ana-dalgalar
Ana Dalgalar

Ana Dalgalar

803 Tıklama
33 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Dalgalarla ilgili bir çalışma yapacağız. Düşünceme göre yakın dönemde olanların özetine bakılırsa iki ana dalga var. Biri “Fransız Devrimi” ile meydana gelen, diğeri ise “Bilişim Devrimi” ile. Aralardakiler asıl olanın ve dirençlerin etkisiyle meydana gelenlerin gösterdikleridir.

Şöyle açıklayayım: Tablo-1’de iki eksen var, dikey olan belirgin değişimleri, yatay ise çoğunlukla görebildiğimiz gibi zaman. 1789 Fransız Devrimi’ne dayalı gelişmelere “Politik Devrim” adını verdim. Ana dalganın birincisi budur.

Yetmişli yıllarda adını alan Silikon Vadisi, 1980’e gelindiğinde şu anki işlevine profesyonelce adım atmıştı. Böylelikle “Dijital Devrim” olarak bilinen gelişmelere tanık olduk. Kapitalizm ve küreselleşme ile bir örgü içine girmesine bağlı olarak 2. Ana Dalganın adı “Bilişim” oldu.

Her iki dalganın arasındaki dünya sistemi ulus devletler sistemidir. 2. Dalgadan sonrası ise sistem bütünüyle küreseldir. Bu periyottan kısa süre önce başlayan ivme ile buhar gücü, tekstil ve metal sanayileri, demiryolları inşa edildi, buharlı gemiler işledi, demir ve çelik sanayileri inşa edildi, otomobil sanayisi gelişti, kimya ve elektronik sanayisi kuruldu, elektronik işin içine girdi, petro-kimya devleşti. Dijitalleşme ile birlikte işler büyük bir gelişme gösterdi. Küresel finans sistemi kuruldu, mikro ve nano teknoloji ürünleri geliştirildi ve kullanılır oldu, biyo-genetik her şeyi açıklamaya koyuldu, bilişim bireylere, sosyal düzene ve küresel yaşama dayalı bir inşa programına üslendi.

Bu dalgaları neden irdeliyoruz? Kabul etsek de etmesek de, dünyada söz sahibi olan önemli bir kesim kendi ilerleyişlerini bir inanç bağlamıyla açıklamaktadır ve diğer kesimlerin de bu çerçeve içinde düşünmeleri gerektiğini ima etmektedirler. O halde bu tür yaklaşımların kaynağını biraz da olsa tanımak durumundayız.

Dahası, bilişim konusu daha başka bir güçle geliyor. Çünkü; ilgilendikleri alan, anlam, mana, kavramlar, bilgi, arzu, istek gibi insanın temelde yapısının düşünsel tarafını açıklıyor; yaşamda önemli bir gelişme ve değişim imkanı sunuyor; kabul görmesi, kaçınılmaz gidişin tarifi olması bakımından önemli görülüyor; belli kesimlerin elinde gelişiyor.

Şimdi gelin işaret ettiğim şu iki ana dalgayı daha yakından inceleyelim.

Dönemin Politik Dalgası

Temelde Fransız Devriminden sonra belirginleştiği şekilde uluslararası sistemin ve kapitalizmin gereği belli anlayış biçimleri ve fiili inanışlar ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak dünyada başka bir söylem gelişti. Buna “Politik Dalga” adını verelim.

Konuyu Tablo-2 ile somutlaştıralım. Görselliği 12’li bir saat kadranı üzerine yerleştirdim. Bu dönemin anlayışlarına göre meydana gelen ve sanki bir “inanç” gibi hareket eden olgunun şematik gösterimi bulunmaktadır. Ele alacağımız konu başlıkları; birey, jakoben, dışişleri, asker, hukuk ve inzibat, işadamı, vatandaş, sivil toplum kuruluşu (STK), din adamı, medya, filozof ve son olarak politikacı olacaktır.

Bireyle başlayalım. Birey basitçe, yaşamına dair bir tatmin olmuşluk peşinde koşar. Her ne kadar örgütlü veya örgütsüz mecburiyetler olsa da birey kendi kararlarıyla karşı karşıya kalır. Hayatta kalır, yaşamını idame ettirir ve bunu en iyi şartlarda gerçekleştirme peşinde koşar. Tercihlerini de buna göre yapar.

Kısaca jakoben olarak işaret ettiğim kesim, belli yenilikçi fikirlere kendini adayan, devrim yapmak için belirli bir çevre ile hareket peşinde koşan bireylerdir. Belirgin biçimde jakobenleri Fransız Devrimi esnasında görmüştük. Ama süreç içinde benzerlerinin her ayrı coğrafyada bulunmasını da yadırgamadık. Jakobenler başarı için gerekirse şiddet kullanırlar. Şiddeti günün yapısına uygun imal ederler.

Devlet yapısı içinde yer alan Dışişleri kurumsal yapısı ulus ve uluslararası hak ve menfaatlere göre çalışır ve bilinen adıyla uluslararası ilişkilerin belirleyicisidir. Bu klasik ulus devlet anlayışı içinde tam olarak böyledir. Böyle bir yapı içinde dışişleri kurumunun işlevi “müttefik bulmak” gibi ortalama bir tabirle açıklanabilir. Müttefik kimdir, işbirliği yapılacak ülke, örgüt, şirket nedir, bütün bunlar yapı içinde ayrı denklemlerle ifade edilebilir.

Bir Batılı tabirle ifade edecek olursak, askerler önceleri “şövalye” karakterliydi. Herhalde bunun bizdeki karşılığı “akıncı” olmalıdır. Günümüzde askeri yapılar uluslararası sistemin araç-gereç, teknik ve tehditlere karşı işbirliği usullerini kullanmak durumundalar. Politika öyle bir karmaşık hal aldı ki, her boyutta, asker için kendi dışındaki işler akıl almaz yerlere ulaştı. Uluslararası çerçevede askerler politika ile sınırlandırıldı ve verilen görevi yapmanın dışında, sadece strateji üretip bunu tartışan bir hal aldı. Stratejiler tehdit üretiyor, silah sistemleri sipariş ediyordu. Dolayısıyla uluslararası gündemde birileri bu büyük yaklaşımları üretmeliydi. Askere verilen üst düzeyli görev de buydu.

Hukuk ve inzibat ne yapar? Ben adalet ve hukuku belli çizgilerle ayırmaktayım. Hukuk rejimin ve politik yapının gereklerine göre “sistem savunucusu” konumundaki bir işlev olarak karşımıza çıkar. Adalet ise evrenseldir. Adalet bilinir, istenir, amaçtır ama hukuk sürekli arayış içindedir ve değişir. İnzibat  sözcüğü ise daha çok kolluk kuvvetleri olarak bildiğimiz yapıdır. Uluslararası çapta her türden kaçakçılık, tehditlere karşı koyma, sınır güvenliği gibi konular inzibati işleri tanımlar. Bizdeki karşılıkları istihbarat, emniyet, jandarma, sahil güvenlik ve gümrük gibi iş alanları ile açıklanabilir. Bu durumda hukuk ile inzibat birlikte çalışmakla işleri hızlandırabilir ve etkinlik sağlayabilir.

İşadamı kavramını burada daha çok iş dünyasını çeviren girişimciler olarak görelim. Kontratla veya yasadışı alanlarda sözle iş yapan, para döngüsünü sağlayan yapıdır. Kapitalizm işadamlarıyla yürür. İşadamları aslen serbest hareket etmek isterler. Hukuk ve şeffaflık sayesinde onların düzenleri halkın bilgisine sunulur, serbestliği belli bir anlayışa tabi kılınır. Serbest piyasa söyleminin kökeninde de bu temel anlayış vardır. İşadamı sistemin çarklarını çevirebilmek için sürekli yeni iş alanlarına ve yeni taleplere göre kendini dinamik tutar. Ben buna öz olarak kapitalizmin kökeninden de hareketle “sömürge arama” demekteyim. Siz başka bir yaklaşım gösterebilirsiniz.

Fransız Devrimine koşut olarak üretilen “vatandaş” kavramı özellikle Yeni Dünya olan Amerika’nın devlet olması ile birlikte ulus temelli demokratik ve özgürlükçü yapıda gerekli olan bir tanım haline geldi. “Vatanına hizmet et, gerisine karışma!” anlamında bir hak ve yükümlülükler bildirgesini ifade etmekteydi. Vergi, askerlik ve oy verme gibi temel ihtiyaçlar buradan hareketle sistemleştirildi.

Sivil toplum kuruluşları demokratik dengelerin oturması için ihtiyaçtan çıkan bir inisiyatiftir. Varılan noktada sistem için gereklidir ama ideal olup olmadığı her bağlamda gözden geçirilmelidir. Dolayısıyla çarkların demokrasiyle, özgürlüklerle, adaletle ve çevrecilikle ilgili kolay dönmesinde belli ölçülerde işin içinde olmanın kapısını açan bir yapı oluşturdu. Bu yapı sistemin yıkılması için değil, desteklenerek gelişmesi için vardı.

Gerçek din diyebileceğimiz, semavi veya değil, ama asıl işleri dini inanış çerçevesinde tanımlı olanlar, belli ihtiyaçları karşılayan yapılar konumunda oldular. Dini içtihatları ve ahlakı açıklayanlar olarak işlev gördüler. Diğer yandan milyarları bulan insan nüfusunun kendi inanışlarına göre şekillenmesi için her din adamı aynı zamanda birer misyoner gibi hareket etmek durumundaydı. Yasal tanınırlıkları vardı ve yaptıkları işi belli zeminlerde doğru yaparlarsa uluslararası sistem açısından sorun çıkmayacaktı. Bilakis yönetme kolaylığı sağlayabileceğinden destek de görüyordu. (Burada Sahih İslam olgusunu tartışma konusu dışında tuttuğumu söylemek isterim.)

Medya, demokrasinin erkleri olan yasama, yürütme, yargı dışında ilave bir sivil inisiyatifle, yönetimde “bilme ve tanıklık etme hakkını” deruhte etmek için vardır. Bence asıl önemli olan konu medyanın yaptığı işle ilgilidir. Medya yayım yapar. Neyi yayımlar? Olmuşu, olanı, olacağı, savunuyu, eleştiriyi ve diğer her bilgiyi. O vakit şunu düşünebiliriz; eğer ortada yayımlanması gereken bazı temel bilgi ve anlayışlar varsa medya bunula tamamen ilgilidir.

Çok klasik bir bakış açısıyla diyorum ki, filozoflar politik dalganın yazarlarıdır. Filozoflar için politik dalga ikna edicilik, açıklayıcılık, yön vericilik, hazırlayıcılık fonksiyonlarının bir sınırıdır.  Bu dalgadan önce kendilerini (bir tür) peygamber gibi görmekteydiler, bu süreçte küresel sistemin düşünsel inşasını gerçekleştirdiler, bundan sonra ise görevlerini bilim fonksiyonuna devredeceklerdir.

Sıra saat kadranındaki son dilim olan politikada. Bu dalgaya isim veren politika antik çağdan beri insanların  geliştirdiği bir söylem olarak tanıtıldı. Bana göre ise politika (siyaset) insana has bir özelliğin Yunanca ifadesi olmaktan öte değildir. Bence insan tamı tamına bir politik varlıktır. Bu dalga içinde politikasını sistemleştirip devlet, ulus, uluslararası sistem gibi, doğru veya yanlış, kurumsal ve etkili ifade edebilme kabiliyetini geliştirmiştir.

Yeni Bilişim Dalgası

Görseli Tablo-3’den takip edelim. Bu dalganın oluşmasına gerekçeleri hazırlayan konular; yeni küresel sistem, post-kapitalizm, bilişim kapitalizmi, bilim ve teknolojideki baskın ilerlemeler ve bunların sunduğu yeni yaşam şekilleri, bilişim ağı, sosyal düzene bilişimin bütün ağırlığıyla girmiş olması, bilişim sektörlerinin kuruluş, işletim, yönetim, kapital elde etme, küresel sistemde yer bulma gibi meydana gelen farklı bir yapıdır. Ben bunların tümüne “yeni egemen” şeklinde bir tanım getirmek istiyorum.

Yeni egemen kavramına yukarıda sıraladığım konuları ve sizlerin ilavelerini listeleyebiliriz. Bu kez saat kadranına yerleştirdiğim başlıklarda fazla değişiklik yapmadım. Bunlar; jakoben yerine yeni-jakoben, vatandaş yerine tüketici ve filozof yerine bilim insanıdır; diğerleri aynı isimle fakat biraz farklı içerikle ifade edilebilir. Dalganın oluşumuna, büyüklüğüne, dünyaya vurma şiddetine, bırakacağı etkilere bakılırsa bu tam bir küresel devrimdir. Dolayısıyla her içerik kendi içinde ve bütünsel olarak çok önemlidir.

Bu dalga içinde birey tatmin aramanın yanı sıra güç de arama eğilimine dahil olmuştur. Bu güçlü olma hali davranışlarına bütünüyle farklı bir bakış açısı eklemektedir. Hatta birey, “bireyci” olmak gibi bir değişimi tamamlama sürecine girmiştir. Bu dalgada birey riske de girebilir, aşırı da davranabilir, bütün değerlerini değiştirmeye karar verebilir, boşlukta da gezmeyi tercih edebilir.

Fransız Devrimi tarzı yerine “Yeni Küresel Devrim” adını verdiğim bilişimle ilgili yeni bir dönemin jakobeninden bahsetmekteyim. Yeni-jakoben, sokak hareketlerine düşkün olmaya, sanal dünyada da kendini ifade etmeyi eklemiş görülmektedir. Sanal ortamın sosyal olma gibi bir tarafı vardır. Buna jakobenlik bağlamında pratik yöntemle bakacak olursak, bir hacker olmaktan tutun, devletin gizli dosyalarına ulaşıp onları yayımlamaya veya sanal malzeme üretip toplumu yönlendirmeye kadar her türlü çaba başka türlü bir yeraltı çalışmasını tanımlamıştır.

Küresel Dışişleri Kurumu olarak bakabileceğimiz yapıda uluslar ve uluslararası sistemin ötesinde, küresel mega-kent devletleri gibi yeni oluşumlardan söz eder olacağız. Bu dalga dışişlerine iki görev verecek; ilki mega-kentlerle diğer kentleri ilgilendiren ilişkilere yoğunlaşacak ve diğer taraftan devletler arası işlere yoğunlaşacak. Arabuluculuk, sorun çözücülük, yeni politik düzenin oluşturulmasında pratik kolaylık sağlayıcılık gibi işlerle ilgilenilmiş olunacaktır. Küresel güç odağı olan büyük şirketlerin taleplerini yerine getirmek ön planda olacaktır. Bütün bu çabalar için dışişlerinin olsa olsa bir barış girişimciliği görevini ön plana çıkarabiliriz.

Askeri yapılar küresel sistemin araç-gereç, teknik ve tehditlere karşı işbirliği usullerini kullanmak durumundalar. Askerler sanal, siber, asimetrik ve sürekli bir savaşa odaklanacaklardır. Mega-kentlerin ve küresel yapısının savunulması gibi bir işlev söz konusudur. Kırsalda ve diğer kentlerde yaşayanların sorun çıkarmaması için mega-kentler dışında yaşan toplumlara daha baskıcı bir davranış türü görülebilir.

Hukuk ve inzibat kurumları da çatışmaları önleme görevine odaklanacaklardır. Ana amaç ise yine mega-kent sistematiğine dönüktür. Özellikle bu tip kentlere ve sistemlerine varoşlardan dahi gelebilecek tehditler olabilecektir.

Post-kapitalizmin işadamı küresel çapta bir koşuşturmanın ana aktörüdür. Kolaylık üretir ve ticaretini yapar. Örneğin robotları, makineleri veya yazılımları satar. Bu kadarla kalmaz. Dünya büyük bir değişim içindedir. Bazılarını sıralayalım: İlk olarak, makinelerin isteği alıp, anında üretmesi ve istek sahibine sunması söz konusu olunca iş mantığında önemli bir değişim söz konusu olmuştur. Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee “The Second Machine Age” adını verdiği eserinde bahse konu makinelerin meydana getirdiği yeni küresel yaşamı tarif etmektedir. Burada robotlar ve yazılımlar devrededir. İkinci olarak, az sayıdaki üreticinin akıl almaz büyüklükteki meblağı kazanabilmesi işadamının zenginlik üstü düşünmesinin de sebebi olmasıdır. Örneğin 5.000 civarı yazılımcı ile Facebook’un patronu 170 milyar Amerikan Doları kazanabilmesi böyle bir konunun anlamını iyi ifade eder. Bir sonraki konu gelişen iş kolları ile ilgilidir. Yüz yüze yapılması gereken işlerde artış söz konusudur. Daha şimdiden hasta, çocuk ve yaşlı bakımı iş kolunda çalışanlar, gastronomi alanındaki çalışanlar artış göstermektedir. Sanatsal değerli ürünler, dizayn ve moda konularında çalışanlar artacak ve değerlenecektir. Ayrıca gayrimenkul satışları ve kiralamalarla ilgili işlerde artış görülmektedir. Hukuk, garanti ve teknik bakım şekillerinde değişiklikler olacaktır. Ürünler sürekli yenilenmesi gereken olacağından işadamları buna göre örgütleneceklerdir. En son ifade edilebilecek önemli görülen bir konu da mekanla/piyasayla ilgilidir. Mega-kentlerde dönen ticaretle diğer coğrafyalardakiler farklı olacaktır.

Post-kapitalist, neo-liberal ve küresel örgü içinde bilişim ile entegre olan toplum “citizen” değil, artık “netizen” türü olmuştur. Bir network’e bağlı insanları tasvir eden bu netizen tabiri, “vatandaş” ifadesinin yerine kullanılacak ironi bir açıklamadır. Ben burada netizen demek yerine “tüketici” terimini kullanacağım.

Yeni bilişim dalgasında tüketici karakterinde de bir değişim olacaktır. Mevcut politik dalgada, ihtiyaçlar sisteminin Hegel ile önemli şekilde ilgisi vardır. İhtiyaçlar sisteminde bireyin somut-soyut bir şeyi talep etmesi sağlanır ve serbest piyasa ekonomisine bağlı kapitalizmin motoru böyle bir yöntemle çalıştırılır. İşleyen yaygın tarz budur. Yeni dalga ise bir iletişim ve dijital alanı yaratmıştır. Yeni ihtiyaçlar sisteminin çalışma yöntemi biraz daha farklı olacaktır. Fark; ileri, duyusal, karar verici, doyurucu, güvenli ve özele karşılık gelen şekilde belirginleşmiştir. Bireyin irade belirtmeden önce, kendiliğinden fark edip talepte bulunmadığı halde, ona hiç ufkunda olmayan ama çok yarayışlı imkanın uyarı olarak iletilmesi ve ne gerekli ise onun önüne anında getirilmesi, bugün gerçekleştirilebilir bir konu olacaktır.

Sivil toplum kuruluşları ileri-demokratik yapıyı desteklemenin ötesine geçer ve sosyal yaşamda bir işlev haline gelir. Mega-kentlerde ve diğer yerlerde (varoşlar, küçük kentler ve kırsal) sosyal dengeler ve çıkarlar farklı seyreder. Her yerin kendi sosyal düzeni oluşur ve buna bağlı bir sivil toplum kuruluşu oluşturulur. Birbirleri arasında ilişki bir network ile bağlanmayacak mı, diye sorulabilir. Ortak konulara ilişkin kümeleşmelerin olması biraz daha öncelikli gibidir. Yaşamsal ve çevresel alanlarda sorunlar daha da artacağından STK’lar çok ayrıntılı konularda ihtisaslaşacaklardır.

Din konusu önemli olacaktır. Günümüzde “yeni insanlık dinleri” olarak işaret edilen yapay anlatımlardan sonraki merhalede insanlar bir türlü tatmin olamayacağı bir yaşamaya mecbur kalacağını düşünecek ve bir arayışa dönecektir. Geldiği noktayı eleştirel gözle incelediğinde dini hatırlayacak ve yaşadığı sorunlara bir çare olup olmayacağına bakacaktır. Din adamları ise klasik anlatımlarını tekrar ederek, “bu zaten vardı ve bunu diyordu…” şeklinde hatırlatmalarda bulunacaktı. Ama şunu da söylemeliyim: Uydurma dinler ve temsilcileri her geçen gün artacaktır. Küresel egemenler bilinen “binyılcı” düşünceleri veya benzerlerini temsil edeceklerdir.

Medya ürünleri şimdiden artmıştır. Dijital teknolojinin içine girdiği bilgisayar, sinema, televizyon, basın-yayın, akıllı telefon, oyun konsolları gibi ürünlerle medya bir bombardıman aracıdır. Medya şimdiden bir sistemleşme sürecinde görüntü verir. Gücünü anlamıştır ama erklere karşı kendini ispatla ilgili çabaları sürmektedir. Bu sürecin tamamlandığını düşündükten sonraya bakıyoruz. Yakın zamandan sonra medya, bilişimi ve sosyal yararı yayan önemli bir örgütlü erk olacaktır. Bu noktadan sonra ise etkinliğini kendi politikaları ve egemeninkilerle birleştirecektir.

1900’lü yıllardan itibaren bilim ile felsefe dili meşrulaştırma gücünde ayrışma içine girmiş, bilim kendini giderek daha özgür bir konuma koyar olmuştur. Eski dönemlerin belirleyiciliğini felsefe üstlenirken, bunun yerini bilim almıştır. Günümüzde bilim teknolojinin gücünü ilerilere itmiş ve belli çevrelerce kabul gördüğü şekilde kendi inanç sistemini kurmuştur. Bilimin fizikte, kimyada, biyolojide, genetikte yeni keşifleri olacak. Eğer şimdi nano seviyelerde konuşuyorsak, ileride pico seviyesine inilecek ve bu durumda kim bilir ne tür ürünleri ve uygulamaları kullanacağımız? Bu bilim ve teknolojik ilerlemeler insanlığa ne tür yeni yaşam koşulları dikte ettirecek?

Bütün bunlar bir araya getirilirse egemen güçler daha belirgin bir üst seviyeye ulaşacak ve politikacılarla arasındaki ilişki de buna göre gelişecektir.

Saatin politik bağlamdan dönüp bilişime geçmesi buradan daha iyi anlaşılır görülmektedir.

Sonuç

Evet! Ana dalgaların bu yeni vuranı çok büyük değişiklikler yapacak, yer yerinden oynayacak. Yaşam şekilleri ve standartlar değişecek, yeni alışkanlıklar edinilecek. Para bile farklı algılanacak; çünkü “yeni egemen” adını verdiğim “kudret” sahibi yapı kendini tanrı yerine koyacak. Tatmin ölçeği değişecek.

Gelişmeler içinde gerçek insani bakışı ancak bu idrakle sağlayabileceğimize inanıyorum. “Önce görelim bakalım,” denmemeli! Olduktan sonra değiştireceğimiz bir şeyimiz kalmayacak; günlük işler bizi kendi derinliklerine çekecek, yeni olana da alışacağız ve sahipleneceğiz. Bu bir insanlık yazgısı değilken, savunsak da savunmasak da, olup bitenlere bir yazgıymışçasına yetişmeye çaba göstereceğiz. Yine; “ben özgürüm, irade sahibiyim, duruma hakimim, zekiyim, yetenekliyim, üstünüm, layığım…” diyeceğiz; “bütün bu yapıyı ben inşa ettim,” deyip övüneceğiz ve hiç hesap vermeyeceğimizi düşüneceğiz. İşte yanılgının duvara çarptığı durumun tarifi budur.

Hani şu yavaş yavaş suyu kaynatılan kurbağanın pişirilmesi öyküsü var ya, insanın durumu da benzeridir; dalgaların vurduğunu anlamaması halinde her şey çok yavaş/sinsi gerçekleşir. Halinden memnun olanlara diyeceğimiz yok, yürüyen sistemi tersine çevirecek gücümüz de yok. Ben sadece Muttakilik diye bilinen bir çözümü bilinmezlikten ve karmaşadan çıkararak, pratiğe geçirmek istiyorum, yani bireysel bakış tarzına ve alınabilecek tedbirlere dair olgun bir bilinç eklemeye çalışıyorum.

Saatin tiktakları duyulmaz oldu, çünkü saat dijital, bu bir şey! Ama bence bu ödevimiz olan dünyada kurbağa benzeri  sinsice pişirilmeden de yaşanabilir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Post-kapitalizm

DİĞER YAZI

Varlık Paradsız Olmaz

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka