kuramsal-muttakilik
Kuramsal Muttakilik

Kuramsal Muttakilik

388 Tıklama
82 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bu metin “MUTTAKİLİK” adı altında ifade edilen düşünce yapısının kuramını içermektedir. Bir tür temel doküman niteliği taşımaktadır.

A. Giriş

Muttakilik kuramsal bir düşünce sistemidir. Mistik, tasavvufi ve sufist bir akım değildir. Ancak bunlardan yararlanır. Daha çok insanın yaşadığı zamana ve geleceğine bağlı düşünsel çerçeve ile ilgilenir. Yaşadığı zamanın içinde ise güncel meselelerin yüklerinden kendini alıkoyar. Gözlemcidir, doğru okumayı hedefler ve duyarlıdır. Meseleler içinde kaybolmamak için dünyaya bir miktar geniş ölçekten bakar.

B. Kavramsal Yapı 

1. Takva ve Muttaki

Takva ve Muttaki (takva sahibi) Kur’ani kavramlardır. Basit anlamıyla takva, insanın ilahi uyuma dayalı fiil üretip üretmediğinin sonucunu gösterir. Muttaki ise; sorumluluğunun idrakiyle yaşamak (amel etmek) ve yanlıştan, kötüden sakınmaktır; bir anlamda arınmayı hedefleyerek Yaratan’a yönelmektir.

Bu kavramın pratikteki yorumunu şu şekilde yapmaktayım: Muttaki, yaşarken yaratma gücünü doğru kullanandır.[1] Anlamlı olan konular; yaşam, yaşamın çerçevesini iyi bilmek, yaşamın verdiklerini ve aldıklarının farkına varmak, insanda var olan (Yaratan’ın insana verdiği özden hareketle) yaratma gücünün idrakinde olmak, yaratırken (dünya kaynaklarını ve bilinç sistemini kullanarak meydana getirmek, keşfetmek, üretmek…) kainatın döngüsüne uyumlu bir şekilde doğruyu hedeflemektir.

Üretmek, kaynak kullanmak, değerlendirmek, anlamlı kılmak, vasıflandırmak, türetmek, yeniden yapmak, geliştirmek gibi kavramlar insanın yaşamında olanlardır ve çizgi burada netleşir: İnsan kendini özne (özgür olan tek değerli) yerine koyar veya insan bilinç atmosferinde bir bütünün içinde olduğunu (kendi evreninde en değerli) bilerek kendini tanır. İlkinde sadece madde dünyasına eğilim ortaya çıkarken, ikincisinde hem madde hem de mana vardır. Mana, anlam, bilinç insanı bir bütünün içine yerleştirir ve sorumlu yapar.

2. İslam ve İnsanın Ödevi

Kavramın İslami anlamdaki değeri ve açıklaması tartışılmaz bir konudur. Bu kapsamda ilahiyatçıların bilgileri bizleri oldukça aydınlatır ve yol gösterir mahiyet taşımaktadır. Diğer yandan bizce çok değerli olan bu dini kavramı sosyolojik kılabilmenin, daha geniş kitlelere maledebilmenin ve hatta başkalarına da (örneğin yabancıya, onun anlayabileceği dilden) anlatabilmenin yolu olmalı diye bir arayış içerisindeyim.

Bu din; ezelden ebede ve bütün varlıkları içine alan kainatın dini ise; Hz. Adem’den (a.s.) itibaren Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm peygamberin tebliğ ettiği aynı kelam ise; tüm iradelilere “muttakilik” ödevi veren bir pratiği varsa; benim bu arayışım daha önem arzediyor kanaatindeyim.

İslam kısaca; kainatın uyumunun, nizamının ve yasalarının bütünüdür. Dünyanın dışında da İslam geçerlidir. Dünyanın içindekilerin her biri için İslam tektir: Hücre, terliksi hayvan, virüs, atom, quark, gezegen, galaksi, insan vs için. İslam; batıl olana karşıdır, batılı uyumsuzluk olarak tanımlar; yaratmaktan yanadır, yararlının seçilmesini ister; hem de tüm kainat içinde. Kainatın tek dini olan İslam, üstün iradeli insana, yaratırken sapmaması için, verili ruh kanalıyla ilahi uyumu hatırlatır.

Geçmişi konuşmanın oldukça kolay verilerle dolu olduğunu düşünüyorum. Bilinenler üzerinden yapılan açıklamaların biraz daha avantajının olması doğaldır. Şimdiki zaman için de daha yüksek isabetle tahliller yapılabilir. Benim bu noktadaki açılımımda ise; bugün olduğu gibi, daha ötelerde, örneğin 2050’lerdeki evlatlarımız için neyi söylemeliyiz sorusu var. Değişik çevrelerin aynı türden endişeleri olan var mı diye bakıyorum, maalesef net göremiyorum. Bu sitedeki düşüncelerin tamamı için pratik, güncel, kullanışlı, yararlı ve geleceğe dönük bir kapsamla kendi projeksiyonlarımı ve vizyonumu sizinle paylaştığımı itiraf ediyorum. En azından sizlerin de ve hatta bu konuda daha etkin olabilecek düşünce sahiplerine kolaylık sunucu olmayı düşünüyorum. Bütün ümidim benim anlattıklarımın üzerinde, daha tutarlı açıklamaların gelmesidir.

3. Dil

Kavramlar, anlam (mana), inanç ve bilinç kurgusu çok önemlidir. Ben bu alanla da ilgilenilmesini ve daha somut tarifler için dilin daha işler olmasının gerekliliğini savunuyorum.

Dil insanın üstünlüğünün ana özelliğidir. Dil bilgiyi meşrulaştırır. Dil evrenseldir. Dil insanın dimağı ile ilahi bilincin köprüsüdür. Kavramlar insan zihninde bilinç olarak bulunur, dille terim halinde somutlaşır. Terimler kavramların tam karşılığı değildir. Ama niyet, hedef ve yargı açısından izler taşır. Yaşam bilinç gibi gelişir, karşılıklı ilişkiler bilinci besler; bilinç de kavramları ve dolayısıyla dili geliştirir. Dil bir onay bekler. Bu dünyada üstün insan onaylayıcıdır. İrade doğruya, iyiye, güzele, yarayışlıya dair bir tanım ve hükümle karşılık koyar. Bu onaydır.

Her türlü cahillik, bilgisizlik, bilinç noksanlığı, düşünmemek, anlamlarda derinleşmemek, kavramsal süreçlerin değerini bilmemek sadece dildeki eksikliği göstermez, aynı zamanda eksik inanmayı da betimler. Örneğin Kur’an “anlaşılmak için gönderilen kitap” olması hüviyetiyle bu durumun kanıtı olarak görülmelidir. Bu bakışla Kur’an referans alınıp değerlendirme yapmak demek, üstün insanın dilindeki onayı ilahi uyuma bağlamak demektir.

Öyleyse kuramsal bir açıklama şart oluyor. Değil mi?

C. Kuram Arayışı

1. Kavram

David Harvey’in “Sosyal Adalet ve Şehir”[2] isimli kitabını okuyorum. Harvey’i anlamaya çalışıyorum; kuramı kentteki sosyal adalete dayalıdır. O kendi arayışına bir yol bulmuş. Bunu ben de denemeliyim diye düşündüm ve şimdi gerekli olanı bulduğumu düşünüyorum.

Benim bu açıklık noktasında bir şeyler yapmam gerekiyordu. Geldiğim noktada, “Artık bir kuramım var!” diyebiliyorum. Bu sosyal sitede sizinle paylaştıklarımın kuramı budur. Kuramımın adı “Muttakilik!” Bu noktaya nasıl geldiğimi size ifade edeyim. Bir eleştirisel bakışla başlamalıyım. Ülkemizde yaşayan insanların bir ikilemde ve bundan dolayı çıkış noktası arayışında olduklarını söyleyebilirim. Eğer siz bu fikre katılmıyorsanız bu metni okuyuncaya kadar benimle aynı fikirdeymiş gibi tutum sergileyin, sonra yine kendi değerlendirmenize geçebilirsiniz.

2. Kaybolmuşluk Sorunu

Harvey bir “kaybolmuşluk” halinden bahseder. Harvey 1969’da yayımlanan “Coğrafyada Açıklama”[3] kitabında felsefeyi dümen mekanizması, metodolojiyi hedefe yönelten güç olarak tanımlar. “Metodoloji olmazsa hareketsiz kalırız, felsefe olmazsa amaçsızca döner dururuz,” demektedir. Harvey insanların olayları denetleyebilmesi, tutarlı ve rasyonel bir açıklamada bir “kuram geliştirme” işini zorunlu görmektedir.

İnsanları (birey, toplum, grup, kesim, lider, yönetici, bürokrat…) tanımak için önce kuramlarına bakmak gerekiyor. Eğer insanlar kendileri için bir kuram geliştiremiyorlarsa başkaları için de geliştiremezler. Yararlı olmanın bir yolu varsa, bu da kuramla ilişkilidir. Diğer açıdan bakmak da önemlidir. Eğer bir toplum, bir grup, bireyler, politikacılar veya yöneticiler kendileri için bir kuram geliştiremiyorlarsa ortada tanımlanmayı bekleyen sorunlar var demektir.

3. Kent Coğrafyası

Harvey’in kuramında coğrafya olarak “kent” tanımlanmıştır. Bu onun bileceği bir işti. Ben ne yapabilirdim? Ancak yazdıklarıma göz gezdirdim, gördüm ki vizyonumda; 2050’lerde daha da belirginleşecek bir “kent devletleri”[4] saptamam olmuştu. Aynı merkezden baktığımı düşündüm. Bu bana cesaret vermişti. Ama aslında, sonuçta bir yerde buluşsak da onun tarifi ile benim vizyonumun çok farklı yönleri vardı.

Ancak şimdiden söylemeliyim ki Harvey’in vizyonu insanı kurtaracak menzilde değildir. Bu konuya ilerideki vizyon maddesi açıklık getirecektir.

Ülkemize baktığımda ikilemlerin baskısını göz önünde bulundurmanın daha elzem olacağını düşündüm. Coğrafi koordinat sistemim ve nirengilerim başka olmalıydı. Doğal nirengilere ve tariflere ihtiyacım vardı.

D. Değerler Üzerine

Tanımlamam gereken kuram için ideolojilerden ve saplantılardan uzak, önyargıların dışında, ezberden ve gelenekçilikten uzak durmak şartını koydum. Güncel politika işimiz değildir. Bunun üzerine ülkemdeki somut algıyı gözden geçiriyorum. Özgün tespitlerle konuyu tahlil ediyorum.

1. Dini Değerler

İnkarcıların ve müşriklerin karanlığı gölge ediyor. Ama benim için belirgin olan yanı kalbime işli. Kimseye hesap vermeyeceğim kadar bana güven veren bir tarafı var. Bu öznel bilgi beni ilgilendiriyor. Peki, başkalarına ne demeliyim? Açıklamalarım tüm insanlığı, zamanları ve mekanları kapsayabilmeli; doğal, bilimsel, ikna edici olmalı. Ben dini İslam ile özdeş görüyor, bu dünyadaki tüm doğruların da Kur’an’da açıklandığını düşünüyorum. Başka bir açıklamayı ancak ve ancak anlamaya çalışıyorum, nedir diye. İnsanların kafası karışık; olanla olması gereken arasında gidip geliyorlar. İnanç var ama genellikle amelde sorun çıkıyor. Bu konu bugün ortaya çıkmamış, tarihsel bir duvar örülmüş gibi… Bunun için tartışmayı genişletmemeyi düşünmeliyim, Kur’an’a bakmalıyım ve orada da geçen “Sahih İslam” kavramını içselleştirmeliyim. Kur’an merkezinde kalarak insanı bir merkezde tutalım, insani tarafın nefisle farklılaşmasını da doğal görelim ve bunun açıklamalara bir karışıklık getirmesine doğru odaktan bakalım.

Din İslam’dır. İslam içinde inanmanın en önemli kısmı gaiple ilgilidir. İnsan için bu yaşamda Allah’ın (c.c.) bizzat kendi öznesi (özne diyorum, hiç bir şeye benzetilemez, bütün bilinç algımızın üzerindedir; Kur’an’daki O’dur), yarattıklarından bir kısmı, ruh, ahiret, cennet, cehennem, iblis, melek gaiptir. Gaip konusu imana dair olduğundan önemlidir. Başlangıçta ifade edelim: Bizim şimdiki bilgimiz buna yetmiyor. Gaibe dair detayı Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bize kadar aktarılan açıklamaları cephesinden açıklarsak (ki kendisi Miraç ile ilave bir boyutta bilinçlendirilmiştir); “siz bu tip konulara kafanızı takacağınıza önünüzdeki sürece bakın…” kabilinden yaklaşımlarla açıklamalar yapmış, mealen “nasılsa yüzleşeceğiz!” demiştir. Bu cepheden bakılırsa aslında dünyanın somutluğu ön planda tutulmuş denilebilir. Muttakilik bu açıklamayı başka bir ifade ile; “şimdikinden daha fazlasını, daha fazla bilinçlenince öğrenebileceğiz, ilk ana merhale yüzleşme zamanı (mahşer)” olarak açıklıyor. Biliyoruz ki bizi kapsayan genel ve bizdeki özel bilincin gelişme süreci devam ediyor. Evrendeki her noktada ve değerde olan gelişmeyi (gelişme iki taraflı, pozitif ve negatif olarak algılanmalıdır) görmeyen yok! Kur’an sorumluluklarını tanımladığı insana hitaben (mealen), “ne yaparsanız kendi elinizle yapacaksınız!” diyor ve bu açıklama bizleri kendi kararlarımızın (iradeyle amel işlemenin) idrakine bağlıyor. Eğer ilk merhaledeki yüzleşme olan mahşere inanmayan var ise onlar başka tür açıklamalarla, evrenin büyük yok oluşuna inanıyor olabilirler. Muttakilik bu tip fikirleri ve yaklaşımları bilimsel olduğu sürece dışlamaz. Çünkü Kur’an, “O vakit” dediği bu süreci sayısız yerde ve büyük bir detayla tarif etmiştir. Bütün bunlardan sonra muttaki, bilincinde gaibe inanmanın asıl noktasını tutarak ve “son” olanın tarifinden hareketle şu zamanımıza kadar geriye gelerek açıklanmaktadır. Bu ısrarla üzerinde durulan bir yöntem değildir ama basit olduğu için burada ifade edilmiştir. Neticede bu olgu bizi ikilemlerden kurtarır, sorumlu kılar, doğruya yöneltir ve muttaki yapar. Eğer birey bu dünyanın son merhalesine inanıyorsa haliyle başlangıcındaki doğru açıklamalara da aynı mantıkla ve bilimsellikle inanır.

2. Milli Değerler

Orta Asya’da yaşadım. Türklüğü ve kültürel dokumu iyi öğrendiğimi düşünüyorum. İki konudan bahsedilmelidir: Bunlardan birincisi dini bir açıklama kapsamındaki “asabiyye” meselesi, diğeri ise Batılı bir içerikle açıklanabilen “ulus” meselesidir. Asabiyyeyi önemsiyorum ve üzerinde daha çok çalışmam gerekir diye düşünüyorum. Bu konu beni “ümmet” anlayışına götürüyor ve bunu benliğimde tutuyorum. Çünkü mahşerde esas olan ümmet olacak, tıpkı Hz. Peygamberimiz’in dönemindeki gibi. Bugün bu dünyanın gerçeğinde ise tarihsel çizgideki vesikalara kaydedilmiş bir millet/ulus tarifi var. Diğer ikilem konusu şeklinde gördüğüm ulus için şunu söyleyebiliyorum: Esasında uluslar sistemini kapsayan devletler nizamının ifadesi ve içeriği tamamen yapay işaretler taşıyor. Bu bizim bildiğimiz millet kavramı ile birebir çakışmıyor, devletin temelini tanımlıyor. Bu noktadan hareketle, yapaylığın daha acil bir asabiyye meselesi olduğuna kanaat getiriyorum.

Altaylar’dan Alpler’e, Taygalar’dan Himalayalar’a olan coğrafyayı biliyorum. Tarihi okuyorum, çözümlemem ve tespitlerim var. Ancak somut olarak “yurt” tutulan coğrafya, bize “vatan” toprağı şeklinde uluslararası (!) anlaşmalarla tarif edilmiş, sınırları kanla çizilmiş kutsal ve bana ait olan bir yaşam alanıdır. Gerekli dayanışma, refah, güvenlik ve huzurlu bir kültürel bağ oluşturmak için mekan bu topraklarda somutlaşmıştır. O halde vatan kavramı daha belirgindir ve bunun için gerekirse canımı feda edecektim. Bu düşünce bir bayrakla temsil edilir ve bayrak şehadeti temsil edecek değerdedir. Din, millet, kan, varlık, yer, gök, kök, istikbal, istiklal ve bu bağlamdaki tüm değerler bayrağımda işlidir.

3. Küresel Değerler

Bu dünya nefes aldığımız, rızıklandığımız ve gerçek yaşam alanımızdır. Aslında dünya bir sınırlılığı tarif ediyor; doğal ve insana ait. Bu varlık hiyerarşisinde insanı anlamlı kılıyor. Dahası ise tamamen politiktir. Zira insan politik bir varlıktır. İnsan dünyadaki her kaynağa politik yaklaşıyor, nefsi düşünüyor. Burada önemli olan paylaşabilmekte, sorumlu davranabilmekte… Yakın zamanda küreselleşme gibi belirgin, politik kökenli, sosyo-ekonomik açılımda önemli bir açıklama ortaya çıktı. Bu yapı “meta merkezli hükmetme sistemine” bağlı, Batı’nın inşa ettiği değerlerin sistemleşmesinden başka bir şey değildi. Ancak insanlığa maledilmişti. Kaçılacak bir yer yoktu. Zaten kuramın amacı kaybolmamak ile ifade edilmeliydi. O halde küresel değerler etrafta olacak ve insan da bu sistemin içinde olacaktı. Bu ikileme düşmeden açıklanacak bir formül olmalıydı. Küresel baskıların etkilerinden sonra çözümün adına “bireysellik” dedim. Amaç bireyci ve benliğine düşkün olmak değil; iradesini kullanacak bireyi bilinçli ve güçlü kılmaktır. Bireysel insan politikadan dolayı kaybolmamalıydı. Bunun için de “merkezde durmak” öne çıkmaktaydı.

4. İnsani Değerler

Ben insanı “üstün”, insanlığı “ilahi” anlamda değerli görüyorum. Muttaki pratiği tarif eder. Zaman ve mekan algısı dışındaki bakışla muttaki “halifedir”. Ancak yine Batı çizgisinde “hümanizma” gibi ifadeler vardır. Bu tür açıklamaları lümpenlik olarak değerlendiriyorum.

Rasyoneliteyi ve doğallığı önemsiyorum. Rasyonel ama kapsayıcı; doğal ama bilinçli!.. Örneğin zamanı ve mekanı bu dünya insanına göre değil, “üstün iradeli ilahi varlığa” göre açıkladım. Zaman ve mekan iki cihana da açık idi. Bu bir kaybolma değil, aksine gerçek manada doğru, uyumlu ve dengeli olana odaklanma imkanı vermekteydi. İnsanı hiçbir insan ve metaya kul etmiyor; en üstün bilinçle özgürleşmenin tarifini tamamlıyordu. Bu dünyada tapılacak bir şey yoktu! Sadece Yaratan’a kulluk etmek demek; bir taraftan had bilmek, diğer taraftan her türlü kölelik sisteminden kurtulmak demekti.

İnsanın yaratma gücü, “üstün” olmasının kanıtıdır. “Üstün insan” kavramı üzerinde çok durmamın esas sebebi bundandır. Burada ilk olarak karşımıza “ruh” ve “nefis” kavramları çıkıyor. Üstün insanın yaratma gücü nefsinden ileri gelir. Yaratan nefsi ruh ile dengelemiştir. Ruh, nefse yol göstermek için vardır. Batı felsefesine göre nefis (onların ruh dediğine bakmayın), “can” ve “karakterden” meydana gelen bir bütündür. Batı, ruhu görmezden gelebilmek için bu yolu seçmiştir. Bu insanı köle etmenin en pratik yöntemidir. Nefse bazen “ego” demişlerdir. Ben bu sapmayı şöyle toparladım: Nefis, can ve karakter bütünüdür, buna benlik veya ego da denir. Ruh ise üstün insana verilen ilahi uyuma bağlı bir güçtür. Nefis (benlik) yaratılış zincirine tabi bir güç; ruh ise bir armağan, gerekli gördüğü bir dengeleyicidir. İnsanın “kendini ifade etme yeteneği” özelliğinin daha gelişkin olması Kur’an’da belirtilmiştir. Ancak bu yetenek insanın yine biyolojik üstünlüğüne rahatlıkla açıklanır mahiyettedir. İnsanın kendini ifade etme yeteneğinin farkları, vücut altyapısındaki farklarla rahatlıkla açıklanabilir. İnsanın yaratma gücü nefsindedir. İnsan kendi çapında, minyatür bir yaratıcıdır. Kendine verilen kabiliyetlerin kısıtlamasıyla yaratır. Kısıt, dünyadakilerden, yani yine verili olanlardan ileri gelir. Diğer canlılara bakıp söyleyebiliriz: Bu da bir farktır. Bu yaratma gücünü ben dünya ölçeğindeki “üstün irade” ile açıklıyorum. “İradeli olmak” demek; takdir etmek, seçmek, tartışmak, bilmeye ve yaratmaya yönelmek demektir. İnsan, her an için, ödevini yapmaya hazırken bile fazlasına ihtiyaç duyan bir varlıktır. Bitirmişken bile bir sonrakine hazırlanan varlıktır. “Hep, sürekli, en, yeniden…” der. Hatta insan kendi karakterini dahi yaratmakla ilgilenir. İnsanın karakteri coşkun, abartılı, daha fazlasına ihtiyaç duyan, ödevinin ötesini de merak edip gidendir. İnsan her adımında bir sonraki halin kıvamına kendine hazırlayarak değişir. İnsan bir örneği (doğada olanı veya kendi yaptığı) sabit kabul eder ve bu sabitin yenisini bulmaya, üretmeye çaba gösterir. İnsan, sanki hiç yaşamamış, ders çıkarmamış gibi yeni bir meraka yönelerek yaratır. Önü kesilse bile, aklı o takıldığı yerdedir. Fırsat bulduğunda mutlaka dener. Fiili dener, deneyecek yol bulamazsa kalbinden ister. İnsan, nefsinin güdüsüyle yaratır; tekrarlar, çoğaltır, çeşitlendirir, bir üst modelini tanımlar, yaratacağının sebepleri dahi hazırlar… Nefis bu güdüleriyle asla doymak bilmez! Bu büyük bir özelliktir; ama… Çünkü güdü çift başlıdır. Birincisi iyidir; uyumludur, yaratır, doğrudur, ödül almayı hak eden tarafıdır… İkincisi ise kötüdür; yıkıcıdır, bozucudur, ceza almayı hak eden tarafıdır… İnsan kötü dürtülerini engelleyebilmenin yolunu bulmak “zorunda” olduğu bir imkanla yaratılmıştır. Bu imkan nedir? Ruh’tur! Ruh, ilahi uyumun iletişim noktasıdır. Ruhtan, kainatın bilincine fışkıracak fiilin manası takva ile oluşturulur. İlahi uyuma bağlı tebliğin alındığı yer ise insanın ruhtan başka bir yeri değildir. Ruh nefse, yapacakları için, ilahi uyumla ilgili yönlendirmeyi teklif eder. (Azgın, eğitilmeye ihtiyacı olan, doğal, canlı) nefis imanla işaret edilene uyarsa, iyi güdü devreye girer, üretimini kainatın uyumu bağlamında yapar, bu bir takva yayımı olarak ilahi bilince yükselir ve alınır. Bu muttakinin (takva sahibinin) işlevidir. Çünkü ruh, ilahi bir veridir. Yaratan’ın “kendimden verdiğim” dediğidir. “Senin ürerken içinde olan değerli özelliklerden biri,” dememektedir. İnsan; nefsinin iyi/kötü dürtüsüyle gelişen fiilleri yaratır, yaşamını geliştirmesine sebep olur. İnsan bir çok kavramı bile kendi üretir, terimleri, dili, anlamı, manayı da; organize olur, alet yapar, alete iş öğretir ve yaratmasını gerçekleştirir. İnsan yaşamında sürekli yaratır; küfre sapmadan, ilahi uyumu bozmadan; küfre yönelerek, inkar ederek, uyumsuzluk yaratmaya çabalayarak. Öyleyse soralım: Üstün insan tarafı mı, yoksa sapkınlık tarafı mı?

5. Yaşamsal Değerler

İnsanın yaşamında en önemli değer ilişkisini “adalet”, “ahlak” ve “bilim” üzerinden özetleyebiliriz. İster dini, ister din kültürü ve isterse insan icadıymış gibi anlamlar yüklensin, bu anlayışlar her şartta gereklidir, anlamaya ve geliştirilmeye açıktır. Adaletsizlik insanı anlamından eder, ahlaktan eksik olmak değersizleştirir ve bilgisizlik ise varlığını inkara kadar giden basitliği açıklar.

Ahlaka küçük bir paragrafla temel hatırlatmayı işaret ederek yer verelim. Bilindiği gibi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu dünyadaki misyonu; “güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmesi” şeklindedir. Benzer mantıkla, kimin bundan başka bir amacı olabilir ki? Bir insan için ahlaklı olmak, yaşamın anlamını, değerini, ezeli, ebedi, uyumu, dengeyi, hakkı, adaleti, haddi aşmamayı bilmektir.

Bilim konusuna çeşitli vesilelerle değiniriz. Ancak şu kadarını ifade edelim, bilim bu dünyanın şahitliği için şarttır. İnsan bilmezse haliyle bilinçli olamaz, bilinçsizse okunması gereken gerçeğe ve süreçlere odaklanıp anlam geliştiremez ve idrakten noksan kalır. İdraksizlik insanı değerinden eder, sınavında başarısız kılar.

Adalet mülkün korunmasından, varlığın hakkını vermeye kadar geniş bir anlayışı içinde barındırır. Adaletsiz olan vicdandan nasibini almamış, benliğinde (nefsinde) sadece yanlışa teslimiyet vardır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Dil Taşları

DİĞER YAZI

Bir Koşuşturmacadır Gidiyor

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi