildi ve süreç işletildi. Halk, “kulaktan dolma, duyma yolu ile çabuk-bilinçlendirme süreci” içine sokuldu. Bu aynı zamanda belli bir oy oranı haline dönüştü. Eğer konu kestirmeden iktidarın gücünün koruması olarak açıklanacak ise durum belliydi. Tartışmalar birer araç, gündem ise düzenlenebilir görülecekti.

Her şeyi tartışıyoruz ya, Turgut Özal’ın rahmetli olma şekli bile tartışıldı. Tartışma mahkemelere taşındı. Bülent Ecevit politik bir karakter olarak üzerinde tartışmaları devam eden İsmet İnönü’den koltuğu devralmıştı ve Kıbrıs Harekatı’nın ağırlığını omuzlarında taşımıştı. O dahi son dönemlerinde hastalığı üzerinden tartışıldı. Kendisine ömür biçildi, sonra başka raporlar ortaya çıktı ve tartışma politik alana sirayet etti. Hatta Ecevit’in lise mezunu olup olmaması, bu haliyle başbakanlığa yakışıp yakışmaması dahi gündemde bir süre yer aldı. Bu tür tartışmalarda bugün bile benzerliklerin olması dikkatlerden hiç kaçmadı.

Sonra birçok gelişme var hatırlanacak, gündem o kadar hızlı akmaya başlamıştı ki! “11 Eylül” milattır.

Küreselleşme, Serbest Piyasa Ekonomisi, Terör, Radikalizm, Yeni Güvenlik Stratejileri, Turuncu Devrimler, Arap Baharı”; içerideki yansımaları “Dinlerarası Bitmeyen Düşmanlık, Mezhepçilik, Cemaatçilik, Vesayetçilik, Bölücülük, Paralelcilik”; daha özel konular olarak “Ergenekon, Balyoz, vs. davalar”…

Neyse ki Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda işin içinde emniyet ve yargı mensuplarının ne denli manipülasyon yaptıkları ve bazı medya odaklarının toplumu nasıl yönlendirdikleri daha sonra tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ama gerçek şu ki düzmece konuları bile bu ülke yıllarca tartıştı ve pek çok mağdur henüz karşılığını alamadı. Düzmece olanı kimler tartışır, bir düşünsenize!.. Demek ki niyetler başka ise işler başka dönüyor. Buradan başka bir tartışma konusu doğdu; “Yargı, Hukuk, Emniyet, Medya, Casusluk…”

Yenilir yutulur konular değildir bütün bunlar. Her gün en üst ağızlardan, yüksek mahkemelerden, ulusal medyadan ve hatta yurtdışından bütün bunlarla ilgili beyanatlar veriliyor ve halk bütün bu gelişmeler hakkında adeta bombardımana tabi tutuluyordu.

Son dönemde “kuruluş ayarları” bahsi bile masaya yattı; “Yeni Türkiye, Yeni Anayasa, Başkanlık Sistemi, Özerklik, Belediyeler…”

“Meşruiyet” her yerde ve her boyutta tartışılır oldu. Benzerlik gösteren tartışmalar da var. Örneğin mevcut Cumhurbaşkanı’nın diploması veya sağlığı sosyal medyanın konusu oldu.

Peki, bizler neden bütün bu tartışma yumağına bütüncül şekilde bakmıyoruz dersiniz? Herhalde propagandanın ustalıkla yapılıyor olması ve halkın kafasının sürekli karışık olması bu durumun tatminkar bir cevabıdır umarım. Bu işlerin etkisinin az olması için alınacak en büyük bireysel ve toplumsal tedbir nedir? Bilinçli olmak.

Tartışmalar yapılır, yapılmalıdır da; ama öyle gösterilen mecralarda ve dikte ettirilen konularda ve zamanlarda değil; seviyeli şekilde, usulünce, duyarak değil bilerek, gerektiği kadar, bir metoda ve disipline bağlı biçimde, yerli yerinde ve muhatapları arasında yapılır. Eğer dikkatsizlik yapılır ise sırf tartışıyoruz derken, elimizde tuttuğumuz aslı vatan olan o nadide kristal vazo kayıp düşüverir ve parçaları etrafa dağılıverir. Sonra tartışma biter mi dersiniz? Hayır!.. Bilinçsizlik bir kara veba gibidir.

Şimdi “Suriye, Kürler, İslami Terör, Kafkaslar, Ermeniler, AB, Filistin, İsrail…” tartışılıyor. Bütün bunların alt konu başlıkları da var. “BOP, HDP, Dokunulmazlıklar, PYD (YPG), PKK, IŞİD (ISIS), El Nusra, Mavi Marmara, Muhalifler, Uçak olayı, Turizm, Petrol ve Gaz Boru Hatları, Enerji Güvenliği, (sözde) Soykırım Tasarısı, Vize Serbestisi, Suriyelilere Vatandaşlık verilmesi, Esad, Sünnilik, Alevilik, Vahabilik, Selefilik, Krallık, İslam Sermayesi, İslam Ordusu…” gibi hususlar tartışılıyor.

Örneğin: Türkiye “küresel paylaşımdaki payını inisiyatifle artırma” konusunu tartışamıyor. Türkiye coğrafyasında “barışı kendi inisiyatifinde geliştirmeyi ve istikrarı muhafaza” konusunu tartışamıyor. Türkiye “demokrasi kültürünü ve politik kökleşmeyi, bilim ve sanatta söz sahibi olmayı, yeni teknolojik ürünleri meydana getirmeyi ve piyasaları yönlendirmeyi” tartışamıyor. Başkalarının inisiyatifinde gelişenlerin topluma yansımaları kadarını tartışıyor.

Benim derdim, elimde tuttuğum “kristal vazo” olarak betimlediğim nadide vatan toprağının vurulup düşürülmemesidir. Ama kendilerini biraz özensiz davranan olarak gördüğüm temelde masum düşünceli kardeşlerimin bir durumu var; onların dikkatsizce tavırları ve tartışan kesimler yaratılması kapsamında birer alete dönüştürüldüklerini görememeleri, beni üzen başka bir konu olmaktadır. Yıllardır, hatta asırlardır, ortada tam bir “Propaganda” işi dönüyor ve değişik kesimler kendilerine göre bir rolle bu uğursuz faaliyetin bir yerinde yer alabiliyor. Hele medya ürünlerinin bu denli kapsamda ve artan oranda kullanılıyor olması bu işi daha da tırmandırıyor ve bu nokta doğal bir sürecin ifadesi halinde karşımızda duruyor. Gelişmiş ülkelerde bu gibi medya konularına bakış açısı belli ölçülerde kontrol altındayken Türkiye’de bu husus dahi “İstihbarat ve Dinleme” ve buna karşı olarak “Hak ve Özgürlükler” kapsamı içinde tartışılıyor. Yani doğru veya yanlış, muhatap veya değil, gerekli veya gereksiz, yerinde veya değil, tartışmanın bütün boyutlarıyla ilgili insanlar bir konumda yer alıyorlar. Bu tartışma giderek büyüyor, kullanılan dil bozuldu ve toplum kutuplaşma evresini geçti bile!..

İşte endişem bundandır ve benim gibi düşünenler azınlıkta değildir. Politik Merkez’in eğer bir misyonundan söz edilecek ise bu bir fırsattır. Evet, Politik Merkez o kristal vazonun sıkı tutulması gerektiğini savunmaktadır. Duygusallık, tarafgirlik, heyecan, politika, haklılık, vs. bir yana, ama bu kristal vazo bir yana!.. Çünkü o kırılırsa bütün tartışmalar başka bir mecrada ve konu başlıkları altında başka şekilde devam ettirilecek, iş bitmeyecek, bundan emin olur. Ama kuvvetli olunur ve kristal vazoya bihakkın sahip çıkılırsa daha zayıf hallerin kırılganlıklarından ve hassasiyetlerinden belli oranlarda kurtulmuş olunacaktır, bu da eşyanın tabiatına göre doğru bir savdır.

Bu bile bir tartışma konusu: “Merkezde durmak, her ne pahasına olursa olsun vatanın muhafazasından yana olmak.”

Bu tartışma olgusunun sonu olamayacağına göre bir kural koymakta yarar görüyorum. Tartışmanın çevresi belirginleştirilmelidir. Bunu bireylerin vicdanları yapabilir. Şu da bir yöntemdir; tartışma konusu başlatan tarafından, tartışma odağındaki ise kendi rızasıyla gündemden düşebilir. Gizlenen niyetler açığa çıkarılmadan başlatılan tartışmalar karşı tarafa hiçbir surette güven vermeyeceğine göre bazen susmak yeğ tutulmalıdır. Hele bilgiden yoksun, duymaya kurulmuş zihinler için tartışma bir tür malzeme olacaksa, bir süreliğine kulakların tıkanmasında bile yarar olacaktır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Sibernetik İnsan: HOMO SIBERIUS

DİĞER YAZI

Üzüntüye gark olmak

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi