ustun-iradeli-insan
Üstün İradeli İnsan

Üstün İradeli İnsan

755 Tıklama
32 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Toplumumuza dair ana sorunları tartışıyoruz. Buraya kadar bazı teşhisler yaptık. Önce “Binyılcı Düşüncenin Türkiye’ye etkileri” konusunda bir tartışmamız vardı. Burada bir “algı-gerçeklik” sorununa dikkat çekmiştim.[1] Takiben, “Onurlu Olmak” ile ilgili konuya değindik.[2] Sonra, “ezbercilik” sorun sahası üzerinde durduk.[3] Bunu halletmek ve yaratıcı akla yönelmek gerektiği noktasında olduğumuzu düşündük. Daha sonra günümüzün “amatör” bakışının farklarını belirginleştirdik, amatörlük yapmanın mahzurlarını işaret ettik.[4]

Şimdi de “bilmek” ile ilgili yansımaları düşüncelerimizin içine dahil edeceğiz. Üstün İrade, Bilgi, Cehalet, Düşünce ve Zan konularına değineceğiz. Bütün bunlar bizleri şu sorunun cevabına ulaştıracak: “Gerçekten biliyor muyuz, yoksa ne?..”

Bütün bunları bilmeyen veya bilmeye kendini kapatan için inceliyoruz, belki hatırlamak isteyebilirler diye! Önce istesinler, hatırlasınlar, sonra gelip tartışsınlar diye… Eğer size bu gibi konuları Foucault, “Gelin tartışalım,” deseydi, daha başka bir değeri olurdu, değil mi?

Neden böyle rahat yazıyorum? Merkezde durduğum için. Rahatım, çünkü amacım politikanın üstünden bakmak. O halde kendini bir yere ait gören aklın, kısa bir süre dahi olsa arınarak, konu içinde tartışmaya katılmasında yarar görmekteyim.

Üstün İrade

İnsanı hayvandan ayıran, aklı tartılma noktasında gösteren ve bir sınav içinde bulunulmasına sebep olan nedir? İrade.

Eğer (Ademoğlu’nu iradesiz yaratmak) isteseydik, onların görüp kavrama yeteneklerini iyice köreltirdik de (hayvanlar gibi) yoldan (çıkmak için) yarışırlardı; o takdirde (doğruyu) nereden, nasıl görebileceklerdi?” (Yasin 66)

İnsandan bahsetmek için irade kavramını en üste koyuyoruz. Akıl biyolojik ve fizyolojik yapıda gelişkin bir değerdir. Onun bir üst noktasında aklı doğru/yanlış ölçüsünde harekete geçirecek ana yeti iradedir.

Ben bir adım daha ileriye gidiyorum, insandakini “üstün” sıfatıyla değerlendirmek için, “üstün irade” diyorum. Bazı sürü halinde yaşayan hayvan klanlarının avlanma, üremek ve yaşam yeri bulmakta doğal öğretilerden de istifade ederek “karar verdiklerini” hesaba katarsak, insana daha fazla yakışanı “üstün irade” ifadesidir.

Tersi nedir? Hem iradesizlik hem de sadece iradeli olmaktır, üstün değil. Eğer böyle algılamazsak; yürürken sokağa çiğnediği çikleti atan birini, kamera ile tespit edip kendine ceza yazan belediyeciyi, nasıl eleştirebiliriz ki? (Bu tedbir bazı ülkelerde uygulanmaktadır.) Hangisi üstün irade? “Çikletin ayak altına fırlatılmaması gerektiğini bilebilmek.” Diğerlerini tartışacak çok yer bulursunuz, “İnsanların özel davranışlarını kamu eliyle gözetlemek doğru mu, yanlış mı?” diye…

Bu, her şeyin işin içinden çıkılmaz ölçülere ulaştığı karmaşık çağda, kendini üstün bir konuma koyamayanların (yani basitliklerle yetinenlerin, belki de mahkum bırakılanların), yaşadığı dönemin ileri değerlerinin bile farkına varamayanların, sahip olduğu yarım yamalak ölçütleriyle; kanaatlerde, iddialarda ve zanlarda bulunmalarının, (ki buna irade gösterme şekli de diyebiliriz,) topluma yararı nedir, siz düşünün!

Basit düşünmek de bir düşünmedir. Ama olgun, tam, yeterli, gerekli, fazla, üst seviyeli düşünenden farkı vardır. Durumu kavramak birey açısından zor değilse de, asıl kabullenmek zordur. Veya durum idrak edilse de basit düşünen üst seviyede düşünenlere kendini yaklaştırmak, onların eşiti görünmek ister. İki şekilde davranış gözleriz; ya üst düşünceyi görmezden gelir, önemsizmiş gibi gösterir, karalayacak yerler arar, ya da kendini o fikirdeki insanların yanında göstererek bir tatmin arar.

Basitlikler” isimli bir yazımı şöyle sonlandırmıştım: “İradedir bu işin düğümlendiği nokta. Basitliklerden iradeyle varılır düşünülen bir yere… O halde herkes kendi elindeki malzemeye baksın; bakalım ne var ellerde, yüreklerde? Akla, niyete, hünere baksın…”[5]

Bilgi

Bilgi konusunu tanımlarıyla birlikte “Bilgi Üzerine Çeşitleme” isimli yazımda ele almıştım.[6] Bilgi, öğrenmek, bilinç, bilinç atmosferi, kainat bilgisi, gaip, gerçek bilgi, vahiy, insan bilgisi, ide, ideal, deney bilgisi, veri, enformasyon, haber, entelektüel, zeka, istihbarat, ajan, diplomatik, sosyal ağ, kişisel bilgi, dedikodu, fısıltı, cahil ve zan ile ilgili tanımlamalar yapmıştık. Şimdi bu çerçeveyi biraz daha genişletmekteyim.

Bir insan olarak bilgiyi, manayı, anlamı, iradeyi çok önemsiyorum; bunlarla yaşamımızın geliştiğinin, inancın gerekliliklerini yapabilme yolunun bilmekten geçtiğinin farkındayım. Bilgisiz insan olur mu?

Ama, işlenmemiş, doğrulanmamış, kulaktan duyma, sorunlu/eğrelti haberler bile irade süreçlerinde bilgi zannediliyor.

Üstün iradem bana, “bilmelisin ki, ideal, doğru ve yararlı karar verebilmelisin,” diyor. Ben burada kararlarıma ve fiillerime etki eden bilgiden bahsediyorum, dedikodu, hurafe, duyma, doğrulanmamış haber, peşin hüküm, gündelik olanlar değil.

Bilgi bilimsel, edebi, politik veya felsefi olabilir. Bilim araştırır, doğrular, kanıtlar; edebiyat yeniden tanımlar, duygu yükler, hayali genişletir; politika sistemleştirir, ideolojiyle bağlar, yönetir; felsefe saf bilgiyi tartışır, başka pencerelerden içeriyi gözetler ve yorumlar. Her biri kendince çaba içindedir, insanlığa hizmet eder.

Belki bilimselliğe daha yakın olan kısma, disiplinlerin gelişmesine önem veriyorum. Çünkü insan doğrulayarak ve kanıtlayarak elde edilen bilgiyle seçeneklerini geliştirirse hata oranı azalır.

İnsan her tür bilgisini bilimselmiş gibi düşünebilir mi? Neden olmasın? Tam değilse bile akıl bu yolda çalışsın, yararlı olmaz mı? Çünkü gündelik olanlardan bazı zararlılar, bakıyorsunuz önemliymiş gibi diğer alanlardaki boşluklara sızıyor ve oraları için için çürütüyor.

Daha önceki bir yazımda “Saf Bilinç” diye bir tanım yapmıştım.[7] Yeni-insanın bilincindeki kopuşu ifade edebilmek için bilinç, bilişim ve meşrulaştırma konularının ilişkisini ortaya koymuştum. İnsanın saf (değerli, temiz, arı) şekliyle kalması için inancın fonksiyonunun önemini işaret etmiştim. Çünkü inancım, şartlar ne olursa olsun, insanın saflığını korumayı emrediyordu.

Felsefe ile ilgileniyorum ama düşünüyorum ki, 1900’lü yılların başından beri bilim bilgiyi meşrulaştırma işinde özerkliğini ilan etmiş ve artık tüm otoritelerden bağını koparmış durumda. Bu andan itibaren felsefenin de söyleyecekleri azalmaya başlamış görülmektedir. Belki felsefe ilerideki çağda tozlu raflardan tekrar alınıp parlatılmaya karar verilebilir.

Batı’da bilim insanlarının aşırı tatmin olma güdüleri karşısında felsefeciler bir kıskançlık içine girmiş gibiler veya hiç umurlarında değilmiş gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Hani, bilim insanlarının yaşamı tanımlamalarındaki şımarıklığına gözlerini kısarak bakanlar sadece felsefeciler de değil, aynı zamanda inanç kurumları da benzer bir tavır içindeler. Zaten Batı kültürüyle yıkanmış düşünceye göre inanç da sosyal bir hadise.

Ama asıl söylemek istediğim, meşrulaştırma otoritesini vaktiyle kilise yapıyorken (diğer inanç sistemlerinde kendi kurumsal yapıları bağlamında düşünceler üretilebilir), şimdi örneğin bir bilim enstitüsü kendiliğinden yapabiliyor. Otorite sahipleri bundan alınıyorlar.

Başka bir sonuç: Yeterli düzeyde bilim enstitüsü inşa edemeyen toplumlar, bu işi iyi yapanların otoritesinde hareket ederler. Kusura bakılmasın, doğal sonuç! Bu iş bilimden teknolojiye, teknolojiden yaşam standartlarına ve şekillerine yayılır ve kültürel dokuya nüfuz eder. Egemenlik bahsini bile sorgulatır! Şimdiki küresel sorunlardan birisi de bu değil mi?

Kim kendini geliştirip arındırırsa, o kesinlikle ebedi mutluluğa erecektir.”[8]

Yine bir yazımda “İslam, İnsan ve Bilim” konusunu tartışmıştık.[9] Burada bir “süreklilik” kavramından söz etmiştim ve ardından bilimi tanımlamıştım. Anlama konusunda bir püf noktası vardır. İslam evrenin, bilgi ve bilinç de dâhil içindekilerin sürekli genişlediğini ve ileri taşındığını işaret eder. Doğru inanç sahibi bu gerçeği bilir. Dolayısıyla çelişkiye düşmez. Bilgi ve bilincin gelişmesini, “sürekliliği anlamak” için takip eder. “Anlama” işinin bir kerelik olmadığını ve gelişmelere paralel güncellenmesini öncelikli sayar. O halde sürekli anlayarak okumanın (bunun içinde de kainatın gerçek kitabını okumaya dayalı doğa bilimlerinin kendi yöntemleriyle okunmasının) yararının pekiştirilmesi ihtiyacı vardır. Bunun için, sürekli genişlemeye paralel, kâinatın inceliklerine vakıf olmak da “üstün iradeli insanın” bilincindeki asıl gelişme çabasıdır. Bu yazıda, gerçeği aramanın gerekçesini ortaya koyduktan sonra insanın üstünlüğüyle ilgili fikir yapısını ortaya koymuştum.

İslam’ı anlayamayan veya anlamak istemeyenler için halen bir kargaşa alanı var. Kainatın kanıtlarını okumak için Kur’an insanlığa çok önemli bilgiler vermektedir. Dolayısıyla, Kur’an içindeki “teşbihle” açıklanan yerlerin anlaşılmasında bilimin verdikleri/verecekleri görmezden gelinemez. Aslında insan için yöntem, birbirinin ufkunu açan kapılardan geçmek olmalıdır. Bir inanç sistemi içinde iştigal eden biri, bilimi; bilim içindeki diğeri, inanç sistemini neden karşısına alır, bundan kim çıkar sağlar?

Bir korku var! Korku, otorite olamamaktan mı meydana geliyor yoksa?

Elbette rasyonellik (akılcılık) bağlamında; etrafına başta bilimin yöntemiyle bakanlarla, sürekli nitelikli bilgi ile işi olanların yakın ilişkileri anlamlıdır. Elbette inanç aklı ön plana çıkarır ve örneğin İslam insana, “Hiç düşünmüyor musunuz?.. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu…” gibi çok açık öğütler verir.

Tavırla ilgili bir husus var: “Bilgi veriyorum” diye çıkıp, ortalığa ham ve yarı mamul düşünce aksettirmeye pek gerek yok! Zamanlama, mahal ve kitle önemlidir. Zaten karşıt olmak için statüko yeterince mevzilenmiştir. Uygun şartlarında kararınca ve gerekli olanı ifade etmek insana yakışanıdır.

Düşünsenize, doğru zannedilenler, bilgi diye ortaya konuyor. Nasıl bir bilinçle ortaya çıkılmış olabilir ki; neticede zan!

Eminim ki, ben burada bilgiden bahsettim ya, bazı iş-güç sahibi insanlar bu yazdıklarımdan alınacaklar ve “Benimle dalga geçtiğini zannediyor, ben de ondan intikamımı alacağım,” diye ilginç (cehalet kaynaklı zulüm ve kibirle) bir düşünceye kapılabilecekler ve belki de kapalı kapılar ardında (amatörce) bir özel irade göstermeye (!) yöneleceklerdir. Yaşama böyle bakanların olduğunu ve giderek çoğaldığını biliyor muydunuz ve sonuçlarının toplumda derin yaralar açtığını?

Ama ben bir taraf olmadığım için rahatım ve amacım toplumsal yanlışlardan kurtulmaya yardım edebilmek… (Bir taraf olmayanın bertaraf olduğu, deyişini de yaşayarak gördüm. Yine de tarafsızlıktan yanayım. Üstün iradem bana fikrimi değiştirinceye kadar böyle yapmamı söylüyor.)

Cehalet

Bilgi sahibi olmanın karşıtı bilgisizliktir, yani cehalettir. Böyleyken herkesin bir cehalet anlatımı vardır. Cahil biri bile kendine göre bir tanımla karşımıza çıkabiliyor. “Okumuş cahil, okumamış cahil…” diyebiliyor. Belki “kör ve sağır” demek gibi bir şey bu…

Örneğin; “çok bilen” Batı toplumunun Afrika’yı sömürürken bizler, toplumsal değerlerimizle, onların cahillik ettiklerini söylüyorduk, bugün sıtma aşısını bir türlü bulamayan ve yabancıların eline bakan Afrika’nın bazı toplumlarının mağduriyetini gözleyip, onlara da cahil demekteyiz. Bu kavrama ne yönde durup doğruca bakacağız? Sürekli merkezde kalmak suretiyle kavramı doğru kullanabiliriz. Aksi halde aklı başka yerlere kaymış olanların savundukları, kaymanın oranına bağlı farklı yerlerdedir.

Ben ölçüt olarak bireyin iradesini doğru kullanıp kullanmamasını dikkate alırım. Ana noktada bilgi var, bu bilginin referansı sağlam olmalıdır. Bilgi kümesi niceliksel olarak az olabilir ama güvenilirlik ve yararlılık, yani nitelik söz konusudur; burada cehalet yoktur. Çünkü birey az ama sağlam bilgi ile yavaş ve emin adımlar atabilir.

Hz. Muhammed’in (SAS) vahiy öncesi Araplar’ın yaşadığı putperest döneme “cahiliye” denmektedir. O dönemin yaşam tarzına, politik yapıya, kültüre ve değer ölçütlerin toplamına bakarak bu tanımı yapmaktayız. Örneğin verilen en belirgin örnek, “cahiliye insanının kız çocukları doğduğunda diri diri gömülmesinin doğru olduğuna inanmaları” idi. Kızlar birer put olan Lat, Uzza ve Menat’a kurban edilirdi.[10]

Kur’an değişik satırlarda Kureyş’ten ve Ebu Leheb’ten söz eder, buradaki cahillikten, bencillikten ve ortaya çıkan yanlışlardan örnekler verilir. Ama aslında aklı evveller, cahiliyenin geleneksel yaptırımlarından çıkar elde etmek peşindeydiler.

Eskinin putlarının yerini para tutkusu almış görülmektedir. Yeni putları insan kendi yaratmıştır ve eskinin putlarına tapanlardan bir fark görülmemektedir.

Bu bilgilerden biz şunu çıkarabiliriz: Cahiliye bugün de var! Buna “yeni-cahiliye” denmektedir. Örneğin bugün dünyada herhangi bir coğrafyada adaletten eser yok, zulüm ve gözyaşı varsa; orada yeni-cahiliye hakimdir.

Yeni cahiller kendilerine öyle bir inanç, düşünce, ideoloji, yaşam tarzı geliştirirler ki, bir inançtan bile bahsetseler, aslında tuttukları yol, merkezden bakılınca bütün çıplaklığıyla görülebilir, yanlıştır. Bunu ayırt etmenin ölçüsü ancak bilgide yüklüdür, kaynağı sağlam olan bilgide.

Bize göre ana kaynak Kur’an’dır şüphesiz, ama doğru anlamak kaydıyla! Başkalarının cehaletinin yansıttıklarıyla, birey anlamadan, kendi sorumluluğundan kurtulamaz.

Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşıyamaz. Ve insan başkasının değil, sadece kendi çabasının karşılığını görecektir.”[11]

Cehalet; öğrenmemekte ısrar etmektir, az bildiğini fazilet zannedip bununla ortaya çıkmaktır, bildiğini zannetmektir, eksik bilmenin marifetini övmektir, gelişmeye set çekmektir, hakikati inkar etmektir, hakikatin görülmesini ve anlaşılmasını örtmektir (küfür)…

Düşünce

Düşünce, bireyin dışarıdan aklına ve aklından dışarıya yansıttıklarıdır. Tek taraflı değildir, bilinç kökenlidir, dolayısıyla çok boyutlu bir ortam tarifidir.

Bu bilinç işini anlamak için çok ekmek yememiz gerekiyor! Çünkü sürekli beslenen ve kainat (alemler) gibi sürekli genişleyen bir yapıdır. Kendiyle alışveriş yaptığımız, sürekli yüklediğimiz halde gözardı ettiğimiz bir yapıdır.

Başka şekilde söyleyeyim de farklı anlaşılmasın; benim bilinç atmosferi dediğim, var olan alemlerden sadece biridir, bu alem insana kapalı değildir, insan zaten doğal olarak içindedir.

Düşünce işinde alınıp verilen nedir? Bilginin uygun formlarıdır. İşte tam burada işaret etmeliyiz ki, bilgi diye eksikliklerle ve hatalarla dolu algılar da adamsendeciler[12] ve cahiller tarafından sürekli biçimde servise konabilmektedir. Bilinç ortamı her şeyi alabilir, bu açıdan bir sorun olmaz, dolayısıyla yanılgı içindeki sonuca yanılmış olarak bakar.

Öyleyse insanlar açısından bir sonuç çıkarabiliriz: Temelde bir düşünce var gibidir ama alıcı ve verici arasındaki ilişki, basitlik ve üstünlük aralığında değişkenlik göstermektedir.

Düşünceler kirlenirse o ortamdaki bilinç de kirlenir, bilinç kirlenirse ortamdaki insanların düşünceleri de kirlenir. Bu kirlilik bağlamında bir açıklamadır. Sosyal yaşamda çok bağlam köprüsü kurulabilir.

Zaten belirli eşikler vardır, bu eşikler aşıldıktan sonra artık hem ileri hem de geri düşünceler üretmenin pek yarar getirmeyeceği yorumlanır. Kayıp-kazanç eşikleri ahlaktan güce, her yönüyle düşünülmelidir.

Zan

Zannetmek bilgi eksikliğine bağlı bir durumdur. Daha doğrusu, tam bilmeyen acele eder ve zanneder… Ama bu zannetme kolaycılığı bir alışkanlık sebebidir, kişinin özelinde zannedilenler asıl bilgi halinde kullanılır, velhasıl kanıksanır. Düşünce süreçlerinde zannetme ile ilgili büyük bir sorun vardır. Yanlışların çoğu zanda ısrardan ileri gelir.

Görüyor musunuz; zannetmeyi alışkanlık edinenler ne büyük bir sorunun öznesi durumundalar, cehalet nerelere kadar gidiyor, amatörler toplumun başına ne işler açıyor, ezberciler neden akıllarının yarısını kullanmakla yetiniyor ve buralardan yarım sonuçlar çıkıyor, düşünceleri bilinç atmosferini kirletiyor?.. Halbuki, üstün iradeli insan, zannedeceğine öğrensene; kanıt bul, araştır, tartış, dene, var olan tecrübeden yararlan…

Ama, her işini “sanki öyleymiş gibi” düşünülenler, umarsızca, yarım akıllarındakilerini “işte size bir bilgi” diye açığa vurulursa, insanlık kendi kültürüne zehir karıştırmış olur, bunun neresi yararlı?

Bir de, onların çoğu zannın peşine takıldılar. Oysa ki hiç bir zan, insanı hakikatten hiçbir şekilde müstağni kılmaz. Elbette Allah onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir.” (Yunus 36)

Allah (CC) “zannetmeyin!” diye kesinkes buyurmaktadır. Dini inanışta da zannetmenin zararı büyüktür. Çünkü sapkınlar kendi bilgilerini ve bilincini öyle bir kurgu ile beslerler ki, çok büyük bir “inkarı gizleyen zan paketi” ortaya çıkmış olur. Bu kurumsallaşabilir, ideolojik form alabilir, bilimsel politik bakışa kadar yansımaları olabilir. Doğruymuş zannetmenin kaynağı olsa olsa ya temelde cehalettir, ya da gaibe dair olan şeytanın yoluna girmekle ilgilidir. Hangisini seçerseniz?

Sonuç

Ey üstün irade sahibi insan! Bilgiye, bilime ve bilince dayalı bir inanç sistemine dahilsin. Zan seni zehirler. Düşüncelerin berrak olsun. Kendinde bir eksiklik varsa, bunu hazmedebilecek ancak sensin, başkaları seni bilgilendirebilir ama onların da verdikleri sadece bir bilgidir. Kendi iradenle Allah’ın (CC) huzuruna çıkacaksın. Sana, “ O kadar yaşadın, ne öğrendin ey insan?” diye sorduklarında, yanı başında kulağına kopya veren biri olmayacak. Kendi başınasın!

Böyle düşünürsen, birey olarak kendini donatırsan, merkezde durup etrafını daha iyi gözlemleyebilirsen avantajlı olacaksın. En azından başkalarının günahı sana geçmeyecek. Vebal almaktan kaçınarak, yaşadığının bilincinde olacaksın.

Ha, fiillerin (amellerin) güzel olsun mu istiyorsun? Kalbinin saf ve temiz inancı seni tertemiz işlere doğru yönlendirecektir. Bunun için, yine kendi vücudunun içinde çırpınan o temiz kalbine güven!

Aksi durumlarda karşına başka kavramların yükü binecek; (örneğin bir sonraki kısımda irdeleyeceğimiz,) iddia, tebliğ, gelecek hesabı ve ideolojik yaklaşımlar ve bunlarla iç içe geçen politika, politikanın yaptırımları… O zaman daha da işin zorlaşacak!

[1] Gürsel Tokmakoğlu, Binyılcı Düşüncenin Türkiye’ye Etkileri, Muttakilik, 06 Mart 2014, https://muttakilik.com/binyilci-dusuncenin-turkiyeye-etkileri/

[2] Gürsel Tokmakoğlu, Onurlu Olmak, Muttakilik, 06 Mayıs 2014, https://muttakilik.com/onurlu-olmak/

[3] Gürsel Tokmakoğlu, Doğru Yol Tutmak, Muttakilik, 18 Mayıs 2014, https://muttakilik.com/dogru-yol-tutmak/

[4] Gürsel Tokmakoğlu, Günümüzde Amatörlük, Muttakilik, 20 Mayıs 2014, https://muttakilik.com/gunumuzde-amatorluk/

[5] Gürsel Tokmakoğlu, Basitlikler, 28 Mart 2014, https://muttakilik.com/basitlikler/

[6] Gürsel Tokmakoğlu, Bilgi Üzerine Çeşitleme, 07 Nisan 2014, https://muttakilik.com/bilgi-uzerine-cesitleme/

[7] Gürsel Tokmakoğlu, Saf Bilinç, Muttakilik, 12 Ocak 2014, https://muttakilik.com/saf-bilinc/

[8] Şems 9.

[9] Gürsel Tokmakoğlu, İslam, İnsan ve Bilinç, Muttakilik, 25 Ekim 2013, https://muttakilik.com/islam-insan-ve-bilim/

[10] Necm 21.

[11] Necm 38-39.

[12] Gürsel Tokmakoğlu, Adamsendecilik Üzerine, Muttakilik, 24 Şubat 2014, https://muttakilik.com/bana-necilik-uzerine/

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Günümüzde Amatörlük

DİĞER YAZI

Politik İnsan

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi