mutlak-bilinc-ve-insanin-bilgisi
Mutlak Bilinç ve İnsanın Bilgisi

Mutlak Bilinç ve İnsanın Bilgisi

1443 Tıklama
49 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bu makalede bilimsel ve felsefi düzlemde konuyu derinlemesine irdeleme şansı bulacağız. Sırasıyla, insanın bilgisini, spekülatif bilgiyi, mutlak bilinci, bilimin uğraşılarını ve bilginin meşruiyetini açıklayacağız. Sonuçta bir buluşma önerisini göreceğiz.

İnsan Bilgisi

İnsanlık “bilginin kimliği” konusunda anlaşamadıkça, hemen her alanda anlaşma güçlüğü çekeceğe benziyor. Bilgi nedir, kim onaylar, nasıl kullanılır? Bu konu Batı felsefesinde önemli ölçüde tartışılmakta ve kendi kültürleri içerisinse doğru bir rotaya oturmuşa benzemektedir. Müslüman kültürde ise özellikle Altın Çağ olarak bilinen dönemde çokça tartışılmış, daha sonra durgunluğa girilmiş ve Batı’nın baskın politik ve ekonomik rüzgarıyla bir tür izleyicisi olma yolu tercih edilmiştir.

Bilgi sözlüklerde insana göre tarif edilmektedir. Bilginin insana göre tarif edilmesiyle insan farkında veya değil, mutlak bilinçten soyutlanma yoluna girmiştir. Dolayısıyla bilinç de salt insanın zihniyle ilişkin görülmüştür.

Düşünceme göre bilgi ve bilinç, insanı da içine alan daha geniş bir tanımı hak etmektedir. Bu yaklaşımla bilgi, var olan “mutlak bilincin” kapsamındaki gerçekliklerdir. Mutlak bilinç bilginin esas öznesidir ve tümel bir özellik taşır.

İnsan dünyadaki en üstün varlıktır, iradelidir, hüküm verir, kabul ve ret eder, seçimleriyle bir yöne gider, diğerlerini sürükler, sonucundan insanlık olarak kendisi sorumludur. İnsan üstün iradesine bağlı “doğal” bir benliğe (nefse) sahiptir. İnsan bu yapısıyla, kendi gayretiyle şüpheden uzak ve spekülatif olmayan bir süreçle bilgiyi elde etme doğasına da sahiptir. Bu doğallık diyalektik açıdan onu ikileme sokan bir gerçektir.

İslam’a göre gaip de bir tür bilgidir ama insanın şu anki algısının ötesindeki kapsamı tarif eder: Bir üst sınıftaki bilgidir. İnsan kendi atmosferindeki, kendi hizasına karşılık gelenleri bilir ve kullanır. Doğal bilgi de budur. Doğa bilimleri de bundan dolayı vardır ve özellikle araştırılıp içselleştirilmesi gerekendir.

İnsan oksijen solur, hareketli bir canlıdır, atomik yapılarla beslenir, hücre yapısı diğer canlılarla yaklaşık aynıdır, dünyası da atomik karakterlidir, ormandaki ağaç da, hayvanların her türlü yapısı ve gıdası da, solunan oksijen, salınan karbondioksit de atomik yapıdadır, atomik yapılı dünyada var olan elementlerle yapılar oluşturur… Bütün bunlar gaip olmayanlardır. Üst sınıf bilgiler bunların dışındadır.

Ruh gaibe aitken benlik (nefis) dünyaya aittir ve bu tür bilgiler kümesindendir. Nefis canlıdır, kişilik bununla ifade edilir. Maddenin kendi özündeki yapı ile var olan enerji ve doğa ile iletişimine dayalı diğer enerji belli bir birikim meydana getirir ve bu da doğaldır. Aşağıda örnek olarak Standart Model (adı böyle konmuştur) ile verilen tabloda insan dahil tüm atomik yapıların çekirdeğindeki bilinen temel yapı görülmektedir. Hatta evrenin inşa edildiği helyum içinde de bu yapı vardır.

15330821
Standart Model

Karıştırılmaması gereken konu şudur: Bütün bu söylediklerimizi sabitleyen, geliştiren, başlatan, sonlandıracak olan, türeten, çiftleriyle devindiren mutlak bilginin kaynağı, “O” öznedir. “O” sadece bu evrenin değil diğer bilmediğimiz evrenlerin de yaratıcısıdır. Bu evrende, bu dünyada bilinebilecekler en gelişmiş varlık olan insana olduğu gibi kabul edilir gelir.

Eğer bütün yapılarda enerji hareketleri var ise bu hareketlerin incelemesi ve tanımlaması yine insan iradesiyle ve bilimsel düzlemde gerçekleştirilecektir. Örneğin Standart Model’deki farklılıklar ve kutuplar bunu işaret eder. Eğer Sicim Kuramı dahilindeki faraziyelere inersek daha da küçük ölçekteki titreşimlerin anlamlarıyla ilgilenmemiz gerekecektir. Ancak insanlık bu seviyedeki bilgileri henüz keşfetme yolundadır.

Bunları şundan dolayı açıklama lüzumu hissediyorum. Çok avam bir ifade ile Batı “biz masallara inanmayı terk ettik,” diyerek kendi bildikleri dinin masallarını bahane etmektedirler. Fikirlerince, İslam’ın kitabı Kur’an da (Batılı gözünde) bildikleri türden masalları içermektedir. İşin hurafe kısmını bir yana koyalım. Kur’an yanlış bilinenleri düzeltmek ve doğruyu son kez işaret etmek için gelmiş, önceki kitaplardaki benzer alegorileri kullanmış; “işin aslı budur!” demiştir. Alegorilerdeki yorum ise yine bir sınav konusu olarak iradeli insanın önüne bırakılmıştır.

Burada önemli olan konu “mucize” olarak anlatılanlardır. “Kime göre mucize?” sorusu önemlidir. Bu insanların kendi aralarında, “bilgiyi kim meşrulaştıracak?” demesi gibi bir sorudur.

Mucize, aşkın-mutlak bilincin seviyesinde haliyle doğaldır. Yetisi olan yaratılmışlar için de (bu dünya yaşamında insana gaip olduğundan, bilinmesi mümkün görülmemektedir) doğaldır. Ancak çoğu olay vardır ki, tercüme/açıklama yaparken kolaya kaçıldığından veya saptırıldığından doğallık dışına taşılmış, Kur’an’daki (önceki kitaplara benzer olan) alegoriler açıklanırken öncekilerinin etkisiyle doğallıktan uzak ifadelerle yorum yapılmıştır. Bu ise sınavdaki insanın, “doğal bilgiye iradesiyle sahip olamama zafiyeti,” olarak yansımaktadır. Başka ifade ile asıl kitap olan “kainatın kitabını” okuyamama anlamı taşır.

Uygulamaya bakıldığında, en azından bugün için, inançları sorgulamazsak, Batı bilimi dünyanın içindeki evrenin olduğu kainatın bu parçasını Müslümanlara göre daha iyi idrak eder hale gelmişlerdir. Bu, kainatın kitabını okumak demektir.

Ne yazık ki masal, hurafe, mucize, gaip gibi konular iyi anlaşılamadığından istismar konusu olarak insanların kendi aralarında anlaşamaması haline gelmiştir. “Benim dediğim dedik!” mantığı hakim olmuştur.

Batı dünyası bilgiyi saf halde kabul etme takıntısında olmuş ve tarihi sürecini bu prensip üzerine inşa etmiştir. Bu şüpheci ve kendini baskı altında gördüğü ruh haliyle mutlak bilinci kullandığı halde yok saymıştır. Halbuki mutlak bilinç esirgemeksizin verilendir. Kaynağından verileni almış ama bunu kendi bilincine monte ederken kaynağı engel görmüş, masal diye nitelemiştir.

Batı kültürüne göre bilgi onaylanmalı, spekülasyondan kurtarılmalı, meşrulaştırılmalı ve dolayısıyla bir “ide” halinde olması tescil edilmelidir. Birkaç paragraf önce belirtildiği gibi, “bu onaylamayı kim yapar?” sorusu önemlidir.

Tartışmalar dil üzerinden yürütülmektedir. Dil, bilginin dışa vurulmasıdır ve evrenselleştirildiği alandır.

Batı kültürü Aydınlanma Dönemi’nden sonra büyük bir hızla dil alanındaki çabalarını sistemleştirdi. Bu çabaları insanların kavramsal derinliğini tanımlamak ve yanlışlarını düzelterek yönetmek için gerekli görüldü. Felsefe bunun uzunca süre sürükleyicisi oldu. Ne zaman ki bilim ikinci özgürlüğünü kazandı, o zaman dil her alandaki süreçleri yönetir oldu. (Önemine binaen ileride tekrar değinilecek.)

Batı kültüründe Palaton’dan beri dile getirilen bir tanım vardır: “İde” saf, arı bilgidir. Tanımlı bu bilgi; gerçek, ideal, temiz, etkiden arındırılmış gibi karşılıklar için kullanılır. Bireysel etkiler nedeniyle değişen veya değişmeye müsait olan bilgileri çıkarırsak geriye saf ide kalır. Bu hemen hemen Aristo tanımına karşılık gelir. Belki Antik Yunanlıların kültüründeki mitlerin baskısı bu ide yaklaşımının doğmasına asıl sebeptir.

Görüldü ki, sonraki her dönemde ide; arındırılmış söz ve sözün özü halinde bilimin ve felsefenin konusu oldu. Filozof rahip Augustinus Tanrı’nın evreni yarattığı öz fikrini ide olarak gördü. Kant, yaşamı düzenleyici ilke ve amaç; Hegel ise yaşama dair evrensel düşünce ve “tin” anlamında kullandı. Descartes, Berkeley, Hume, Fichte, gibi düşünürler ideadan çokça yararlanmışlardır.

Temelde ide doğanın saflığına delalettir. İnsanın nefsiliğinin (egosunun gereği) ürünü, yine doğal olarak; bir yanlılık, azlık, çokluk, bakış farkı yaratır. Saflık, doğa ile iradeli insan arasındaki bir çözümlemede incelenmelidir. Aksi halde, doğa ile bir masal kahramanı (!) gibi bakış açılarına dair açıklamalar küfrü ortaya çıkarır.

İde nesneldir. İnsanın etkisinden arındırılırsa her bir düşünce bütün saflığıyla ele alınabilir. İde fikrinin tamamen nesnel olmasıyla; 1) Maddeci Batı yaşam tarzının temelini inşa ettiler, 2) Batı’nın kendi tanrılarına bakış açılarıyla İslam düşüncesini de aynı kefeye koydular ve salt ideanın saflığı için din olgusunu tümden kenara koydular.

Lyotard gibi filozoflar bilgiyi bir “oyun”[1] bağlamında tarif etmektedir. Burada da mutlak bilincin göz ardı edildiği görülmektedir. Buna rağmen bu oyun fikrine tersten bakmak gerekir kanısındayım. Eğer oyun bir “soru sorma” etkinliği ise kabul edilebilir tarafları vardır. Böyleyse, oyun yerine “arayış” gibi bir kavramı kullanmak yararlı olacaktır.

İnsan bilgiyi arar. Bulabilmek için sürekli sorular sorar. Doğru ve ayrıntılı sorular güvenilir ve saf cevaplar anlamına gelir. Bilimin ödevi doğru deneysel (empirik) soruları inşa etmek ve cevap aramaktır. Doğru sorular doğru modellerin, saptamaların ve değerlerin mahsulü olacaktır. Felsefe ise mantıksal soruları dikkate almayı önceliklendirir. Her ikisi de kendi etik değerleriyle yükselir.

Spekülatif Bilgi

İnsana göre bilgi, spekülatif bilgiden ayrıdır. Spekülatif bilgi bilimsel anlamda şüphelidir. Elde edilmiş ve kanıtlanmış bilgi ise yeni bir algı sürecine varana dek, bilimseldir ve gerçekliği işaret eder.

Tarihsel çizgide görüldü ki, bugün Batılı dediğimiz toplum için spekülatif olan, çoğunlukla insanlık için de spekülatif olmuştur. Bu insanların zaaflarının etkisiyle gelişen bir konudur. Örneğin hurafe, gnostisizm, agnostisizm vs konular toplumlar tarafından mutlak bilincin anlaşılması aşamasındaki yanlış çıkarımlardan türemiştir. Bunlar birer yansımalardan ibarettir. Dönemsel olarak gelen peygamberler, “Yapmayın, etmeyin, doğrusu bu, din gerçek olandan farklı bir şey söylemez…” dedikçe insanlık bundan kendi çıkarına olanı tahrifle tasarımda bulunmuş, mutlak bilincin anlaşılmazlıklarını kendileştirerek anlatımını öne sürmüştür. Peygamberlerin söylediklerini (vahiy ve açıklamalarını) ve yaşam tarzlarını (gerçekteki uyarlamalarını) bile, kendi anlamak istedikleri tarzdaki bilgi kümeleri haline getirmişlerdir. Önce Batı, sonra etkisindeki toplumlar bu sürecin ürünlerini dinin gerçeği olarak bilgi dağarcığına kazımıştır. Spekülatif bilgiden kaynaklı bir akıl karışıklığı Batı’nın tekraren istismarı haline dönüşmüştür.

Bu yönüyle, aynı kültür anlayışı içinde, iddia edilebilecek her türlü dini açıklama spekülatif görülür, bilimsel olmadığı kabul edilir, mutlak bilincin sapkın algısıdır ve (insanlık tarihi açısından bir önemi olmayan) ben dahi bu yargıya şüpheyle bakmaktayım. Örneğin mutlak bilinçte var olan, ancak insan için henüz algılanması mümkün olmayanı zorlamayla nesneleştirmeyi kabul edemiyorum. Nesneleştirilmiş anlamların örgürüsüyle yapılan spekülasyonları da bilgi kabul edemiyorum. Bu konuda, “Ben Böyle Bir Dine İnanıyorum!”[2] başlıklı makalem ayrıntıyı işaret etmektedir. Batı’nın düşüncesinden farklı olan algım da buradan kaynaklanır: Bir model üzerinden yapılan hesabi çıkarımlara bugün bilgi denirken, henüz uzak-bilinmediklerin varlığına dair bir model kuranın sırası gelmediğinden, uzak-geleceğin gerçek bilgisi göz ardı edilmektedir. Bence aceleye gerek yok! Nasıl olsa zamanla her şey tüm çıplaklığıyla ortaya serilecek…

Mutlak Bilinç

Mutlak bilinç insandan önceyi kapsar, var olanı tarif eder ve sonrasına da açıktır. Hatta sonraki yaşantının tek tasavvur bilgisi kabul görse de görmese de mutlak bilinçtedir.

Eğer mutlak bilinç bir özne olarak mevcut olmasa, helyumdan karbon, karbondan gezegen olabilir miydi? İnsanlık bunu öğrendi ve mevcut elementlerden yararlanarak kendi eliyle kendi karbon formunu yapabiliyor oldu. Daha gezegen yapabilecek seviyeye gelmediyse de uzaya istasyon kurabiliyor. Bir gezegeni, galaksiyi, boşluğu, karanlığı, anti maddeyi, evreni yapan mutlak bilinci yok saymanın anlamı nedir?

Mutlak bilinç tektir, yönteminden biri diyalektiktir. Çoğu Müslüman bu kavramı yanlış ele alıp ideolojik düşünmekte, bir kısmı da “gaib hakkında –Yaratan dahil- fikir yürütülmez!” gerekçesiyle men etmektedir. Ben burada kelime anlamı ve bilimsel yöntemi olarak ele alıyorum. Gaibe inanıyorum ve bu kavramı ideolojik okumuyorum.

O halde mutlak bilinç ve kurduğu düzenin sorumluları[3], zıt kutuplara bağlı bir işletim sistemiyle (diyalektik metot) bu bilinen evrenin devinimini, hareketini ve fiilini sağlar. İşte, bizi rahatlatacak basitlikteki ifade budur!

Şu anki bilgimiz bize şöyle diyor: Evrenin genişlemesine bağlı olarak (ki bu bilgiyi bilim de Kur’an’da onaylıyor) bu evrendeki gelişme (siz buna ne derseniz deyin, isterseniz saf bir sözcük olarak evrim deyin) her noktada ikilik, parad, dualite, çift yaratılmışlık vardır. Artı-eksi, var-yok, madde-anti madde, tez-antitez, soyut-somut, iyi-kötü, boş-dolu, elektron-çekirdek, saydam-opak, parça-bütün, dip-zirve, başlangıç-son, girdi-çıktı, soğuk-sıcak, doğru-eğri, dişi-erkek gibi…

Bundan dolayıdır ki; tümel bütün değerlerin sahibi Mutlak Yaratıcı Özne tek’tir ve ilk’tir. Bu tek’lik olmaz ise, dünya algısında diyalektiğin (çift olmanın) kurgusunu kabullenmek mümkün değildir. Yaratan (mealen), “Ben doğmadım, doğurtmadım…” şeklinde buyuruyor. “O”, tek olmasa bu sav baştan aşağı çöker! Çiftin olması ve birbiri arasında hareketin doğması da bir o kadar temel konudur. Diyalektikten dolayı “O” özne sürekli yenileyen, geliştiren ve verendir! Bana göre Batı’nın öne sürdüğü evrim süreci bile bu dualitenin etkisiyle açıklanabilmektedir.

Bakın, buralarda ne gaiple ilgili bir endişe vardır, ne de bilimin önüne engel konmuştur.

Diğer taraftan felsefede daha çok işlevsel olan mantığın diyalektik karakterle zıtlıkları veya karşıtlıkları hesaba katarak fikir yürütme metodu belirlediği ortadadır.

Metafizik, insan algısının üzerindeki bir bilgidir. Var veya yok densin, insana yansıyan halinden ileriye gitmek yerine, uygulamada insan ancak doğruladıklarıyla kendi işine bakar. Nasıl olsa bir zaman sonra bazı tespitler mümkün olabilmektedir.

Örneğin on asır önce bilginin bir buluta (Cloud) atıldığı, istendiğinde çağrılabildiği bilişim teknolojisini o zamanın bilim adamı nasıl anlatabilirdi? Baştan aşağı metafizik bir anlatım sunmaz mıydı? Anlatıya (Lyotard’ın dil oyunu çerçevesinde) şüphe duyulmaz mıydı? O zamanın kurumları ve halkı bu bilgiyi meşrulaştırırlar mıydı?..

Bu tür sorunsallardan dolayı olsa gerek, Hegel, tin felsefesinde[4] (öznel tin) bir metafizik bağlamını meşru görmüştür. Bu anlatı Batı felsefesinin ikileminin bir örneğidir. Hegel ve daha çok Alman filozoflar, kendi algılarıyla insanın nefsine (benliğine) önce “ruh” derler. Temel sapma budur. Sonra, ruha dini bir kavramla yaklaşmak yerine yeni bir kavram türetirler. Örneğin “geist” en bilinen Hegel kavramıdır. Batı genel yaklaşımla bu geist benzeri açıklamalara kendi algısındaki ruhu tarif etmek için “tin” der. Temel yöntem insanı özgürleştirmektir. Aslında ne ruhtan vaz geçer, ne de nefisten!

İnsan bu engin çeşmeden akan bilgiyi, sürekli genişleyen, yoğunlaşan, durulaşan, çoğalan bilgiyi, evvela fark etmek, tespitte bulunmak, ölçmek ve tartmak durumundadır. Hakkı olan budur. Öyle de yapmaktadır. İnsanın, “Bana göre bu böyle…” dediği, aslında gerçek tespitte de öyle olan, doğrulanmış bilgi mutlak bilinçten çıkarılandır.

Batı felsefesi kendi kültüründen aldığı öğretiye dayanarak (bu bir kısmıyla bilinçaltına işliyor, kültürel fenotipin evrilmesine gerekçe teşkil ediyor, -bu kısmı meşrulaştırılabilecek bir bilgidir- İslam’da bu konu “kalbi mühürlü” şeklinde açıklanıyor diye düşünmekteyim, bu yönüyle tartışmaya açık bir konudur, -henüz meşru değildir-) düşünce üretmekte ve mutlak bilinci özneleştirirken kendisi gibi görünür bir nesne düzeyine indirgemektedir. Temel eksiklik budur!

Halbuki yine bilimsel yaklaşımda kalarak, öznel bakışını mutlak bilince dayalı bir başlangıçla açıklayabilse sorunu olmayacak, “uyum” gerçekleşecek, “doğru” daha belirgin tarif edilebilecek.

Benim din algısı ile pozitif bilimi buluşturma gayretime dair bir çözümlemem bu düşünce üzerine kurulmaktadır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Maksatlı Aforizmalar (II)

DİĞER YAZI

Değişimi Yönetmek ve Liderlik Sanatı

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka